BAKÜ, İSTANBUL ve KUDÜS’ÜN ALTERNATİFİDİR

BAKÜ, İSTANBUL ve KUDÜS’ÜN ALTERNATİFİDİR

Yılbaşı sonrasında batılı gizli servislerin Orta Doğu ülkelerinde başlattığı karışıklık ortamı, Büyük Orta Doğu projesinin ikinci aşaması olarak öne çıkmıştır. Her geçen gün daha da ilerleyerek devam eden bu süreç, bütün Arap ülkelerini hedef almış, Kuzey Afrika ülkeleri üzerinden başlatılmış olan isyan ve ayaklanma olayları, “Arap Baharı” görünümü altında önce bütün Arap ülkelerine daha sonra da tüm İslam dünyasına doğru dayatıldığı anlaşılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletlerinin merkezi coğrafyaya gelişi, ABD desteği ile İsrail devletinin kuruluşu sonrasında başlatılan Orta Doğu’nun yeniden yapılandırılması sürecinde, Büyük Orta Doğu projesi üzerinden Büyük İsrail yapılanmasına geçerken, Arap baharı görünümünde bölgedeki hanedan ve diktatörlükler sarsılmağa başlamıştır. Gene batı destekli olarak kurulmuş olan Baas rejimleri kaydırılmağa çalışılmıştır. Tunus, Mısır ve Libya’da rejim değişiklikleri gerçekleştirildikten sonra, Arap baharı rüzgârları yavaş yavaş Orta Doğu üzerinden Kafkasya bölgesine doğru iteklenmektedir. Batılı gizli servislerin organize ettiği Arap baharı ayaklanmalarının, Suriye ve Kuzey Irak üzerinden İran ve Azerbaycan’a doğru da kaydırılmağa çalışılması, batı emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’inin ana hedef olarak Hazar havzasını seçtiği ve olayları bu bölgeye doğru tırmandırarak, İran’ın karşı cepheye sürükleneceği bir savaş ortamının yaratılmak istendiğini göstermektedir. Böylece, Tunus’ta kışkırtmalarla başlatılan sıcak olayların sonunda İran ve Rusya sınırlarına doğru taşınmağa çalışıldığı ortaya çıkmaktadır. Eski Osmanlı coğrafyası denilen Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da başlatılan karışıklıkların yeni aşamada Kafkasya üzerinden bir Hazar harekâtının gündemde olduğunu göstermektedir.

Amerika Birleşik Devletlerinin ana hedefinin; Birinci Dünya savaşı sırasında İngiltere, Fransa ve Almanya gibi Avrupalı emperyal devletlerin ele geçiremediği Hazar bölgesini tam olarak teslim almak ve Rusya ile İran’ın bu bölgedeki egemenliğine son vermek olduğu görülmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıldığı aşamada, İngiltere’nin Irak üzerinden, Fransa’nın da Suriye üzerinden, İtalya’nın Antalya üzerinden Kafkasya’ya yönelmeleri ve tam bu aşamada Almanya’nın baskılarıyla Osmanlı devletinin son ordusunun Azerbaycan’a gönderilmesi, dünya egemenliği için Avrupalı emperyal güçlerin birbirleriyle çekiştiğinin en açık göstergesidir. Dört büyük Avrupa ülkesi Hazar’da son bir hesaplaşmaya hazırlanırken, New York merkezli dünya kapitalist devleti Rusya’da Sovyet devrimini organize ederek bu son hesaplaşmayı önlemiştir. İşçi sınıfının olmadığı bir kırsal alan ülkesi olan Rusya’da yoksul köylülük yaşamını zorluklar ile sürdürmeğe çalışırken, dışarıdan gelen Yahudilerin örgütlediği Bolşevik hareketi elli kişilik kadrosu ile kapitalizme karşı komünist devrimi Rus topraklarında gerçekleştirmiştir. Bolşeviklerin Rusya’yı ele geçirmesine sağlayan maddi desteği New York borsası üzerinden dünya devleti merkezi göndermiş, iki yüz elli bin dolar Troçki’ye verilerek bir gemi ile Sovyet devriminin öncüsü New York’tan bir gemi ile Petersburg’a gönderilmiştir. New York borsasından gönderilen para ile kurulan kızıl ordu Moskova’da kurulur kurulmaz, daha Rusya’nın bütününü ele geçirmeden hemen Azerbaycan’a giderek, Bakü’de Osmanlılara Almanya tarafından kurdurulmuş olan Azerbaycan devletini ele geçirmiştir. Bir anlamda, Avrupalı emperyal devletler dünya hegemonyası için Hazar bölgesini ele geçirme kavgasını sürdürürlerken, kapitalist dünya devleti komünist ihtilalı Rusya’da Musevilerin oluşturduğu Bolşevik hareketi üzerinden örgütleyerek bunun önüne geçmiştir. Rusya merkezli olarak kızıl ordu sayesinde bütün Avrasya ve Kuzey Asya bölgelerinde yayılarak örgütlenen sosyalist imparatorluk, Hazar bölgesine sahip çıkarak bu merkezi coğrafyadaki dünya kalesini Avrupalı emperyal devletlerin ele geçirmelerini önlemiştir.

