BALKAN KAHRAMANI ENVER BEY-2 BALKAN DAĞLARINDA EŞKIYA TAKİBİ

M Galip BAYSAN

Yazarın şu ana kadar yazılmış 53 makalesi bulunuyor.

Galip_Baysan36

Enver Beyin o çetin günlerle ilgili ilk anıları şöyledir:

“1319 senesi Nisan’ının ikinci Hızır ilyas günü (13 Nisan 1903) kışlaya döndüm. 40 atlı ile Korazan taraflarına gözcülüğe gönderildim. Bulgarların oralarda da o günlerde isyan edecekleri haberi alınmıştı. Diğer bir müfrezeyle de erkânıharp (kurmay) yüzbaşısı İsmail Hakkı Bey, Resne Caddesi üzerine gönderildi.”[1]

Eşkıya takibi işi, normal muharebe görevlerinden daha karmaşık ve daha yıpratıcı bir görevdir. Her şeyden önce iyi bir istihbarata ihtiyaç vardır. İkinci olarak, eşkıya takibine gidecek birliğin özel surette yetişmiş olması, değişik silah, cephane ve patlayıcı maddeyi kullanacak elemana ve teknik bilgiye sahip olması ve özellikle de yasal olarak idari kademelerce halk tarafından büyük destek görmesi lazımdır. İşte bu noktada ordu mensupları kendilerini maddi ve manevi bakımdan yakan, kavuran bir çember içinde bulunmaktaydı.[2] Hele, 22 Ekim 1903’de Mürtzeg Mülakatı sonucu İngiltere, Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun yaptığı teklifin kabulünden sonra, Balkanlarda iç güvenliğin yabancı subayların kontrolüne bırakılması ile bu çember daha da daralmıştı.

Üç Makedonya Vilayetine (Selanik-Manastır-Kosova) bir Osmanlı Umumi Müfettişi tayin olunacaktı. Bu vazifeye Hüseyin Hilmi Paşa tayin edildi. K.N. Duru, anılarında bu durumu, şu sözlerle anlatmaktadır:

“Rumeli’de altı büyük devletin zabitlerinden bir jandarma heyeti kuruldu. Rus zabitleri Selanik’te, İngilizler Drama’da, Fransızlar Serez’de, Avusturyalılar Üsküp’te, İtalyanlar Manastır’da yerleştiler. Dikkat edilecek bir nokta; bütün bu subayların birer derece yüksek rütbede olmasıydı. Selanik’te bir jandarma zabit okulu açıldı, kumandanı Rudolfi adlı bir İtalyan binbaşı idi. Almanlar yalnız Von Alten adlı bir binbaşı göndermişlerdi. Hepsinin başında Degergis adlı bir İtalyan general bulunuyordu. Rus zabitlerinin başında bir tuğgeneral vardı. (İttihat-Terakki üyesi) on arkadaşımızdan Edip Servet Tör, general Degergis’in yanında irtibat subayı idi.

Vilayeti Selase (üç vilayet) müfettişi Hüseyin hilmi Paşa’nın yanında bir Avusturyalı, biri Rus iki müşavir bulunuyordu. İşte bu bizi çileden çıkardı. Fransız zabitlerinden La Mouche (lamuş) adlı kaymakam (yarbay) daha Fransa’da iken Türkçe’yi güya öğrenmişti, fakat konuşamıyordu. Koyu bir katolik olduğu için İslam düşmanı idi de. Sonradan yazdığı (Historie de la Turquie) adlı tarih kitabı okunacak olursa, bize karşı ne gibi duygular beslediği kolayca anlaşılır.

Ruslar da Bulgarları açıktan açığa koruduklarını saklamıyorlardı. İngiliz, Fransız ve İtalyanların tarafsız çalıştıklarına şüphe yoktu; fakat ne de olsa içişlerimize karışmaları bizi son derece üzmüştü. Bu hal, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kurulmasında en önde gelen amil olmuştu, genç Türk subaylarının kalplerini kazanmamıza vesile teşkil edecekti. Nitekim öyle oldu.”[3]

1900’lerin ilk yıllarında Balkanlardaki ihtilalcı faaliyetlerin nasıl organize edilip nasıl yayıldığını ve Türk Ordu mensuplarının çektiği sıkıntıları, o dönemi yaşayan bir subayın anılarından izliyoruz.

