AZERBAYCAN DİVAN EDEBİYATI

AZERBAYCAN DİVAN EDEBİYATI

Türk edebiyatlarının zengin bir kolunu oluşturan Azerbaycan Edebiyatı, genel Türk edebi özelliklerinin yanı sıra kendine özgü hususiyetler kazanmış, bütün Doğu edebiyatlarını etkileyen sanatçılar yetiştirmiş, çok eski bir tarihe sahip bir edebiyat olarak karşımıza çıkmaktadır. Bölgedeki coğrafî-stratejik konumu ve doğal zenginlikleri itibarıyla çeşitli savaşlara meydan olan, zaman zaman el değiştiren ve farklı kültürlerin bir araya geldiği bir ülke olan Azerbaycan coğrafyasında Türk boylarının milattan önceki tarihlerde yaşadığı bilinmektedir. Subar/Suvar, Hun (Eftalit), İskit, Hazar vd. Türk boylarının çok eski tarihlerde buraya gelerek buradaki politik yapıyı etkiledikleri, bir kısmının ise yerleştiği, tarihi kaynaklarda yer almaktadır. XI. yy. sonlarında Selçuklu akınlarının Azerbaycan’da çok kısa bir sürede başarı kazanmasını etkileyen en önemli faktörlerden biri de burada bulunan Türk unsuru olmuştur. Böylece bu bölgenin Türkleşme süreci tamamlanmıştır.

Milattan sonra Azerbaycan’da Zerdüştîlik (3.-4. yy Sasaniler Devleti), Gök tanrı inancı (6.-7. yy. Hazar Devleti), Hıristiyanlık (4. yy. Albanya) gibi çeşitli dinler var olmuş, VII. yy.’da Arap Hilafet ordularının bu bölgeye girmesiyle de İslam dinî yayılmaya başlamış ve bu süreç XI. yy.’da bitmiştir.

Müslümanlığın kabulüyle Azerbaycan’da Arapça bir bilim ve edebiyat dili olarak kullanılmaya başlamış, El-Azerbaycanî mahlaslı birçok şair ve bilim adamı kendi eserlerini bu dilde yazmıştır. XI. yy.’da Azerbaycan’ın Selçuklu Devleti’ne dahil edilmesiyle Arapça, giderek Farsça tarafından sıkıştırılmış ve edebiyat eserleri artık bu dilde yazılmaya başlamıştır. Yani Azerbaycan coğrafyasında ilk Türkçe eserin ortaya çıktığı tarih olarak bilinen XIV. yy.’a kadar burada Arapça ve Farsça yazılmış bir edebiyat geleneğinin oluştuğu görülmektedir. Bu edebiyat, dil açısından her ne kadar Türk edebiyatının bir parçası sayılmasa da, sanatçıların Türk olması, eserlerde Türk gelenek, görenek, tarih ve kültürünün yansıtılması, özellikle de daha sonraki dönemlerde Türk edebiyatlarını konu, tür ve şiir tekniği açısından etkilemesi yönüyle büyük önem taşımaktadır.

XII. ve XVII. yy.’da Azerbaycan’da üç kültür merkezi edebiyat ve sanatın gelişmesine yön vermektedir ve şairlerin de büyük kısmı bu merkezlerde bulunmaktalar. Şemaha (Şirvan) edebî mektebinin temsilcileri, Ebül-Üla Gencevî, Feleki Şirvanî, İzeddin Şirvanî, Zülfikar Şirvanî ve Hakanî Şirvanî; Genceyi temsil edenler Nizamî Gencevî, Givami Müterrizi Gencevî, Mehseti Gencevî, Mücireddin Beyleganî; Tebriz ekolünün temsilcileri, Katran Tebrizî, Hatib Tebrizî ve diğerleridir. Bunların zaman zaman yer değiştirdikleri de görülmektedir. Hakanî Tebriz’e, Katran Tebrizî Gence’ye, Beyleganî Tebrize, Hatib Tebrizî Bağdat’a vs. göç etmişler.

Hindistan’dan Anadolu’ya kadar Türk, Fars, Arap vd. halkların edebiyatlarını büyük ölçüde etkilemiş, Hakanî Şirvanî ve Nizamî Gencevî’nin üzerinde özellikle durmak gerekmektedir.