1917 ihtilalı ile gerçekleşen Rus Devrimi 1990 yılındaki dağılma aşamasına kadar sürmüş ve yirminci yüzyılın başlarından sonuna kadar Hazar bölgesinin kesin bir Sovyet hegemonyası altında kalması sağlanmıştır. Batum’dan başlayarak Nahcıvan’a kadar uzanan Türkiye’nin Kafkasya sınırları, dış dünyaya karşı kapalı bir devlet modeli oluşturan Sovyet rejiminin demir perdesi olarak ilan edilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinde milyonlarca Gürcü, Azeri, Abhaz, Çerkez ve Çeçen asıllı Türk vatandaşı yaşamasına rağmen, Kafkas halklarının ata yurtları ve Kafkasya’daki akrabaları ile ilişkileri Demirperde uygulaması ile kesilmiştir. Soğuk savaş döneminin özel koşullarında oluşturulan Sovyet rejiminin bir açık hava hapishanesine dönüşmesi, Demirperde aracılığı ile sağlanmıştır. Asya ve Avrasya halkları komünist bir diktatörlüğün baskıları altında can çekişirken, batı bloğunda Sovyet korkusu ile ABD’nin hegemonyası altında yeni bir yapılanmaya gidilmiş ve böylece Avrupa devletleri bağımsız emperyal güç merkezleri olmaktan çıkarak, ABD üzerinden New York’taki kapitalist dünya devletinin kontrolü altına girmiştir. Birinci Dünya Savaşıyla beraber başlayan batılı ülkelerin merkezi coğrafyayı ele geçirme girişimlerinde Azerbaycan kilit ülke konumuna gelmiş, Osmanlı’yı dağıtan batılı işgal güçleri Azerbaycan üzerinden Kafkasya’ya yöneldikleri aşamada, imparatorluğu elinden kaçıran Anadolu Türkleri adına Enver Paşa’nın kardeşi Bakü ‘de bir Türk devleti olarak Azerbaycan Cumhuriyetini oluşturmuştur. Bu aşamada, İstanbul Hıristiyan ülkelerin işgali altına girerken, Bakü Avrasya Türk dünyasının yeni merkezi olarak öne çıkmıştır. Nuri Paşa’nın Almanya destekli bir Azeri devletini Bakü’de kurmasının nedeni İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan’ın önünü kesmek ve İstanbul’un çöktüğü ve teslim olduğu aşamada Bakü’yü Türk dünyasının merkezi yapmaktır.

Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmak üzere Balkanlar’da ortaya çıkan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin daha sonraki aşamada partileşerek Osmanlı devletinde iktidara gelmesi sonrasında merkezi coğrafyadaki batı Türk imparatorluğu çökmüş ve teslim olmuştur. Sevr Antlaşması’yla bütün Osmanlı topraklarını Balkanizasyon sürecine mahkûm etmek isteyen “Büyük Britanya” adı altındaki imparatorluk, Türkleri Anadolu’dan kovmak üzere Sevr Haritasını gayrimüslim unsurlar üzerinden eski Osmanlı topraklarında gerçekleştirmeğe çalışmıştır. Dönemin hükümetinin başı olan Enver Paşa’nın Azerbaycan üzerinden oluşturulacak yüz bin kişilik yeni bir Türk ordusu ile Anadolu ve Trakya’yı yeniden ele geçirmeyi düşünmüş ve Alman desteği ile İstanbul’un işgali üzerine Bakü’de yeni bir Türk devletinin oluşturulmasını sağlamıştır. Merkezi coğrafya’da Türk hâkimiyetinin sembolü olan İstanbul’u, İngiliz donanması işgal ederken, merkezi Türk hegemonyasının çekirdeğini oluşturacak yepyeni bir başlangıç, Azerbaycan devletinin kuruluşu ve Bakü’nün yeni başkent olarak Türklüğün merkezi ilan edilmesiyle başlatılıyordu. Kendi aralarında Hazar’ı paylaşma kavgasına sürüklenmiş olan Avrupa devletleri böylesine alternatif bir gelişmeyi kavramakta zorlanırken, New York borsası üzerinden Sovyet Devrimini destekleyen kapitalist dünya devleti kızıl orduyu Azerbaycan’a göndererek, bu yeni Türk yapılanmasını ve Bakü’nün İstanbul’un alternatifi olarak Türk dünyası için yeni merkez olmasını önlemiştir. Bolşevik örgütlenme ile Sovyet devrimini kontrol altına alan ve yeni dünya düzeninin oluşturulması aşamasında yönlendirerek Avrupa hegemonyası dönemine son verdiren Atlantik merkezli Siyonist ve kapitalist dünya devleti, Osmanlı sonrasında merkezi alan ve doğu bölgelerinin geleceğini belirlemek üzere düzenlediği uluslar arası kongreyi Bakü’de yaptırmıştır. Böylece İstanbul sonrasında yeni Türk merkezi olarak öne çıkan Bakü, Sovyetler Birliğinin kızıl orduları ile ele geçirilirken 1 Eylül 1920 günü başlayarak bir hafta süren uluslar arası Bakü konferansı ile bu kez bölgesel merkez olarak öne çıkarılıyordu.