“Kurtulan bir asiyi tekrar bulup yakalamak için onbeş kişilik bir müfreze ile günlerce dağda, bayırda dolaştım. Mevsim kış idi. Lapa lapa yağın karlar içinde yaya olarak ve elde silah bir köyden diğer bir köye seğirttiğimi, tek tek kulübe ve değirmenlere baskınlar yaptığımı, gece sabahlara kadar bazı gediklerde ve geçit yerlerinde pusuda yattığımı, ormanda yaktığımız ateşle elbiselerimizi ve vücudumuzu kuruttuğumuzu bugün dahi hatırlarım. Köy muhtarlarını tazyike yetkimiz yoktu. Onları söyletmek için biraz sıkıştırsak gelip hükümet, hatta yabancı konsoloshanelere başvururlardı…”

“Çingene Hakkı adlı bir arkadaşla bir köy muhtarını sorgularken köyün bütün aklı eren Bulgarlarının Bulgaristan’dan gelen komitacıların kurdukları bir örgüte girdiklerini öğrendik. Papazlar ile köy öğretmenleri bu teşkilatın elebaşları idiler. Bulgaristan’dan gizlice getirilen silah, cephane ve bombalar kiliselerin bodrumlarında saklanıyordu. Türk sarıklısı konulara karşı ne kadar bilgisiz ve ilgisiz ise, Bulgar papazı, o kadar ihtilalci, vatansever, kurnaz ve feragat sahibi idi. Oldukça yüksek olan tahsillerini Bulgaristan’da yapmış olan Bulgar ve Türk uyruklu Bulgar gençleri, dağların arasında her türlü vasıta ve konfordan mahrum, zor şartlar altındaki Bulgar köylerinde, boğaz tokluğuna ilkokul öğretmenliği yapıyor ve yeni bir nesil yetiştiriyorlardı. Kendi ağabeyleri ve babaları olan ve Bulgarcadan çok Türkçe konuşan eski Bulgarlara da millet sevgisini ve Türk düşmanlığı duygusunu aşılıyorlardı.

Buna karşılık, İslam dininin önderleri olan ulema sınıfı (hocalar) medrese denilen ve camilerin bir köşesine eklenmiş olan taş, havasız ve bakımsız okullarda yetişirdi. Bunların genel bilgileri hiç yoktu. Din ilmini Arapça ile öğrenmeye çalışırlardı. Yirmi yıl medresede Arapça okudukları halde bir kelime Arapça konuşamazlardı. Bir kısmı askerlik ödevinden kaçmak için medreseye girerlerdi. Softalar askerlik yapmazlardı.[4]Tahsilleri müddetince Evkaf idaresinden her gün “fodla” denilen pidemsi bir ekmek ve bir tas çorba ve Cuma günleri de pilav, zerde verilirdi. Her yıl Ramazan ayından on beş gün önce medreselerden ayrılırlar, memleketin her tarafına yayılarak kasaba ve köylerde Ramazan geceleri Kuran okurlar, imamlık ederler veya vaaz verirlerdi. Buna ‘cerre çıkmak’ denirdi.”[5]

 İhtilalci örgütler daha önceki ayrılıkçı grupların yaptığı gibi Türk ve Müslümanlar aleyhinde yoğun bir propaganda kampanyası başlatıyor ve esasen daima yanlarında olan Avrupa kamuoyunu kışkırtmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlardı. Hatta o günlerde moda haline gelen Amerika’ya gönüllü göçler bile Avrupa kamuoyunda Türklerin zulmünden kaçış olarak duyuruluyordu. Bu konuda İngiltere Büyükelçisi Sir Edward Pears’ın anıları şöyledir:

“Binlerce kişi Bulgaristan’a göç etti, buna ilaveten Amerika’ya göçte de artmalar oldu. Bu konuda güvenilir istatistikler bulunmamasına rağmen belirli konsoloslardan topladığım bilgilere göre, 1904’de sadece Manastır’dan 3000 kişinin Atlantik’in öbür tarafına geçtiği biliniyor. Ertesi yıl 5–6.000 ve 1906’nın ilk yarısında sayı artarak yaklaşık 15.000’e yükseldi. Raporlara göre Florina civarındaki on köyde sadece kadınlar ve çocuklar kalmıştı. O zaman bu göç için Britanya kamuoyunun dikkatini çektim.”[6]  Bütün bu gerçeklere rağmen olaylar batı dünyasına Türkler aleyhine olacak şekilde duyuruldu.

Dr. M. Galip BAYSAN


DİPNOTLAR:
[1] Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asyaya Enver Paşa-I, s. 468 (İstanbul–1985)
[2] M. Galip Baysan: Türkiye’de Demokrasinin Kuruluşunda Ordunun Rolü. Birinci Kitap (1700–1918) s.178–181 ( İzmir-2005
[3] K. N. Duru, age. s. 14
[4] Osmanlı toplumunda eğer din adamları grubu, bilinçli bir şekilde ve sadece kutsal Ramazan ayında, ilahiyat yanında akıl ve bilimin esaslarına uygun olarak toplumu aydınlatma görevini yapmış olsaydı, acaba Türk ve Müslüman halklar bu perişan duruma düşer miydi?
[5] Rahmi. Apak: Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları, s. 22-23 ( TTK, Ankara-1988)
[6] Sir Edwin Pears: Forthy Years in Gastantinople, The Recollection of Sir E. Pears(1873-!915)  s. 200 (3rd Ed. Herbert Jenkins Ltd London)
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