Efzeleddin Hakanî Şirvanî (1120-1199), Azerbaycan Divan Edebiyatı’nda birçok ilklere imza atmış bir şair olarak karşımıza çıkar. Şairin 17 bin beyitlik divanının büyük kısmını kasideler oluşturmaktadır. Fahriyye, medhiyye vd. türden eserlerini klasik kaside şeklinde yazan Hakanî, kasideyi dil-üslup, vezin, kafiye ve özellikle Felsefî içerik açısından ulaşılmaz doruklara çıkarmıştır. Onun “Mantık’t-Tayr”, “Medain Harabeleri”, “Kasideyi Şiniyye” eserlerine birçok şair nazire yazmıştır. Örneğin, 110 beyitlik “Kasideyi Şiniyye”ye Emir Hüsrev Dehlevî (Miratü’s-Sefa), Abdurrahman Camî (Cila’ir-Ruh), Ebülkasım Emri Şirazî (Envarü’l-Üyün), Fuzulî (Enisü’l-Kalb) gibi 38 şair nazire yazmış, Hakanî’yi kendi üstatları olarak göstermişler. Azerbaycan Edebiyatı’nda ilk mesnevi olarak bilinen “Tuhfetü’l-Irakeyn” adlı eseri, hem de ilk manzum seyahatname sayılmaktadır. Bu eser de klasik seyahatname türüne getirdiği yenilikler açısından dikkat çekmiş, kendinden çok sonra bile Yusuf Nabî (XVIII. yy., Tuhfetü’l-Harameyn), Bahar Şirvanî (XIX. yy. Tuhfetü’l-Irakeyn) gibi şairler bu esere nazireler yazmışlar.[1]

Doğu edebiyatlarını en çok etkileyen diğer şair ise Nizamî Gencevî’dir (1141-1209). Her ne kadar Avrupa ve özellikle İranlı araştırmacılar, İlyas Yusifoğlu Nizamî’nin Türklüğünü şüphe altına almaya çabalasalar da, gerek şairin kendi eserleri gerekse yapılan araştırmalar, onun bir Türk olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuştur.[2]

Devletşah Semerkandî, “Tezkiretü’ş-Şuara” adlı eserinde Nizamî’nin 20 bin beyitlik bir divanından bahsetse de, bugün elimizde sadece 120 gazel, altı kaside ve otuz rubai bulunmaktadır. Muhtemelen şairin diğer şiirleri Türkçe olduğundan saraylara yol bulamadığı için kopyalanmamış ve günümüze kadar ulaşmamıştır. Çünkü o dönemde eserlerin kopyalanarak kitap haline getirilmesi çok büyük masraflar gerektiriyordu ve bunu da ancak hükümdarlar ve zengin kişiler karşılayabilirdi. Hükümdarlar ve aristokrasi ise, Türkçeyi kendilerine yakıştırmıyor, Farsça eserler sipariş ediyorlardı. Örneğin, Leylâ ile Mecnun konusunda bir eser yazmasını isteyen Şirvanşah Aksitan, Nizamî’ye:

Bu taze geline çekende zahmet,
Fars, Arap diliyle vur ona ziynet…
Türk dili yaramaz şah neslimize,
Eksiklik getirir Türk dili bize.

diye bir mektup yazar.[3] Bu mektup, bir taraftan Nizamî’nin Türkçe eserler yazdığını kanıtlaması, diğer taraftan ise, o dönemde hükümdarların Türkçeye karşı tavrını ortaya koyması açısından ilginçtir. Nizamî’nin sadece Türk ve Doğu edebiyatlarına değil, dünya edebiyatına girmesini sağlayan en büyük eseri “Hamse” (Penç Genc, Beş hazine) adı altında bilinen beş mesnevisidir. Doğu edebiyatlarında bir yenilik olan bu eserleri, şairin kendisi “destan” olarak adlandırsa da, bunlardan bazıları (Hüsrev ve Şirin, İskendername), ilk “manzum roman” olarak nitelendirilmektedir.

Nizamî,“Mahzenü’l-Esrar” (Sırlar Hazinesi, 1170) adlı eserini Selçuklu hükümdarı Behram Şah’a, “Hüsrev ü Şirin” (1180) adlı eserini Azerbaycan Atabeylerinden Cihan Pehlivan’a, “Leylâ vü Mecnun” (1188) adlı eserini Şirvanşah Aksitan’a, “Heft Peyker” (Yedi güzel, 1197) adlı eserini ise Marağa Hükümdarı Aksungur Alaeddin Körpe Arslan’a sunmuştur. Hayatının sonlarına doğru ve büyük ihtimalle hiçbir sipariş almadan yazdığı “İskendername” (1203-1209) eserini hangi hükümdara sunduğu hakkında ise hiçbir bilgi bulunmamaktadır.