Bakü’de yapılan uluslararası toplantının adı Doğu Halkları Kurultayı olarak ilan edilmiştir. Böylece, Osmanlı ve Rus imparatorluklarının çökertildiği Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın doğusunda kalan bütün ülkelerin ve halkların geleceği bu konferans’ta ele alınarak tartışılmıştır. Batı Türk İmparatorluğu batılı emperyalistler tarafından çökertilirken, doğu bölgesinin Türkleri ile batılı Türklerin buluşma yeri olarak öne çıkan Bakü kenti, Sovyet Birliği’nin sosyalist yönetimi aracılığı ile düzenlenen Doğu Halkları Kurultayı üzerinden Sosyalist sistemin içine alınmıştır. Bağımsız Türk Cumhuriyeti olarak kurulmuş olan Azerbaycan Devleti, SSCB’ye bağlı bir Sovyet cumhuriyetine dönüştürülerek, Moskova’nın denetimine alınmış ve Türk dünyası ile ilişkileri kesilmiştir. Bunun üzerine Anadolu’daki Ön Asya Türkleri ile Orta Asya’daki çeşitli Türk toplulukları ile Bakü’nün bağlantıları kesilerek İstanbul’un alternatifi olarak öne çıkan Bakü kentinin Türk dünyasının merkezi olma durumu ortadan kaldırılmıştır. Hazar bölgesinin gerçek merkezi konumu ile hem Orta Asya’ya hem de Ön Asya’ya açılan köprü konumu ile, Avrasya kıtasının Türk ağırlıklı yeni yapılanmasında bölge merkezi olabilecek Bakü’nün bu önemli Türk dünyası merkezli jeopolitik konumu okyanus ötesindeki kapitalist dünya devleti tarafından, uluslar arası bir sistem olarak Sovyetler Birliği üzerinden değiştirilmeğe çalışılmıştır. Batı Türk imparatorluğunun bittiği aşamada doğu Türkleri ile bütünleşerek Ön Asya’daki Türk hegemonyasını yeniden canlandırmak isteyen Enver Paşa hem Bakü kurultayında ilgi görmemiş, hem de kurultay sonrasında Orta Asya’da sürdürülen çatışmalar sırasında Sovyet kızıl orduları tarafından Tacikistan topraklarında öldürülmüştür. Makedonya’dan Orta Asya’ya yönelen bir İttihat Terakki serüvenin önü böylece kesilerek, Bakü ‘nün merkezinde yer alacağı bir doğu ve batı Türk topluluklarının bir araya gelerek, büyük bir Avrasya Birliği oluşturmaları önlenmiştir. Sovyetler Birliği Kafkasya’da Demirperde çizgisi çekerek doğu ve batı Trükleri’nin Bakü merkezli yeni bir imparatorluk ya da bölgesel devlet çatısı altında bir araya gelmelerine ve yeni bir Türk imparatorluğu yapısına izin vermemiştir. Bu yüzden, Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti haline gelirken, Ön Asya Türkleri de Misakı Milli sınırlarına hapsedilerek Anadolu yarımadası üzerinde yaşamağa mahkûm kılınmışlardır.

