BAŞKURDİSTAN’DA ANADİLİ BİLİNCİNİN UYANMASI VE ULUSAL KİMLİĞİN CANLANDIRILMASI

BAŞKURDİSTAN’DA ANADİLİ BİLİNCİNİN UYANMASI VE ULUSAL KİMLİĞİN CANLANDIRILMASI

Bu makalede anadilinin bağımsız bir devlet olma yolundaki önemi ve etnik dil gücü algısının Başkurdistan’da anadili bilincinin uyandırılmasındaki rolü tartışılacaktır. Bu makale Başkurdistan’da gerçekleştirilen toplum dilbilimsel alan çalışması sonucunda yazılmıştır.[1] Son yüzyıl içerisinde Başkurt dili ağırlıklı olarak Rusçanın hakimiyeti altına girmişti.[2] Ruslaştırma politikaları sonucu, yerel dil konuşan birçok kişi anadilleri yerine Rusça konuşur hale gelmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra anadili üzerindeki hakimiyet büyük ölçüde sona ermiştir ve Rus federasyonundaki federal cumhuriyetlerde artarak gelişen bir anadili bilinci söz konusudur. Bu makalede kuramsal bir tartışma sunmak yerine, Türk tarihi kitabının da amaçları doğrultusunda, mevcut durumu sergileyen toplum dilbilimsel bir tespit sunulacaktır. Ancak toplum dilbilim alanına giren etnik dil gücü ve anadilinin canlandırılması gibi kavramlarla fazla ilgisi olmayan okuyucular için bu kavramların kısa bir tartışması yapılacaktır. Aynı şekilde Başkurdistan’da anadilini canlandırma mücadelesinin ne kadar çetin bir uğraş olduğunun iyi anlaşılması için de Ruslaştırma politikalarına değinilecektir. Daha sonra toplum, dilbilimsel durum, değişik kurumlardaki dil kullanımı, eğitim, basın- yayın ve devlet dairelerindeki dil politikalarına ilişkin tespitin yanı sıra alan çalışması kapsamında yapılan bir anket çalışmasının sonuçları sunulacaktır.

Öz Değer Olarak Dil

Bir toplum tarafından konuşulan dil sadece o toplumun iletişim aracı değildir. Bir dil konuşulduğu toplumun eğitim sisteminin, kültür ve kimliğinin özünü oluşturur. Mustafa Kemal Atatürk, ulusal dil olmadan millet olunamayacağını bildiği için Türk dilini ulus bilincinin oluşturulmasındaki en temel unsur olarak seçmiştir. Milli kimlikle bağdaştırılan ulusal dil birçok toplum için öz değerdir. Kimlik duygusu insana bir güvenlik, bir ait olma ve ortak bir geçmişe sahip olma duygusu verir.

Bir toplumun kimliği, giyilen elbiseyle, dini inanç ve davranış şekliyle, gelenek ve göreneklerle anlatılabilir, ancak dil her zaman kimliğin oluşmasında ve anlatılmasındaki olmazsa olmaz temel taştır. Her dilde geçmişin, günümüzün ve geleceğin düşünce yansıması mevcuttur. Başka bir deyişle, dil geçmişin kültürel hazinelerini günümüz kuşaklarına aktaran yegâne araçtır. Eğer bir dil ölürse, o dille bağlantılı olan tüm değer yargıları, gelenek-görenekler, kültürel değerler ve o dilde kuşaktan kuşağa aktarılmış olan her türlü bilgi de ölür gider. Aynı şekilde bir dilin sadece var olması da o dilin çok zengin bir geleceği olacağı anlamına gelmez. Bir dilin birçok sosyal, kültürel, eğitimsel ve bilimsel alanda kullanılması lazımdır ki gelişsin, zenginleşsin. Eğitim ve bilim dili olarak kullanılmayan hiçbir dil gelişemez. Başkurdistan’da olduğu gibi bir ülkede birden fazla dil eğitim ve bilim dili olarak yarışırsa, anadilinin korunması için dil planlaması büyük bir önem kazanır.

Başkurdistan’daki dille ilgili durumun geçmişini ve bugününü çok iyi anlamak için Sovyet dil politikalarının ve kapsamlı asimilasyon uygulamalarının çok iyi belgelenmesi gerekir.

Ruslaştırma politikalarından dolayı sadece Başkurtlar değil, birçok halk anadillerini kaybetme tehlikesi yaşamışlardır. Bir sonraki bölümde Ruslaştırma politikaları kısaca anlatılacaktır.

