BALKAN SAVAŞLARI (1912-1913)

BALKAN SAVAŞLARI (1912-1913)

Balkanlar Batı’nın dinî, ekonomik ve siyasî ihtiraslarının karışımı olarak ortaya attıkları “Doğu Sorunu”nun halkalarından sadece bir tanesidir. Bu ihtiraslardan çoğu zaman dinî olanı öne çıkmaktaydı. Buna göre, her ne suretle olursa olsun, Müslüman Türklerin hakimiyetinde olan bu topraklar ve bölgede yaşayan Hıristiyanlar kurtarılmalıydı. Bu arada zaten emperyalist gayeleri de kendiliğinden gerçekleşmiş olacaktı.

Bütün Avrupa Büyük Devletleri ve Balkan Devletleri bu hususta ittifak halinde ve hemfikirdiler. Ancak mirasın paylaşılması konusunda uyuşmamazlıklar çıkmaktaydı. Hele hele paylaşılacak mıntıkanın etnik ve dinî yapısının karmaşık olması ve herkesin aynı yere göz koyması durumu işi daha da güçleştirmekteydi. Ayrıca bunlara dünyayı kontrollerine almış olan sömürgeci devletlerin birbirlerini çekememeleri, ayrı bloklaşmaya doğru gitmeleri ve Balkanlar’daki menfaatlerinin ayrı olması gibi hususlar da eklenince, durumu içinden çıkılmaz bir hale sokmaktaydı. Ayastefanos Antlaşması’ndan sonra büyük devletlerin müdahaleleriyle gerçekleşen Berlin Antlaşması’yla ortaya çıkan Balkan devletlerinin her biri, Avrupa’nın desteğiyle, bu mirastan koparabilecekleri en fazla payı kapmaya çalışmaktaydılar. Bunun için ise zaman kaybetmeye hiç tahammülleri yoktu.

Aslında Balkan Savaşlarının sebebini Ayastefanos Antlaşması’na kadar götürmek mümkündür. Bu antlaşmayla Bulgaristan’ın sınırları içine Makedonya’nın da katılması ve Sırbistan’ın bağımsızlığını alması, bağımsız Sırbistan’ın ilk günden itibaren topraklarını devamlı genişletmeye çalışması, Berlin Antlaşması’nın Bulgaristan’da yarattığı hayal kırıklığı ve nihayet Yunanistan’ın Osmanlı Devleti aleyhine toprak kazanmak gayesi bu savaşların sebepleri olarak görülebilir. Ayrıca bunlara Rusya’nın Balkan Slavları üzerindeki kışkırtmalarını da eklemek mümkündür. Bütün bu hadiselerde Avusturya- Macaristan İmparatorluğu’nun Balkanlar’da genişleme faaliyetleri ve bu faaliyetlerin önemli safhasını teşkil eden Bosna-Hersek’in ilhakı bir dönüm noktası olmuştur. Bu durum Rusya’yı Balkan Slavlarını birleştirmek suretiyle Avusturya’nın yayılmacı politikasına karşı koymaya sevk ettiği kadar, Balkanlar’ın Slav devletlerini de aralarındaki anlaşmazlıkları gidererek, birleşmeye ve Balkanlar’da geri kalan Osmanlı topraklarını paylaşmaya götürmüştür.

Şarkî Rumeli vilâyetinin 18 Eylül 1885 yılında Bulgaristan tarafından ilhakından sonra, bu vilâyetin ve Balkan sıradağlarının elden çıkması Osmanlı Devleti’ni Rumeli’de, bilhassa Kırklareli, Edirne, Cisr-i Mustafa Paşa, Dedeağaç ve Gümülcine bölgesinde büyük kuvvetler bulundurmaya mecbur etmişti. Zira Şarkî Rumeli’yi ilhaktan sonra Trakya ve Makedonya’ya da göz diken Bulgaristan’la Trakya arasında savunmaya elverişli Tuna nehri ve Balkan sıradağları gibi tabii bir hudut yoktu. Diğer Balkan devletçiklerinin Bulgaristan’la birleşerek, hep birlikte Doğu Rumeli’ye saldırmaları ihtimaline karşı Kırklareli, Edirne ve Bizanslılar zamanından beri İstanbul için önemli bir savunma hattı olan Çatalca’nın böyle bir savaş için hazırlanması gerekirdi.

Ancak Balkan devletçiklerinin birleşmesine pek ihtimâl vermeyen ve Bulgar ordusunu önemsemeyen Osmanlı Devleti, Rumeli’nin savunması için gereken tedbirleri almamıştı. Aslında 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in ilânından sonra ordunun bir politika âleti olarak kullanılması Osmanlı ordusunun muharebe gücünü zayıflatmıştı. Bu arada Osmanlı Devleti II. Meşrutiyet sonrası seçimlerle uğraşırken, fırsattan istifade eden Avusturya 5 Ekim 1908’de Bosna-Hersek’i ilhak ettiğini açıkladı. Avusturya’nın bu şekilde davranmasının sebebi 1908’de Osmanlı Meclis-i Mebûsanı’na Bosna-Hersek’ten milletvekili seçilmesi ve bu durumun Bosna-Hersek’le Osmanlı Devleti arasındaki bağı daha da kuvvetlendireceği endişesi idi. Bu yüzden Avusturya, daha Meşrutiyet’in heyecanı yatışmadan, Berlin Antlaşması’nda kazanmış olduğu bu toprakların işgal ve idaresi hakkını kaybetmek istememişti. Aynı gün Girit adası da Yunanistan ile birleştiğini ilân etti.

Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakından önce, Avusturya ile anlaşan Bulgaristan ise, Slav dünyasının bu ilhaka gösterecekleri tepkiyi önlemeye söz vermişti. Buna karşılık Avusturya, bağımsızlığını ilân etmeye kararlı olan Bulgaristan’a askerî ve diplomatik yardımda bulunacaktı. Bu şekilde Avusturya’nın da desteğini sağlayan Bulgaristan, 6 Ekim 1908 günü bağımsızlığını ilân etti. Zaten son yıllarda Avrupalı büyük devletler tarafından tam bağımsız bir devlet olarak görülen Bulgaristan Prensliği’nin Osmanlı Devleti ile olan tek bağı, verdiği vergilerdi. Böylece Bulgaristan kendisine, Osmanlı Devleti’ne tam manasıyla tâbi olduğu günleri hatırlatan bu bağdan, bağımsızlığını ilân etmekle kurtulmuş oluyordu. Osmanlı Devleti bütün bunlarla uğraşırken, 31 Mart Vak’ası meydana gelmiş (31 Mart 1325/13 Nisan 1909), II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle, ittihatçılar ülkede yeni bir baskı rejimi kurarak, kendilerine muhalif olan bir grubun ortaya çıkmasına sebep olmuşlardı. Öte yandan, Nisan 1910’da çıkan Arnavut isyanları da Osmanlı Devleti’nin gücünü zayıflatan ve düşmanlarına cesâret veren bir hadise olarak ortaya çıkmıştı.

Bu arada, bütün bu hâdiseler İtalya’nın, Osmanlı Devleti’nin bir vilâyeti olan Trablusgarb’a saldırmasına zemin hazırlamış, sonuçta İtalya, 28 Eylül 1911’de Trablusgarb’a asker çıkarmıştır. Zira Habeşistan’da aradığını bulamayan İtalya, Adriyatik ve Balkanlar üzerinde durmaya başlamıştı. Avusturya’nın Bosna-Hersek’i topraklarına katmasından dolayı, 24 Ekim 1909’da İtalya’nın Rusya ile yaptığı karşılıklı menfaat anlaşması dolayısıyla, İtalya’nın Trablusgarb’daki menfaatlerine sahip çıkması hakkını doğuruyordu.

Balkan Harbi, Meşrutiyet’ten sonra gerek iç, gerekse dış politikada yapılan ağır hataların devamından kaynaklanmıştır. Bulgaristan bu harbe daha II. Abdülhamid Devri’nde hazırlanmaya başlamıştı. Aslında 1909 senesinde II. Abdülhamid de, bir Bulgar taarruzu olduğu takdirde hemen harbe girmek niyetindeydi. Çünkü bu şekilde hareket etmekle, Bulgarların diğer Balkan devletleriyle birleşmelerini mani olacağını düşünüyordu. Zaten bu sıralarda Yunan Hükümeti de Bulgarlarla anlaşamadığından, Osmanlı Devleti bünyesinde uygun görülen yerlerde birkaç konsolosluk açmasına müsâade edilmesi hâlinde, Osmanlı-Bulgar savaşında Osmanlı Devleti’ne yardım etmeyi teklif etmişti.

İttihat ve Terakki Hükümeti bu teklifi değerlendirmediği gibi, Makedonya’daki anlaşmazlıktan gidermek amacıyla, 3 Temmuz 1910 yılında bir “Kilise Kanunu” çıkarmıştır. Çıkarılan bu kilise kanunu ile ihtilaflı kilise ve mekteplerin nüfus nispetine göre aidiyeti tespit edilecekti. Böylece Balkan milletleri arasındaki en önemli mesele de halledilmiş ve bu milletlerin aralarında anlaşmaları kolaylaşmış oldu. Balkan Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan arasındaki anlaşmazlık giderilmiş, Balkan devletleri’nin Osmanlı Devleti aleyhinde birleşmelerine yol açılmıştır.

Bunun üzerine Rus Çarı’nın aracılığı ve baskıları sonucunda 13 Mart 1912’de Bulgaristan ile Sırbistan arasında bir “Dostluk ve İttifak Antlaşması” imzalandı. Bu antlaşmayla, Bulgaristan ve Sırbistan, birbirlerinin toprak bütünlüğünü tanıyarak, Osmanlı Devleti’ne karşı birleşmişlerdi. İki devlet amaç olarak her şeyden önce Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki topraklarını ele geçirmeyi ve aralarında paylaşmayı esas alıyordu. Antlaşmanın yürütülmesi için ise Rusya’ya yetkiler vermekteydi. Bu ittifakın imzalanmasından yaklaşık iki ay sonra, 29 Mayıs 1912’de Sofya’da Bulgaristan ile Yunanistan arasında bir “İttifak Antlaşması” imzalandı. Bir giriş, dört madde ve bir “Beyannâme”den oluşan bu gizli andlaşma da doğrudan Osmanlı Devleti’ne karşı yönelik bir ittifaktı. Ancak Bulgar-Sırp andlaşmasında olduğu gibi savaştan sonra kazanılacak toprakların nasıl bölüşüleceğine dair bir hüküm yoktu.

Yrd. Doç. Dr. Ahmet HALAÇOĞLU

Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