Hazar Denizi’nin güneybatı kıyısında yer alan Bakü, jeopolitik konumu itibarıyla Hazar bölgesinin merkezi durumundadır. Kafkasya ve Orta Asya nüfusunun büyük çoğunluğunun Türk asıllı olması nedeniyle de Bakü bölge halklarının merkezi kenti konumundadır. Hazar denizinin içine doğru kıvrılan bir liman konumuna sahip olan bu kent aynı zamanda İran ile Rusya arasındaki Hazar trafiğinin de merkezi durumundadır. Hazar havzasında sonradan bulunan petrol rezervleri Bakü’yü petrol dünyasının da yeni merkezi yapmıştır. Petrol alanlarını işgal etmeyi bir yeni politika haline getiren İngilizler, bir ara Birinci Dünya savaşı sırasında Bakü’ye gelmelerine rağmen, bu kentte uzun süre kalamamışlar, kızıl ordunun hemen güneye inmesi üzerine, tıpkı Osmanlı Türk ordusunun geri çekilmesi gibi İngiliz askerleri de Bakü’yü terk ederek Mezopotamya bölgesine geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Rusya, Sovyetler Birliği döneminde Bakü ve civarındaki petrole el koyarak, tıpkı Batum petrollerinde yaptığı gibi, kendi çıkarı için kullanmış ve bu büyük zenginlikten Azerbaycan Türkleri’ne herhangi bir pay vermemiştir. Rusya sosyalist rejime dayanarak oluşturduğu Sovyetler Birliği çatısı altındaki bütün ülkeleri yeni sömürgeler durumuna düşürürken, Türk dünyasını mutlak bir baskı altına alıyor, Azerbaycan’ı sömürgeleştirirken, Bakü’yü de kendi kontrolü altına alarak, Türk dünyasının yeni merkezi olmasına izin vermiyordu. Tarihin dönemeç noktasında İstanbul’un alternatifi olarak öne çıkan Bakü, Moskova’nın gölgesi altında kalınca, kendisinden beklenen jeopolitik silkelenişi ve çıkışı yapamıyordu. Sovyetler Birliği, Avrupa ülkelerinin Hazar bölgesine girişini önlediği gibi, Türk dünyasının da Hazar merkezli ve Bakü başkentli bir yeni yapılanmada bir araya gelmesinin önüne geçiyordu.

Sovyetler Birliği’nin yirmi birinci yüzyıla girerken dağılması ve geçici bir siyasal yapılanma olarak geride kalması üzerine, Amerika Birleşik Devletleri, bu kez bir provokasyon sayesinde çıkartılan körfez savaşını bahane ederek merkezi bölgeye geliyor ve bir daha çıkmamak üzere Orta Doğu’ya yerleşiyordu. Aslında, İkinci Dünya savaşı sonrasında bölgeye gelerek İsrail’i kurduran ABD, Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine ortaya çıkan otorite boşluğu alanını doldurmak üzere NATO üsleri aracılığı ile Türkiye’ye yerleşerek, Ön Asya’daki Türk devletinin bağımsız bir Avrasya politikası izlemesine izin vermiyor ve İsrail’i korumak ile petrol alanlarını ele geçirme doğrultusunda Büyük Orta Doğu projesini devreye sokuyordu. Sovyetler Birliği yapılanmasını geçici bir rejim olarak desteklediği anlaşılan, New York’taki kapitalist dünya devleti, küresel sermaye olarak dünyanın merkezini ele geçirmeğe yöneldiği bir aşamada, küçük Asya denilen Anadolu üzerindeki Türk devletinin varlığını hiçe sayarak, İstanbul’u hedef alıyordu. Avrasya denilen dünyanın merkezi alanına batıdan gelen yeni emperyal saldırının merkezi olarak İstanbul seçilirken, böylesine bir amacın gizlenmesi doğrultusunda İstanbul yeni ticaret merkezi olarak açıklanıyordu. Özellikle, Türkiye’deki bankaların ve sermaye şirketlerinin bütünüyle gayrimüslimlerin eline geçmesi üzerine, bu yeni zenginler yirminci yüzyılın son çeyreğinde İstanbul’da toplanarak Anadolu’dan ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin başkenti olan Ankara’dan koparak dünyaya açılmışlar ve batılı ekonomik forumlarda kendi şirketleri adına hareket ederek çok uluslu ortaklıklara girmişlerdir. Böylece servetlerini elde ettikleri Türk yurduna, teşvik ve destekleriyle büyüdükleri Türk devletine sırtlarını dönerek ihanet etmişlerdir. Böylesine bir ihanetin karşılığında, Türkiye’de milli sermaye kalmamış ve cumhuriyetin yarattığı ulusal burjuvazi büyük sermayenin işbirlikçiliği nedeniyle tasfiye olmuştur. İstanbul’da toplanan gayrimüslimler Türkiye’den kopunca batının Hıristiyan dünyası ile bütünleşme sürecine girmişler, Fener Rum patrikhanesinin merkezinde yer aldığı Yeni Bizans projesi doğrultusunda, tıpkı Osmanlı imparatorluğuna yaptıkları gibi Türkiye Cumhuriyetini de geride bırakarak, Fener Patriğinin önderliğinde bir Yeni Bizans imparatorluğuna doğru yönelmişlerdir. Türk halkının tepkilerini önlemek üzere Yeni Osmanlı kavramı öne çıkarılmış, yeni Bizans’a gidilirken yeni Osmanlı ile Türk ve Müslüman kitlelerin gözleri boyanmağa çalışılmıştır.

