BATILILAR GÖZÜYLE HAREM: GERÇEK VE FANTEZİ

BATILILAR GÖZÜYLE HAREM: GERÇEK VE FANTEZİ

Harem-i Hümayun veya Batılılarca “tutsak olmuş kadınla­rın dünyası” (Akşit 23) olarak tanımlanan harem, tarih boyunca hep gizemini ve sırrını korumuştur. Batı edebiyatı ve sanatında harem, çeşitli Avrupa ülkelerinden köle veya tutsak olarak elde edilmiş genç ve güzel kadınların, padişahın kalbini kazanmak için yarıştığı, gücü ele geçirmek için en tehlikeli planları yaptığı ve re­kabetin gizliden gizliye acımasızca sürdüğü bir “Altın Kafes” ola­rak betimlenmiştir (Croutier 17). Çokeşliliğe dayanan Harem gele­neğinin kökeni ise İsa’dan 2000 yıl öncesine Mezopotamya’ya ka­dar gitmektedir (Uluçay 12). Ortadoğu’daki köle ticareti ile yaygın hale gelen bu gelenek, Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk kez, Orhan Gazi (1336 -1360) döneminden itibaren Harem adıyla kurumsallaştırılmış ve daha sonraki dönemlerde sosyal, siyasal ve idari et­kileriyle devlet yönetimi içinde önemli bir konuma gelmiştir. (Pirce 42).

Haremagsi[1]On altıncı yüzyıldan itibaren ve özellikle on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda padişah haremi, aynı zamanda önemli bir eğitim kurumu olmuştur. Bazı üst düzey aileler, hem iyi bir eğitim almaları hem de sarayın cezbedici yaşamına katılması için kızlarını hareme vermek istemişlerdir. Haremin üyesi olma şansını yakala­yan ve yönetimde etkin bir rol oynayacak olan “kadın sultan” adayı genç kızlar, zamanın çeşitli sanat ve bilim konularında çok ciddi bir eğitim almaktaydılar. Dolayısıyla Batı dünyasında doğ­rudan cinsellikle ilgili olmasına karşın harem, aslında bilim, sanat, müzik ve estetik alanlarında eğitim veren çok ciddî bir eğitim merkeziydi (Croutier 26). Başka bir deyişle, Harem, üst düzey devlet yöneticilerinin yetiştirildiği Enderun kurumu gibi, genç ka­dınların eğitildiği bir yerdi. Bu amaçla öğretilen ana dersler, okuma, yazma, dans etme, resim yapma, protokol, hat ve yaldız sanatlarından oluşuyordu. Harem öylesine koruma altında ve öylesine mahremdi ki en üst düzeydeki devlet adamlarının bile oraya girme izni yoktu. Ne içeriden devlet adamlarının, ne de dışarıdan yabancı birilerinin, hele hele Avrupalıların, haremi yakından göz­lemesi imkânsızdı. Bu yüzden, Osmanlı topraklarını gezen birçok yazar ve ressam, haremi hem resimlerinde hem de yazılarında çe­şitli fantezilerle öyküleştirme eğilimine girmişlerdir. Anneannesi Osmanlı İmparatorluğu’na mensup olan Alev Croutier’nin açıkça belirttiği gibi:

“Harem’in tarihi, Osmanlı İmparatorluğu’nun inişli çıkışlı tarihini simgeler. Güzellik ve bakım için ayrılan müthiş masraf, kadınlar arasındaki acımasız rekabet, politik ilişkileri etkileyen entri­kalar ve son olarak birçok ülkeden toplanan bu kadınların dayanılmaz güzelliği, bütün dünyanın ilgisini çekmiştir. Herkes Harem duvarları arkasında neler olduğunu merak etmiş, fakat kimsenin gerçekleri bilmesine imkân tanınmamıştır. Yabancı elçiler ve ressamlar, seyyar satıcı ve hizmetçilerden öğrendiklerini bildirmiş, fakat bu anlatımlarını çoğu zaman cinselliği ön plana çıkararak sunmuşlardır.” (Croutier 29) (*)

Haremde hayat, dışarıdan görüldüğü ve/ya düşlendiği gibi, kolay ve rahat değildi. Burada uyulması gereken ve hiç kimsenin hiçbir koşulda bozmasına izin verilmeyen sert ve sıkı bir kurallar zinciri mevcuttu. Sürekli uyulmak zorunda olunan bu kurallar, ha­remde kadın olmayı oldukça zorlaştırıyordu. Burada çeşitli sevi­yeler bulunuyordu ve hareme girmenin ilk basamağı olan ‘odalık’ konumu en zor ve en düşük seviyeydi. Bunun için bile zorlu bir ön elemeden geçilmesi gerekiyordu. Bu uygulamayı, Crouiter şöyle anlatmaktadır:

Harem_Ana_Girisi[1]