Eserlerinin kapsadığı geniş coğrafya (Avrupa, Asya, Afrika), burada yaşayan farklı milletler (Türk, Fars, Arap, Hintli, Çinli, Yunanlı, Afrikalı, Rus vs), genellikle insanlığı ilgilendiren konular (hayat, ölüm, aşk, kader, dünya, tanrı vd), bu konularda şairin Felsefî-ütopik görüşleri “Hamse”yi oluşturan eserlere emsalsiz bir değer katmaktadır.

Orta Çağ hümanizminin zirvesi sayılacak bu eserlerde, şah, çoban, hizmetçi, bilgin, asker, şair, bahçıvan, filozof, komutan, mimar, çiftçi ve diğer insanlar arasında ırkî, dinî, kavmî, sosyal ayırım yapılmaksızın, onlara topluma yararlılık derecesine göre değer verilmektedir.

Özellikle hayatının son döneminde yazdığı “İskendername” adlı eserinde Nizamî, tüm bilgi birikimini ve tecrübesini kullanarak sosyal adalet, ideal hükümdar, ideal toplum, ebedî hayat, bilim, sanat, din, ahlak vb. konulardaki fikirlerini ortaya koymaktadır.

Farsça yazma geleneği XIX. yy.’a kadar devam etse de, Fars dilli edebiyatın en büyük dehası Nizamî’nin eserleri, konusu ve içerdiği fikirler açısından yüzyıllar boyunca Azerbaycan ve Türk edebiyatlarını etkilemiş, eserlerine çok sayıda nazireler yazılmıştır.

XIII. yy.’ın 30’lu yıllarından başlayarak Cengiz Han’ın oğullarının Azerbaycan ve komşu ülkeleri işgal ederek önce Altın Ordu, sonra ise İlhanlılar Devleti’nin terkibine katması; XIV. yy.’ın sonlarında ise Timur ordularının buraları işgali, ekonomik ve politik hayatı olumsuz etkilese de kültürel gelişimi engelleyememiştir.

Bu dönemin en büyük önemi, saray edebiyatı geleneğini belli ölçüde zayıflatarak Türkçe eserlerin ortaya çıkmasına imkan sağlamasıdır. Hatta Farsça yazan şairler bile farklı konulara başvurmaktalar. Marağalı Evhedî (1274-1338) “Cam-i Cem”, Mahmud Şebüsterî (1287-1320) ise “Gülşen-i Raz” eserinde tasavvuf konularını ele almış; Fazlullah Naimî (1339-1396) “Cavidanname”de Hurufiliğin temelini oluşturmuş; Arif Erdebilî (XIV. yy.) Nizamî geleneklerini sürdürerek “Ferhadname” mesnevisini yazmış; Assar Tebrizî (?-1390) “sosyal astronomi” diye niteleyebileceğimiz “Mehr ve Müşteri” adlı mesnevisinde Kopernikus’tan önce Güneş Merkezli Gezegenler sisteminin teorisini vermiştir.

XIV. yy.’a kadar Azerbaycan coğrafyasında Türkçe eserlerin yazıldığını bilmemize rağmen, elimize ulaşan en erken belge, İzzeddin Hasanoğlu’nun (?-1360) XIII. yy. sonu XIV. yy. başlarında yazıldığı tahmin edilen iki gazelidir. Türkçe şiirlerinde ‘Hasanoğlu’, Farsça şiirlerinde ‘Pur-i Hasan’ mahlasını kullanan bu şair hakkında Devletşah Semerkandî’nin verdiği çok kısa bilgi dışında hiçbir şey bilinmemektedir. Ama elimizdeki gazellerin dili, artık bu dönemde Azerbaycan Türkçesinin bir edebiyat, şiir dili olma açısından büyük yol katettiğini, bir geleneğin oluştuğunu göstermektedir. Hasanoğlu’nun ilk şiirinde Farsça şiir geleneğinin hâlâ etkili olduğu görülmektedir.

Apardı könlümi bir hoş gemer yüz canfeza dilber.
Ne dilber? Dilber-i şahid. Ne şahid? Şahid-i server.
Men ölsem sen büt-i şengül sürahi eyleme gül gül.
Ne gül gül? Gülgül-i bade. Ne bade? Bade-yi ehmer.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