Dünya kapitalist devleti, Sovyetler Birliği sonrasında dünyayı artık okyanus ötesinde yönetemediği için İstanbul’a gelirken, hem küresel şirketlerin merkezlerini hem de kapitalist dünya devletinin önemli kuruluşlarını eski Bizans’ın merkezine taşımayı uygun görmüşler ve bu doğrultuda, iki binli yıllarda sürekli olarak onların hala Konstantinopolis dedikleri bu büyük dünya kentine yerleşmeğe başlamışlardır. Küresel sermaye ile beraber dünyanın en büyük zenginleri, patronlar olarak Boğaz’ın iki kıyısına gelerek yerleşirlerken, bu büyük kentin yeniden yapılandırılmağa doğru zorlandığı görülmüştür. Her geçen yeni toplu konutlar yerli ve yabancı zenginler için yapılırken, yoksul Türk halkından zenginleri korumak üzere bunların hep korumalı sitelerin içine alındığı görülmüş ve böylece yabancı zenginler ile onların işbirlikçisi yerli zenginlerin Türk halkından ayrı yaşamasını sağlayacak özel güvenlik siteleri devreye sokulmuştur. Ayrıca New York’taki ikiz kuleler benzeri çeşitli iş merkezleri hem gökdelenler, hem de ikiz kuleler olarak İstanbul’un Avrupa yakasında yapılmağa başlanmış ve bunlar üzerinden yeni bir Wall Street ya da Manhattan yeni Bizans’ın ortasında inşa edilmeğe çalışılmıştır. İstanbul’u her geçen gün daha fazla New York’a benzeten değişiklikler hızla yürütülürken, uluslar arası tekeller kendi yabancı personelleri ile bu ticaret merkezi ilan edilen kente gelerek yerleşmişlerdir. Bu nedenle, giderek bir dünya ticaret merkezi haline gelen bu metropol kentte Türkler işsiz kalmağa başlamışlar ve devre dışı kaldıkları aşamada da tersine göç yolu ile geldikleri Anadolu kentlerine geri dönmeğe başlamışlardır. Bu yüzden son yıllarda İstanbul’un nüfusunda önemli miktarda değişiklikler gündeme gelmiştir. Küresel şirketler aracılığı ile kentin yabancı nüfusu artarken, ekonomik baskılar ile zorla iflas ettirilen yerli firmaların Türk çalışanları İstanbul’u terk etmek zorunda bırakılmışlardır. Fener Rum patrikhanesi İstanbul’a yabancıların göç etmesi ve yeni Bizans’ın oluşturulmasında öncülük görevi yapmış ve bütün batı ülkeleriyle yakın ilişkilere girerek yeniden bir Hıristiyan yapılanmasının Orta Doğu’ya İstanbul üzerinden taşınabilmesi amacıyla her türlü plan, proje ve işbirliğini artırarak geliştirmiştir. Üç büyük dinin merkezi olan Kudüs’ün Hıristiyanlar tarafından da kutsal sayılması nedeniyle, batılı Hıristiyan ülkeler Fener patrikhanesinin doğu Hıristiyanlığını yeniden ihya etme girişimlerine sonsuz destek vererek, Konstantinopolis’in tekrar dünya gündemine gelmesine katkıda bulunmuşlardır.