Eritme Politikaları

Cooper (1989: 45), dil planlamasını ‘başkalarının dil edinimini, işlevsel kullanımını ve dillerin yapısını etkilemek için bilinçli olarak geliştirilen planların tamamıdır’ şeklinde tanımlamaktadır. Bu tanımdan yola çıkarak Sovyet dil planlamasının o coğrafyada yaşayan halkların anadillerini edinmelerini ve kullanmalarını denetim altına almak için geliştirmiş oldukları ve Rusçanın zamanla anadillerinin yerini alması için bilinçli olarak geliştirdikleri ve uygulamaya koydukları planlar olduğu söylenebilir. Sovyet dil politikalarını üç safhada inceleyebiliriz: Geçiş dönemi (1920 ve 1950 arası), yoğun asimilasyon dönemi (1958 ve 1980 arası) ve dağılma/çökme dönemi (1980’den Perestroikaya kadar olan dönem). Sovyet resmi söylemi ilk dönemlerinde azınlık dillerini destekleyen ve bu dillerin gelişmesi için olumlu adımlar atan bir tutum sergilemiştir. Leninist ideolojiye göre tüm diller eşitti, ancak bu eşitlik çok kısa sürdü. 1936-37 yıllarında Sovyet yönetimi değişik halklar tarafından kullanılan farklı alfabelerin hepsinin kaldırılmasını ve Kiril alfabesine geçilmesini zorunlu kıldı. Alfabenin değiştirilmesi anadili Rusça olmayan halkların Rusçayı öğrenmesini kolaylaştırdı ancak bazı dillerin Kiril alfabesiyle öğrenilmesi neredeyse imkansız hale geldi. Sovyet yasa geliştiricileri eğitimi komünist ideolojinin yayılmasındaki en etkili araç olarak görüyorlardı. Ülkenin her tarafında kısa zamanda okullar kuruldu, ancak öğretmenlerin hemen hemen hepsi Rus kökenliydi. Eğitim-öğretim malzemelerinin tamamı Rusça idi ve başka dillerde (azınlık dillerinde) hiçbir öğretim malzemesi yoktu. Farklı etnik grupların yaşadığı bölgelerde yatılı okullar sistemi geliştirildi. Özellikle anadili Rusça olmayan çocuklar bu yatılı okullara gönderildi. Farklı etnik kökenlerden gelen çocukların bulunduğu bu okullarda ortak iletişim dili Rusça idi ve anadillerinde iletişim kesinlikle yasaklanmıştı. Bu yatılı okulların nihai amacı kendi öz kültürü ve dilinden habersiz sadece Rus dili ve kültürü ile yetişmiş kuşakların yetiştirilmesi idi. İlk geçiş döneminde anadili ve kültürün öğrenilmesi ile ilgili destekleyici kurallar olsa da 1958’de çıkarılan Eğitim Reformu’nun 19. maddesine göre anadili eğitimi ile ilgili her türlü destek tamamen ortadan kaldırılmıştır. Leninist ideolojide tüm dillerin eşitliğinden söz edilirken bu kültürel ve dilsel eritme/yok etme döneminde bazı dillerin daha önemli olduğu vurgulanmaktadır.

Sovyet dil politikalarının ikinci döneminde çok katı ve ezici (saldırgan) Ruslaştırma politikaları iz bırakmıştır. İdeolojik amaç etnik, kültürel ve dilsel farklılıkların olmadığı bir Sovyet toplumu yaratmaktı. Eğitim bu Sovyet toplumunun yaratılmasındaki en önemli araçtı. Anadili eğitimi saatleri birçok okulda iyice azaltılırken birçok bölgede tamamen ortadan kaldırıldı. Okullarda çocukların Rusçanın dışında bir dil konuşmasına kesinlikle izin verilmiyordu. Bu keskin eritme politikalarının fikir babası Stalin’dir. Ancak bu politikalar Kuruşçev ve Brejnev tarafından daha da sertleştirilerek geliştirilmiştir. Her ne kadar Haarman (1992) Stalin’in sert asimilasyon politikalarının Kuruşçev ve Brejnev tarafından yumuşatıldığını iddia etse de 1960’larda eğitim alanındaki uygulamalar Rusçanın tamamen diğer dillerin yerini aldığını göstermektedir. Tek eğitim ve iletişim dili Rusça olmuştur. Bu sert asimilasyon politikaları sonucunda farklı halkların anadilleri sadece birkaç kısıtlı alanda kullanılır duruma gelmiş ve bu durum bu dillerin işlevsel değerini ve saygınlığını iyice azaltmıştır (özellikle genç kuşakların gözünde anadillerinin değeri azaltılmıştır). Eğitim ve sosyo-ekonomik alanda yükselebilmek için tek kabul edilen dil Rusça olmuştur. Devlet dairelerinde, kamu kurum ve kuruluşlarında, eğitimde ve basında kullanılan tek dilin Rusça olması diğer dillerin işlevselliğini ve kullanımını tamamen kısıtlamıştır.

