BATI GÖZÜYLE SOVYET TÜRKLERİ (1945-1990)

BATI GÖZÜYLE SOVYET TÜRKLERİ (1945-1990)

Giriş

SCB Türk halklarına dair çalışmalar, Sovyet araştırmalarının önemli bir alt-kümesini oluşturmaktadır. Türk halkları bir bütün olarak, SSCB’nin içinde Slav kökenli olmayan en büyük topluluğu ve aynı zamanda da kültürel olarak en farklı grubu oluşturmaktadır. Öncelikle Sovyet Türklerine dair araştırmaların, Sovyet İslam çalışmalarıyla eşit görüldüğünü belirtmek gerekir. SSCB içindeki “Türk sorunu” esas itibariyle, “Müslüman sorunu”ndan farklı görülmemektedir. Bir bilim adamının belirttiği gibi, “Sovyet İslamı’nın 4/5 oranıyla bir Türk İslamı olduğu söylenebilir.”[1] Bir diğer bilim adamı ise bunu; “Rusya’da Türkizmin yayılması çok büyük ve o derece doğaldır çünkü Rus Müslümanlarının %90’ını Türkler oluşturmaktadır ve bu Türklerin %90’ından daha fazlası da Müslümandır.” diyerek ifade etmiştir.

Sovyetler bağlamında ‘Türk’ ile ‘Müslüman’ın eşit tutulmasının bir sonucu gayrimüslim Türk halklarının Batı Avrupa ve ABD’de büyük oranda ihmal edilmesi olmuştur.[2] Aynı sebeple Türk olmayan Müslümanlar, özellikle de Tacikler ve Çeçenlere, “fahri” Türk statüsü verilmiştir ve bu Türk olmayan halklar için geçerli olan veriler üzerinden yapılan tahminler Türkler için de geçerli sayılmıştır.

‘Türk’ ile ‘Müslüman’ın eşit tutulmasının önemli bir sonucu daha vardır. Büyük oranda teolojik bir soyutlama olarak algılanan İslam, Rus komünizmiyle bağdaşmayan muhalif bir güç olarak görüldü. Bu nedenle Sovyet Türkleri arasında İslami kültürel adetlerin devam etmesi, Türkler tarafından sadece Marksist ideolojinin değil aynı zamanda Sovyet Devleti’nin de ideolojik reddine delil olarak sunulabilirdi. Böylelikle, 1980’lerin ortalarına gelindiğinde, SSCB’nin Türk nüfusu arasında İslam’dan ilham alan sömürgecilik karşıtı başkaldırı ihtimali SSCB’ye yönelik en büyük tehditmiş gibi göründü.

Bağlam

Batı’da, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ciddi anlamda başlayan Sovyet Türklerine dair çalışmalar, üç global-tarihsel gelişme bağlamında kendini gösterir. Bunlar, Batı ile SSCB’nin Soğuk Savaş ile karşı karşıya gelmesi, 1950 ve 1960’lı yıllar boyunca büyük Avrupa imparatorluklarının düşüşe geçişi ve 1970 ile 1980’lerde Batı liberalizmi ve Sovyet komünizmine karşı “Siyasi İslam” olarak adlandırılan bir mücadelenin gelişmesidir. Her üçü de Batı’ya karşı Sovyet Türklerinin büyük rol oynadığı bir meydan okumadır. Batı’da Sovyet Türklerinin siyasi ve kültürel durumu, İngiltere ve Fransa’nın Asya ve Afrika’daki eski sömürgelerinde Sovyet etkisinin artıp artmayacağının veya bu bölgelerdeki sömürgecilik karşıtlığının SSCB’nin etkisini ortadan kaldırıp kaydırmayacağının önemli bir belirleyicisi olarak algılandı. Her ne olursa bu Soğuk Savaş’ın nihai olarak bitmesinde belirleyici olacaktı. Batı’daki, Sovyet Türklerine dair çalışmalarında, Türk kültürü ve toplumlarının kendilerinden daha çok Soğuk Savaş içinde hangi tarafta olabilecekleriye ilgilenilmiştir.