Hıristiyanlar yeni Bizans projesi doğrultusunda merkezi coğrafyanın kutsal topraklarına geri dönerlerken, bu coğrafyanın en eski halkı ve dinini temsil ettiğini savunan Yahudilerin boş durdukları sanmak mümkün değildir. Roma İmparatorluğu öncesinde ve tarih öncesi dönemlerde Orta Doğu’da iki kez Yahudi devleti kurmuş olan Musevilerin, yeni dönemde dünya eskisinden çok farklı bir yapılanmaya doğru giderken boş durdukları sanmak gaflet olacaktır. Yüzyıllarca İslam’ı Hıristiyanlığa karşı kullanan, Türkleri, Araplara ve Ruslara, Osmanlı imparatorluğunu bütün Avrupa’ya karşı kullanmasını iyi bilen Yahudilerin merkezi coğrafyayı Hıristiyanların tekeline bırakacağını beklemek hayalden öte gidemez. Tarihi bilgiler ışığında ve merkezi coğrafya tarihinin ortaya koyduğu gibi, Kudüs ve civarındaki kutsal topraklar üç büyük dinin doğduğu bölgedir ve her üç din açısından da bu topraklar kutsal sayılmaktadır. Bu doğrultuda, Vatikan kendisine bağlı bir Fener Patrikhanesi ile Yeni Bizans yapılanmasına yönelirken, Yahudiler de Vatikan’ın karşısına İsrail’i çıkartarak Büyük İsrail imparatorluğunu merkezi coğrafyadan başlayarak bütün Avrasya kıtasını içine alacak doğrultuda gündeme getirmektedir. İki bin yıl sonra Orta Doğu’ya dönerek yeni bir Yahudi devleti kuran Museviler, birinci aşama olan küçük İsrail devletinin kurulmasından sonra, ikinci aşama olan Büyük İsrail İmparatorluğunun oluşturulmasına yönelerek Siyonist bir hegemonya yapılanmasının gerçekleşebilmesi çaba harcamaktadırlar. Siyonizm’in dünya hâkimiyeti projesine göre üç büyük din açısından en kutsal kent olan Kudüs dünyanın merkezi olacaktır. O yüzden İsrail haksız bir biçimde Kudüs’ü işgal ederek Filistin halkını, Müslümanlar ile Hıristiyanları bu kutsal kentten kovmuştur. Bu yüzden İsrail’in kurulmasından sonra geçen altmış yıllık süre içerisinde savaş durmamış ve giderek bölgeye yayılmıştır. Bütün bu gelişmelere rağmen, İsrail daha sınırları belli olmadan Kudüs’ü başkent ilan ederek dünya devletlerini bunun için uyarmıştır. Büyük İsrail projesine göre Kudüs önce İsrail’in, sonra Orta Doğu’nun ve en sonunda da dünyanın başkenti olacaktır. Böylece Kudüs siyasal açıdan dünyanın merkezi olduğunda üç büyük dinin merkezleri de bu kente taşınarak, üç dinin bir dünya dini olarak Yahudilerin kontrolü altındaki Kudüs’te birleşmeleri mümkün olacaktır. Siyonizm’in kontrolü altındaki küresel sermaye ve dünyanın patronları da, küresel bir dünya devletinin çatısı altında dinler arası diyalog üzerinden üç büyük tek tanrılı dinin birleşmesini istemekte ve bu durumu örgütleyerek Museviliğin kontrolü altında tek bir dünya dini istemektedirler. Buna göre dinler arası diyalog devam ederse zaman içerisinde Musevi dininin ilkeleri çerçevesinde Müslümanlık ve Hıristiyanlık birleşerek tek bir dünya dininin ortaya çıkması sağlanacaktır. Yahudiler açısından da dinler arası çekişme ve savaşın önlenebilmesi amacıyla Kudüs’ün merkez olması gerekmektedir. Bu çerçevede Orta Doğu’da İsrail devletinin kurulmasıyla başlayan yeni dönemde Kudüs İsrail üzerinden hem bölgenin hem de dünyanın başkenti olmağa doğru yönlendirilmektedir. İsrail daha da ileri giderek, Siyonist lobilerin desteği ile Birleşmiş Milletlerin de hemen Kudüs’e taşınmasını istemiş ve bu doğrultuda ciddi kampanyalar yürütmüştür. İsrail’in bu girişimlerine karşı, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşmiş Milletlerin dünyanın merkezi coğrafyasına taşınması doğrultusunda Bağdat’ı yeni merkez olarak düşünmüş ve işgal ettiği bu kentte geleceğe dönük önemli ve büyük yapılar oluşturarak, İsrail’in Kudüs merkezli yapılanmasına karşı çıkan Hıristiyan çevrelerin isteklerini tatmin etmeğe çaba göstermiştir.