Sert Ruslaştırma politikaları 1980’li yıllara kadar devam etmiştir. Ancak 80’li yıllardan itibaren yerel halklar arasında Ruslaştırma politikalarıyla ilgili ciddi bir rahatsızlık başlamıştır. Bu rahatsızlık, üçüncü dönemin başlangıcını teşkil eder. İnsanların gelenek ve göreneklerine göre davranamamaları, dini inançlarına göre ibadet edememeleri giderek tepkiyle karşılanmaya başlamıştır. Özellikle yerel halkların genç kuşaklara anadillerinde eğitim verememeleri duyulan tepkinin artmasına yol açmıştır. Hagendoorn, Drogendijk, Tumanov, ve Hraba’ya göre (1998), Gorbaçov döneminde Sovyetleştirme politikalarının iflas ettiği anlaşıldı. Hagendoorn ve diğerleri (1998) Rusların izledikleri asimilasyon politikalarının tam anlamıyla başarılı olamadığını belirtmektedirler. Her ne kadar zorla göçe tabi tutulan halklar ve gruplar arasında anadili kaybı ve Rusçaya geçiş yüksek oranda ise de yerli halklar arasında bu oran daha düşüktür.

Perestroika ve Ruslaştırmanın Sona Ermesi

Sert Ruslaştırma politikalarına karşın birçok yerli halk Ruslaştırmaya direnmiştir. Özellikle kırsal bölgelerde Ruslaştırma politikalarını uygulamak çok kolay olmamıştır. Graney’e göre (1999: 619) Tataristan ve Başkurdistan’da birçok ulusal okul 1970’li yıllarda ya kapatılmaya ya da Rusça eğitime geçmeye zorlanmışlardır. Ancak her iki Cumhuriyetin kırsal bölgelerinde ulusal okulların bir kısmı muhafaza edilebilmiştir. Bu çalışmanın bulguları bir oranda Graney’in önermesini doğrular niteliktedir. Genç kuşaklar arasında büyük oranda Rusçaya kayış olsa da kırsal bölgelerde ulusal dillerin korunma oranı ve anadili bilinci oldukça yüksektir. Aynı şekil de Başkurt grubuna ait olma duygusu da oldukça yüksektir. Dilsel erime oranlarının farklı olmasına rağmen kesin olan tek şey Rusçanın hakimiyeti altındaki ulusal dillerin büyük oranda kayba uğradığıdır. Schlyter’in (1998) Özbek dili üzerine yaptığı kapsamlı inceleme sonucunda Rusçanın Türk dillerinde sözcüksel ve anlamsal değişikliklere yol açtığını görüyoruz. Bu diller arasında uzun yıllardır devam eden etkileşim sonucu Türk dillerinde ortaya çıkan değişim bir anda kaybolmayacaktır, ancak bu bölgelerde çok ciddi bir şekilde anadillerinin yeniden canlandırılması çalışmaları devam etmektedir.

Başkurdistan’da Toplum Dilbilimsel Durum

Çok zengin doğal kaynaklarıyla (özellikle doğalgaz ve petrol) Başkurdistan Rus Federasyonu’nun en önemli bölgelerinden birisidir. Volga nehri ve Ural dağları arasında 143.600 kilometre karelik bir yüz ölçümüne sahiptir. 1993 nüfus sayımına göre Başkurdistan’ın nüfusu 4 milyonun biraz üzerindedir. Rusya federasyonuna dağılmış olan Başkurtlar kendi öz yurtlarında Ruslara göre azınlık durumundadırlar. Grimes’e göre (2000) farklı ülkelerde 1 milyonun üzerinde Başkurt yaşarken, Rusya Federasyonu’nda 901,610 (%67) Başkurt yaşamaktadır. 1989 Sovyet nüfus sayımına göre, Başkurdistan’da üç büyük grup yaşamaktadır: Ruslar (%39), Tatarlar (%28) ve Başkurtlar (%22). Rusların büyük çoğunluğu Başkurdistan’ın başkenti Ufa’da yaşamaktadırlar. Kırsal kesimdeki farklı kent ve kasabalarda Tatarlar veya Başkurtlar çoğunluktadırlar. Ancak Başkurtların kentlerdeki nüfusu artmaktadır (bu oran 1970’de %10 iken 1989’da %14,5’e çıkmıştır).