Batı ülkeleri komünizme karşı geniş çaplı bir mücadeleye girdikleri için Avrupalı olmayanlar uğruna SSCB ile bir çekişme içinde olduklarını farkettiler. Bu mücadelenin merkezinde, SSCB’nin yakın zamanda sömürgelikten kurtulmuş ülkelerin radikal hükümetlerini desteklemesi vardı. SSCB, sömürgecilik sorununu “çözmüş” bulunduğunu iddia ediyor, Afrika ve Asya’daki yeni ülkelere sömürgecilik bağlarından uzak bir gelecek sunuyordu. Batılı bilim adamları ise, SSCB’nin Türk bölgelerini imparatorluk Rusyası’nın sömürgesi olarak gösterip bu iddiayı yalanlamaya çalıştılar. Bölge üzerine çalışan ünlü İngiliz bilim adamlarından biri olan Geoffrey Wheeler, Sovyet yönetimindeki Türk bölgelerini “sömürgeciliğin yeni ve maddi açıdan daha etkin bir şekli” olarak tanımladı.[3]

Batı’nın, Sovyet Türkleri mülahazası ilk olarak Orta Asya ve Azerbaycan’daki Sovyet yönetiminin sömürgeci niteliğinin ve orada bulunan Türklerin buna tepkisinin teşhir edilmeye çalışılmasına odaklanmıştır. Sömürgelik statüsünün buna maruz kalanlar tarafından tahammül edilemez olduğu farz edilmiştir. Amerikan bilim adamları içinse bu çok daha açıktı. ABD kendisini “Özgürlükler Ülkesi”, yani baskıcı İngilizlere karşı anti-sömürgeci devrimden doğan ütopik bir ülke olarak tanımlamaktadır. İngiliz ve Fransız bilim adamları için ise bu daha muğlaktır. Kendileri de birer sömürgeci güç oldukları için, ilişkide oldukları sömürgeden elde edilebilecek maddi çıkar konusunda oldukça hassastılar. Bununla birlikte, Asya ve Afrika’da bulunan sömürgelerin bağımsızlık talepleri, maddi çıkarın bir sömürgenin bir emperyalist güce bağlanması için yeterli olmadığı anlayışının gelişmesine neden oldu. Bir bilim adamı “iyi okulların siyasi özgürlüklerin yerini tutmayacağı”nı iddia etmiş ve Gineli milliyetçi lider Sekou Toure’nin “bolluk içinde kölelik yerine yoksulluk içinde özgürlüğü”[4] tercih etmesine dikkatleri çekerek şunu eklemiştir: “sömürgecilik Doğu Avrupa, Transkafkasya ve de Orta Asya’da da varlığını sürdürürken komünist olmayan Asya ve Afrika’da yok edilemez, ancak uzun vadede dünyadaki bu bölgeler uluslararası gelişmelerin genel akışı dışında kalamayacaktır”.[5] Bu gelişmelerin en önemlisi Avrupalıların, Avrupalı olmayan halklar üzerinde taahkümünün son bulmasıdır.

Özellikle de Fransız bilim adamları, anti-sömürgeci bir ayaklanmanın ortaya çıkma ihtimalinin sömürgeleştirilmiş halklar üzerinde yürütülen kültürel asimilasyonun derecesine bağlı olacağına inanıyorlardı. Bir sömürgeyle emperyalist gücün arasındaki kültürel fark ne kadar fazla olursa, bu sömürgede bir ayaklanma olma riski de o oranda artacaktır. Fransa geleneksek olarak, kültürel asimilasyonun tam siyasal katılımın ön koşulu olduğunu var saymıştır. Bu görüş 1950’ler ve 1960’ların İngiliz bilim adamları tarafından paylaşılmasa da, 1970’lerden sonra bunların yerini alan Amerikan bilim adamlarınca kabul gördü. Kültürel açıdan Sovyet Türklerinin çoğunluğunun Müslüman oluşu, Rusçaya benzer olmayan diller kullanmaları ve bunları terk etmek eğiliminde olmamaları hasebiyle Sovyet Türkleri anti-sömürgeciliğin tartışılmaz adayları olarak görülmüşlerdir. Öte yandan, birçok yazar “dünyada beyaz olmayan insanların içten içe kaynadıklarından”[6] bahsederek, “beyaz” ve “renkli” insanlar arasındaki bu ayrımın yakın bir gelecekte belki de komünist ve liberal ülkeler arasındaki ayrımdan daha fazla meselelere yol açacağına (…), bunun böyle devam etmesi durumunda, büyük ihtimalle, hedefin yalnızca Batı ulusları olmayacağına[7] dair uyarılarda bulundular.