Dünya siyasetinin ağırlık merkezleri batıdan doğuya doğru kayarken, batılı güçler merkezi coğrafyada batı hegemonyasını geleceğe dönük örgütleyerek, doğulu güçlerin merkezi alana girmelerini önlemeğe çalışmaktadırlar. O nedenle Yahudiler iki bin yıl sonra gelerek yeniden kutsal topraklarda kendi devletlerini kurmaktadırlar. Hıristiyan dünyası ise, Müslümanları Avrupa’dan atmanın yanı sıra, merkezi alandan da kovarak yeniden bir Bizans yapılanması arayışı içindedir. Eski Bizans’ın başkenti olan Konstantinopolis yeniden öne çıkarılarak önce dünya ticaret merkezi olarak ilan edilmekte ve daha sonra da yeni Avrasya yapılanması döneminde dünyanın merkezi olarak ilan edilmeğe çalışıldığı anlaşılmaktadır. Böylece, jeopolitik bilimini bir asker olarak iyi bilen Napolyon’un dediği gibi, başkenti İstanbul olan bir dünya devleti merkezi coğrafyada kurularak, yeni yükselmeğe başlayan doğulu güçlerin önünün merkezi alanda kesileceği ve merkezdeki dünya devleti yapılanmasıyla hem batının hem de doğunun Boğaziçi’nin iki yakasından yönetileceği ileri sürülmektedir. Bu doğrultuda İstanbul’da toplanmış olan bütün büyük sermaye kuruluşları taşeronluğa şimdiden başlayarak Türkiye Cumhuriyetinin yıkılmasına giden yolda yabancılar ile işbirliği yapmaktadırlar. Türk devletinin desteği ve Türk halkının parasıyla ortaya çıkan Türk şirketlerinin gayrimüslim patronlar üzerinden uluslararası tekellere devredilmesi, Türk toplumunda büyük tepkilere yol açtığı için, ulusal bir tepkiyi önleme doğrultusunda hem Güneydoğu üzerinden bir etnik bölücülük patronlar ve sermaye sınıfı tarafından kışkırtılmakta, hem de ABD, İngiltere ve İsrail üçlüsünün oluşturduğu Siyonist Atlantik ittifakının zorlamasıyla bütün Orta Doğu, bir üçüncü dünya savaşına doğru sürüklenmektedir. Bütün plan ve programlar açığa çıktığı için, Konstantinopolis merkezli Yeni Bizans imparatorluğu ile Kudüs merkezli Büyük İsrail devleti normal koşullarda kurulamayacaktır. Bu nedenle, Arap baharı bütün bölgeye yayılmak istenmekte ve Irak savaşı sonrasında tüm bölge devletleri parçalanarak, oluşturulacak küçük eyaletler üzerinden bu emperyal projeler devreye sokulmağa çalışılmaktadır. Kudüs eski İsrail devletinin, Konstantinopolis ise eski Bizans devletinin başkentleridir. Yeniden merkezi coğrafyada bu projeler devreye sokulurken Kudüs ve Konstantinopolis’in merkez yapılmak istenmesi emperyalizm ve Siyonizm açısından doğaldır. Ne var ki, bin yıllık bir süre bu coğrafyayı yöneten Türk hegemonyası açısından kabul edilebilecek bir durum değildir.

Avrasya bölgesinde Osmanlı sonrasında büyük bir Turan İmparatorluğuna yönelen, Enver Paşa’nın hayalleri Sovyetler Birliğine bağlı kızıl ordu birlikleri tarafından Tacikistan’da çöle gömülünce, Anadolu Türkleri başlarının çaresine bakmışlar ve ilan ettikleri Misakı Milli sınırları içerisinde bir ulusal kurtuluş savaşı vererek, Ön Asya’da imparatorluk sonrasında bir orta boy devlet oluşturabilmişlerdir. Ankara, Asya minör denilen küçük Asya üzerinde kurulmuş olan Türk devletinin başkenti olarak Ön Asya Türklüğünün imparatorluk sonrası dönemdeki merkezidir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti ayakta kaldığı sürece hiçbir güç, devletin merkezini İstanbul’a taşıyamaz. Eğer küresel sermaye ya da Fener patrikhanesinin Vatikan destekli oyunları devam ederse, Türk ulusu bu gibi numaralara cumhuriyetin kuruluş yıllarında olduğu gibi önümüzdeki dönemde de karşı çıkarak, ikinci bir kurtuluş savaşı ile her türlü işbirlikçi, mandacı ve bölücü oyunlara alternatif bir yapılanmayı komşuları ile bir araya gelerek acilen oluşturacaktır. Osmanlı hinterlandına dönük emperyal oyunlar da İstanbul ya da Kudüs’ün bölge merkezi olarak öne çıkarılmasına, Türkiye, Azerbaycan, İran, Irak, ve Suriye gibi eski Selçuklu imparatorluğunun parçası olan komşularıyla bir araya gelerek Bakü’nün bölge merkezi olması için çaba sarf etmek zorundadır. İstanbul’un her geçen gün Türklükten ve Türkiye’den hızla koparak uzaklaşması, Batı destekli Kürdistan oluşturulması sürecinde bu kentin dünyanın en büyük Kürt kenti ilan edilmesi, küresel sermaye şirketleri ile beraber önemli sayıda yabancının İstanbul’a gelerek yerleşmesi, Türkiye’de zenginliği elinde tutan gayrimüslimlerin gene bu kentte toplanmaları, Türkiye Cumhuriyeti için ciddi bir dağılma ve çöküş tehditleri oluşturma noktasına gelmiştir. Küresel sermaye ve gayrimüslimler bir Türk ve İslam ülkesi olan Türkiye Cumhuriyetini, İstanbul üzerinden geliştirdikleri Yeni Bizans yapılanmasıyla ortadan kaldırmağa yöneldiklerinde, Büyük İsrail peşinde koşan Siyonist lobiler tarafından Türkiye’yi tasfiye edecek bu planda gene Kudüs’ü öne geçirmek üzere desteklendiğinde Türk ulusu ve Türk dünyası böylesine bir girişime kesinlikle izin vermeyecektir. Bunu iyi bilen emperyalistler ve Siyonistler bölgeyi savaşa sürükleyerek planlarını gerçekleştirmek istemektedirler.