“Kızlar Topkapı Haremi’ne kabul edilmeden önce, eğitimli saray hizmetlileri tarafından herhangi bir eksikleri ve kusurları olmadığına dair dikkatlice incelenirdi. Bir kızın uygun olduğu ilan edildiğinde, baş hizmetli kızı onay için Valide Sultan’a tanıtırdı. Cariye Harem’e kabul edildiği anda taşıdığı Hıristiyan ismi, kızın niteliğine uygun bir Müslüman ismiyle değiştirilirdi. Örneğin, eğer bir kızın güzel pembe yanakları varsa ona “Gülbahar” denilebilirdi. Ve orada, saray görgü ve kültüründe sıkı bir eğitime başlardı.” (Croutier 30)

Odalık olarak seçilmek, saraya kabul edilebilmenin ilk ve en önemli basamağıydı. ‘Odalık’ kelimesi oda kelimesinden türe­tilmiş ve genel hizmetli statüsü anlamına gelen ‘oda kadını’ anla­mına gelmekteydi. Sarayın en önemli ve en üst düzey kadınları olan Valide Sultan’a, Başkadın Efendi’ye ve sultanın kızlarına hizmet etmekle görevli odalıklar arasında sıkı bir hiyerarşi bulun­maktaydı. Odalıklar, “banyo bakıcısı”, “mücevher bekçisi”, “Ku­ran okuyucu”, “sandık odası bekçisi”, “masa servisi başı” gibi gö­revlerine göre ayrılırlardı. Olağanüstü güzelliğe ve yeteneğe sahip olanlar, padişaha sunulmak üzere, dans etme, şiir okuma ve enstrüman çalma konusunda öğrenim görürlerdi. En çekici, akıllı ve yetenekli olanı sultanın hizmetine sunulur ve onlara ‘ikbal’ de­nirdi. İkballere, okuma yazmanın yanında din, dikiş, nakış, ud çalma ve şarkı söyleme sanatları öğretilirdi. Haremde padişaha en yakın olanlar ikballerdi. Padişah eşleri, ikballer içinde gözde olan­lar arasından seçilirdi ve onlar yüksek mertebelere getirilirlerdi. Eğer Padişah, gözde olan ikbalden memnun kalırsa, bu durum ilan edilir ve ancak o zaman o gözde ikbale özel bir daire, binek arabası ve köleler verilirdi. Gözde olan ikbal, padişaha bir çocuk verdi­ğinde ‘Kadın Efendi’ (Haseki Sultan) seviyesine terfi ettirilirdi. Şa­yet çocuğu erkekse ve padişah olduysa, Haseki Sultan olan annesi, haremin başı, imparatorluğun en güçlü kadını “Valide Sultan” olurdu. Batı dünyasının bildiği en ünlü valide sultanlar, “Roxelena” olarak bilinen Hürrem Sultan ile Kösem Sultan’dır. İk­bal olma şansını yakalayamayan odalıklara ne olurdu? Böyle bir durumda Padişah, onların vezirlerle veya paşalarla evlenmesine izin verirdi (Akşit 12-19, Anhegger 25-29).

Harem, ilk kez 1541 yılında, Batılı kaynaklarda “Seraglio” olarak geçen Topkapı Sarayı’na taşınmıştır ve bu taşınma Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan’la olmuştur. Harem, Topkapı Sarayı’nın en gizli ve padişahın dışında hiçbir erkeğin gire­mediği bir bölümüydü. ‘Harem Ağası’ denilen hadım edilmiş zen­ciler veya esir alınmış hizmetliler burayı korumakla görevliydiler (Toledano 39). Croutier şöyle anlatır:

“Harem, sultanın özel daireleri olarak bilinen “mabeyn” ile baş zenci Harem ağasının dairesinin ortasına yerleştirilmişti. Diğer kadınlara ait 400’ü aşkın daire ve yatakhaneler ise Valide Sultan’ın odasının çevresindeydiler.

Haremi dış dünyaya bağlayan araba kapısı ve kuş evi, Harem ağaları ve soylu bekçiler tarafından çok dikkatli korunmaktaydı. Haremin asıl girişi günbatımında kapılarını açıp, şafakta kapılarını kapatan taşıyıcı evidir, dış dünya ile tüm bağlar bu kapıdan kurulmaktaydı”(30).

Harem[1]

Harem Ağaları “kadın ve erkek dünyasını aynı anda göz­lemleyebilen” (Chamberlin 212) ve buranın dış dünya ile bağlantı­sını kuran kişiler olarak son derece ayrıcalıklı yere sahiptiler. Ha­rem ağalarının odaları, sağında altın yolun, ortasında valide sulta­nın odasının ve solunda cariyelerin dairelerinin açıldığı bahçe­deydi. Yaşam bölgelerinin lüksü sahibinin statüsüne bağlıydı. El­bette ki sultanınki en büyüleyici konfora sahip olanıydı. Acemi ca­riyeler ve Harem ağalarıysa yatakhanelerde yaşamaktaydılar (Akşit 77).