Tarihsel ve Sosyal Özellikler

Kıpçak grubundan olan Başkurtlar, bulundukları toprakları 13 ve 15. yüzyıllar arasında yurt edinmişlerdir. 1552 yılında Kazan Tatarlarının Korkunç İvan (IV) tarafından yenilmesinden sonra bu topraklar Rusların eline geçmiştir. Ruslar 1574 yılında Ufa kentini kurduktan sonra bölge bir sömürge haline gelmiştir. Bir çok Başkurtun ayaklanmasına rağmen, Ruslar acımasız bir şekilde bu ayaklanmaları bastırmış ve Başkurtları baskı altında tutmuşlardır. 18. yüzyılda bölgede demir ve bakır üretimi başlamıştır. Merkezileştirme ve sömürgecilik politikaları doğrultusunda Ruslar bu bölgeye başka bölgelerden birçok Rus göçmen yerleştirmişlerdir. 19. yüzyılda sanayileşmenin başlamasıyla Ruslar Başkurdistan’a daha fazla Rus göçmen göndermeye başladılar. Bunun sonucunda Başkurtlar kendi topraklarında azınlık durumuna düşürüldüler. 19. yüzyılda Rus sömürgecilerin ve sömürgeci politikaların baskısı sonucunda Başkurtların göçebe yaşamı bırakıp belli bölgelerde yerleşmeleri sonucu başlıca geçim kaynakları tarım oldu. 1917 Komünist Devriminden sonra Başkurdistan 1919 yılında özerk cumhuriyet yapıldı. Bu yeni özerk cumhuriyetin sınırları öylesine planlı çizildi ki bu sınırlar içerisinde birçok Tatar kökenli insanların yaşadığı bölgeler de yer alıyordu.

Dolayısıyla Başkurtlar kendi topraklarında Ruslardan ve Tatarlardan sonra üçüncü büyük grup oldular. 1930’larda petrol endüstrisinin tırmanışa geçmesiyle bölgeye başka bölgelerden birçok insan göç etti ve bu yeni nüfus akımı Başkurtların nüfustaki oranlarının daha da azalmasına yol açtı. Grävingholtun (1999) belirttiğine göre birçok Başkurt aydını Stalin rejiminin kurbanı olmuştur. Kentlerde Başkurt dilinin çok sınırlı işlevselliği ve kullanım alanı vardı. Genellikle Başkurtça, kırsal kesimlerdeki halk tarafından kullanılır hale gelmişti.

1990 seçimlerinde Sovyetlerin genelinde olduğu gibi Başkurdistan’da da komünistler iktidarı kaybettiler. Aynı seçimlerde Murtaza Rakhimov, Başkurdistan’daki Sovyet yerel meclisinin başkanı seçildi. Grävingholt’a göre (1999), Rakhimov’un Başkurt kökenli olmasının seçimleri kazanmasında çok önemli rolü olmuştur. Diğer taraftan Rakhimov’un seçilmiş olması yavaş da olsa Başkurt ulusal benliğinin ve kimlik bilincinin yeniden canlanmasında önemli bir yer tutmuştur. Rakhimov’un başkanlığında Başkurdistan’ın yeni anayasası yazıldı. Uzun tartışmalar sonucu Ocak 1999’da kabul edilen Başkurt Meclisi Başkurtça ve Rusçayı Başkurdistan’ın resmi dilleri olarak kabul eden bir yasa çıkartmıştır. Anayasada (bölüm I, madde 3) “Başkurdistan Cumhuriyeti’nin resmi dilleri Başkurtça ve Rusçadır” ibaresi yer aldı. Yeni Anayasa, etnik azınlıklar tarafından konuşulan dillerin ilk ve orta dereceli okullarda öğretilmesini destekleyen kurallar da içerdi (Bölüm II, madde 8). Her ne kadar komşu ülke Tataristan Cumhuriyeti Tatar dilinin her kökenden çocuklar tarafından öğrenilmesini zorunlu kılsa da, Başkurdistan Devlet Başkanı Rakhimov Başkurtçanın mecburi öğrenimine karşı çıkmıştır. Başkurtçanın tüm vatandaşlar tarafından öğrenimi resmi olarak özendirilmektedir ancak bu, kişilerin serbest seçimine bırakılmıştır (Gravingholt, 1999).

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