Bugünün koşullarında hem Atatürk’ün Anadoluculuğuna, hem de Enver Paşanın Avrasyacılığına aynı derecede Türkiye Cumhuriyetinin ihtiyacı bulunmaktadır. Anadolu yarımadasındaki Türk devleti, ancak Ankara’nın başkent olarak ayakta kalmasıyla varlığını koruyabilir ve geleceğe dönük yaşamını sürdürebilir. Ne var ki, Ön Asya Türk devletinin çok büyük emperyal ve Siyonist saldırılar karşısında kalması nedeniyle Türk dünyası ile yakınlaşarak yeni bir dayanışma düzenine yönelmesi bugünün koşullarında zorunluluk göstermektedir. Ön Asya Türklüğünün küçük Asya denilen Anadolu üzerindeki varlığını sürdürebilmesi için Orta Asya Türklüğü ile yakınlaşmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Bu aşamada Hazar bölgesinin merkezi konumundaki bir Türk kenti olarak Bakü’nün bölgesel merkez olarak ilan edilmesinde Türklük ve Türkler açısından büyük yarar vardır. Bakü tam anlamıyla bir Türk kenti olarak doğu ve batı Türklüğü arasında köprü olacak ve bugünün iki büyük Orta Doğu devleti olarak İran ve Türkiye Bakü’de bir araya gelerek buluşacaklardır. Bakü Türk dünyasına yaptığı köprülük görevini aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti ve İran gibi iki büyük devletin buluşması için de yapacaktır. Nüfusunun yarısından fazlası Türk asıllı olan İran devleti de, Türk dünyasının bir parçası olarak böylesine büyük bir birliktelik içinde yer alacak ve böylece tarihsel bir gerçeklik olan İran ve Turan buluşması Bakü merkezli olarak sağlanabilecektir. Bakü, İran ile Türkiye arasında yer alan Azerbaycan devletinin başkenti olarak Ankara ve Tahran arasında köprü olacak ve İran ile Türkiye’nin Bakü’de buluştuğu aşamada, Bakü Avrasya’nın merkezi ilan edilerek, Yahudilerin Kudüs’ü ile Hıristiyanların Konstantinopolis’ine karşı Türk ve Müslüman ağırlıklı bir Avrasya oluşumunun sembolü olarak öne çıkacaktır.

Batı emperyalizmi İstanbul üzerinden Avrasya hegemonyasına yönelirken, İsrail Irak sonrasında bir İran savaşı ile Siyonizm’i merkezi coğrafyaya dayatırken, Türkiye ile İran’ı kendi projeleri doğrultusunda savaştırmağa çalışmaktadırlar. Bölgenin iki büyük devletinin savaştırılması oyununa İran ve Türkiye gibi büyük devletler hiçbir zaman gelmeyecektir. İran ile Türkiye’nin karşı karşıya getirildiği üçüncü dünya savaşı sürecinde Türkiye ve İran’ın Bakü’de bir araya gelerek buluşmaları ve bölge devletlerini yanlarına alarak, emperyal ve Siyonist güçlere karşı bölgesel bir işbirliğinin ve güvenlik örgütünün temelini atmaları, bölge ve dünya barışı açısından acilen zorunluluk haline gelmiştir. O zaman Türkiye ve İran işbirliği ile başlatılacak bölgesel işbirliği ve güvenlik paktının merkezi olarak Bakü kenti seçilmeli, yeni bir Bakü kurultayı toplanarak bölgesel güvenlik ve işbirliği düzeninin temelleri atılmalıdır. Bölge ülkelerinin büyük çoğunluğunun Müslüman olması ve Türk asıllı toplulukların bölgede nüfus çoğunluğunu ellerinde tutmaları nedeniyle, Bakü bölgesel işbirliğinin hem de Türk dünyasının merkezi olarak öne çıkmalıdır. Ankara ve Tahran böylesine bir işbirliğini Bakü’de gerçekleştirirlerse, o zaman merkezi coğrafyanın iki ortağı olarak birbirleri için de güvenlik ve işbirliği yaratacaklardır. Ankara ve Tahran Bakü’de buluşursa; İstanbul ve Kudüs’ün öne geçmek için geliştirdiği savaş senaryoları da kendiliğinden son bulacaktır. O zaman bölge ve dünya barışı için, ne İstanbul, ne Kudüs, Yaşasın Bakü.

Kaynak: http://www.kemalistyaklasim.info

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