Bunu yaparken de dünyayı sadece “biz” ve “diğerleri” olarak ikiye ayırmadılar, fakat Türkleri Müslüman kültürleri nedeniyle “diğerleri” kategorisine dahil ederek, gizli bir ırkçılık uyguladılar. Sadece İngiliz bilim adamları Nove ve Newth “Batılı” ve “Batılı olmayanlar” arasındaki olası bir çatışmada Türklerin birinci tarafta yer alacağını iddia ettiler. Ama bilimsel görüş bunu çabucak yok saydı.

1950’ler ve 1960’lar boyunca, dünya siyasetinde laik milliyetçi hareketler başı çeker gibi görünüyordu. SSCB’nin, İngiliz ve Fransızlara benzer sömürgeci bir imparatorluk olduğunu ortaya koyduktan sonra, Batılı bilim adamları Sovyet Türkleri arasında böylesi hareketleri araştırmaya başladılar. Ancak, siyasi milliyetçi hareketlerin delilleri çok azdı (bu böyle hareketlerin olmadığını değil ama Sovyet rejiminin baskıcı yapısını ortaya koymaktaydı). Zamanla siyasi bir ifade de kazanabilecek kültürel milliyetçilik bunun yerini aldı.

Brejnev’in döneminde ortaya konan Sovyet halklarından yeni bir kültür oluşturmak için “birleşme” içerikli yeni Sovyet politikası -ki, bu politika Batı’da Homo Sovyetikus olarak adlandırılmaktaydı- tartışmaya yeni bir ivme kazandırdı. Sovyet Türklerinin dillerine ve geleneksel alışkanlıklarına diğer Rus olmayan gruplardan çok daha fazla bağlı kalmaları nedeniyle kültürel asimilasyona karşı etkin bir direnç gösterdiklerine dikkat çekildi. Sovyet Türklerinin kültürlerinin temel kaynağının İslam’da yattığı hükmüne varıldı: Bir kültürel alışkanlık İslam dini tarafından hoş karşılanmadığı vakitlerde dahi, İslam/Türk geleneğine uygun olduğu için tasdik edildi. Böylelikle anlaşıldı ki Sovyet Türkleri, Sovyet olmalarından daha çok Müslümandılar.

Hem Müslüman hem de Sovyet olmanın mümkün olabilirliği ilk elden reddedildi. Bir yorumcu “Sovyet Rus İmparatorluğu’nun Türk bölgeleri, tarihi ve kültürel olarak İslam medeniyetinin merkezi olan Orta ve Yakın Doğu’ya meylettiğini”[8] gözlemledi. Dolayısıyla Sovyet Türkleri, Sovyet yurttaşlarından ziyade Müslüman din kardeşleri -özellikle İran ve Sovyet müdahalesinden sonra Afganistan’dakilerle- işbirliği yapmaktaydılar. 1950’lerden bu yana, Sovyet Türklerinden Rus karşıtı bir ayaklanma beklenmekteydi. 1970’lerden sonra “siyasi” İslam’ın yükselişi buna dini bir renk de kattı. Böylece, Gorbaçov iktidara geldiğinde Batı’da, SSCB için en büyük ve tek tehdidin Türk halkları arasında anti-sömürgeci İslami bir ayaklanma olduğu geniş kabul görmekteydi.

Türkler ve Sömürgecilik

Her ne kadar Nove ve Newth, “böyle bir [Sovyet Asya] çalışmasına bu sömürgelerin Moskova tarafından kendi kötü amaçları için sömürüldüğüne dair bir peşin hükümle başlamanın anlamı olmadığı”[9] konusunda bir uyarı getirmişlerse de, Soviet Empire (1953), The Last Empire (1962), L’Empire éclaté (1978) ve Muslims of the Soviet Empire (1985) gibi SSCB’nin Rus olmayan halkları hakkında yazılan birçok kitabın başlığından da görüldüğü üzere, Batılıların Sovyet Türkleri araştırmalarının çoğunun altında yatan faraziye tam da budur. Batılı bilim adamları SSCB’nin Rusların kendi çıkarları için üzerinde hakimiyet kurdukları bir imparatorluk olduğuna ikna olmuşlardır. Bu anlayış ideolojik ve siyasi çıkarlar için teşvik edilmiştir. Bu görüşün eleştirilerinden biri, “Sovyet milliyetleri meselesini tartışırken, sömürgecilik ve imparatorluk açısından bakmaya yönelik (şüphesiz anti-sömürgecilik hissini gün ışığı altında tutmak için estirilen) bir eğilim vardır. Bu durum, ‘Biz sömürge olmayan dürüst halklarız. Onlar zalim sömürgeci zorbalardır.’[10] ifadesini de kapsar” der.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