En üst düzeyde korunduğu için harem, batı dünyası ede­biyatçılarının ve ressamlarının dikkatini çekmiştir. Yakından ince­leme şansları olmadığından, harem yaşamı hakkında öyküleştirilmiş anlatımlar ve resimler kaçınılmaz olmuştur. Bunun yirminci yüzyıldaki en son örneğini ise, Anne Chamberlin’in yazmış ol­duğu ve bir Harem ağası ile bir ikbal arasındaki tutkulu bir aşkın anlatıldığı Safiye Sultan: Hadım Edilmiş Bir Aşk (özgün adı Une Affaire de Coeur) adlı romanında görülmektedir. Chamberlin, onaltıncı yüzyıl Osmanlı döneminde, Venedikli bir asilzadenin kızı olan Sofia Baffo’nun korsanlar tarafından kaçırılarak Şehzade Murad’a (1511-1566), ki 1572’de Murad III olarak padişah olmuş­tur, sunulmak üzere Osmanlı Harem’ine satılmasını ve Sofia Baffo ile aynı gemide olan gemici Gergio’nun hadım edilerek sarayda görevlendirilmesini tarihsel kurgu içinde fantezileştirerek anlat­maktadır. Bundan önce yazılmış olan romanlarda ve haremi tasvir eden resimlerde, konular üç başlık altında toplanıyordu: Sultanın eş seçimi, haremdeki eğlence ve yaşam ve haremin hamamı.

En bilindik efsane, sultanın odalık seçimidir. Bir anonim öyküde, sultanın geceyi geçirmek niyetinde olduğu kıza bir men­dil attığı anlatılmaktadır. Bu kız gösterişli olanlar arasından seçil­mekte ve seçildiği zaman görevli tarafından gece gizlice sultanın yatak odasına götürülmektedir (Durrell 36). Bu yanlış kurgulanmış ve içine fantezi ve erotizm katılmış öykü, 1960’larda haremin res­torasyonunda aktif görev almış Fransız tarihçi Robert Anhegger’in karısı Mualla Anhegger tarafından şöyle düzeltilmiştir:

“Fark ettim ki yüzyıllar boyu Avrupalıların çiz­diği Harem’in gerçekle ilgisi yoktur. Harem, sulta­nın istediği kadınlarla beraber olması için kurul­muş bir düzen değildir ve Harem’in mimarisi de bu amaç için yapılandırılmamıştır. Sultanın Harem’deki kadınları görüp içlerinden birini seçmesi mümkün değildir. Kapılar, odalar ve geçişler bu amaca göre planlanmamıştır. Bu kadınlar, bir ka­dın efendi disiplininde 25 kişilik büyük odalarda kalmışlardır. Valide Sultan kendi bölümünde, sultanın kadınları kendi bölümlerinde ve sultan da kendi odasında kalmaktadır. Sultanın annesi, sul­tanın müstakbel eşini seçip ona sunardı. Sultanın kadınların bölümüne geçmesi için kanatları olma­lıydı!” (48)

Harem

Bu alıntıdan da açıkça anlaşılacağı üzere, Valide Sultanla­rın oğullarının iç meselelerinde önemli rolleri vardı ve öyle ki en üst düzey politik güce sahip olan sultanlar bile bu meselelerde ge­nellikle annelerinin sözünü dinlemişlerdir. Valide Sultan odalık­lardan birini oğluna eş olarak sunmak istediğinde, padişahın dik­katini çekmesi için, ona geleneksel bir törenle kahve sunmasına izin vermekteydi. Bu nedenle, bir odalık için padişah tarafından görülüp beğenilmek hiç de kolay olmamaktadır. Örneğin on do­kuzuncu yüzyılda, haremde hem klasik Türk musikisi ve klasik Avrupa müziği eğitimi alan sazende gurubunun bir üyesi olan ve zamanının yöneticilerinden biriyle evlendirilen Leyla Hanım, günlüğünde harem hayatından şöyle bahsetmektedir:

“Harem, bir eğitim merkezi ve odalıklar da öğrenciler olarak düşünülmelidir. Aslında kadınların bölümündeki kapıda bir dua yazar: “Allah bizi hayırlı yollara yöneltsin”. Bu duaya uygun olarak, Haremde yaşayan pek çok kız, sultan tarafından verilen çeyizlerle evlendirilmiştir. Çünkü odalık ne bir köle ne de bir metrestir. Odalık, sultanın evlat edindiği bir çocuktur. Aslında kendilerinin de sultanın evlatlığı olmaktan memnun oldukları ve iyi bir eğitim aldıkları anlaşılmaktadır. Haremin mimarisi tasarlanırken, burada yaşayanların bir saniyesinin bile boşa geçmemesi amaçlanmıştır. Dans, müzik, dikiş, eğitim,… Harem, askeri bir kuruluş gibidir” (20).

Harem4[1]

Bu alıntı da açıkça gösteriyor ki, batılıların yazı ve resimle­rinde betimlediklerinin aksine cariyeler, padişahın cinsel maiyeti değildi. Fatih zamanından başlayan bir geleneğe göre padişahlar eşlerini Harem kızlarından seçmekte fakat Haremdeki tüm cari­yelerle ilişkiye girmemekteydiler.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al