AYNI TARİHİ YANLIŞLIĞA DÜŞÜYOR MUYUZ?

AYNI TARİHİ YANLIŞLIĞA DÜŞÜYOR MUYUZ?

En eski zamanlarda Türkler (yani Türkler’in ataları olan boylar, eller) Türkistan’ın garbi kısımlarında oturuyorlardı. Onları daha şarka, Moğolistan’a kadar atan sebep Aryanî kavimlerin sel hâlindeki muhaceret ve istilâları oldu. Bilhassa milâttan önceki 6-4’üncü asırlarda İranlılar’ın ve bundan biraz sonra İskender kumandasındaki Yunanlılar’ın cenubî Türkistan’a taarruzları, sayıca tarihin her devresinde azlık olan Türkler’in şarka doğru atılmalarım mucip oldu. Türkler bu istilâlara karşı uzun müddet kahramanca harp etmelerine rağmen kendilerinden daha medenî ve daha kalabalık olan kavimler karşısında esareti kabul etmek istemeyerek şarka çekildiler. En eski Türk destanlarında bu muhaceretin izleri kalmıştır.

Şarka çekilip de orada “Kun” (“Hiyong-Nu”, “Hün”) adı altında milâttan önceki üçüncü asırda devlet kuran Türkler Çinlilerle sıkı temasa geçtiler. Bazen sulh, çok defa harple geçen bu münasebetler Türkleri büyük bir tehlike karşısında bulunduruyordu: Şimdiki gibi o zaman da çok kalabalık ve medenî olan Çinlilerin esaretine düşmek Türk ırkını yeryüzünden kaldırabilirdi. O zamanki Çin tarihlerinin Türk-Çin münasebetine dair verdiği malûmat arasında bütün Türklerin, bir Çin vilâyeti ahalisi kadar bile olmadığı birkaç defa zikrolunmuştur. Türk reislerinin bütün gayret ve siyaseti bu tehlikeye düşmemek gayesine müteveccih bulunuyordu. Bununla beraber Türk memleketine gelen Çin elçileri ve Türk sarayına sokulan Çin prensesleri ile beraber Çin medeniyeti de Türkler arasına giriyordu. Milâttan önceki ikinci asırda Çin sefahati, Çin ahlâksızlığı, Çin elbiseleri, kumaşları Türkler arasında yayılmağa başlamıştı. Bu böyle giderse Türkler’in askerî kabiliyetinin mahvolacağı, bunun da esaretle biteceği muhakkaktı. O zaman Türkler arasından bir vezir çıktı. Çin medeniyeti ile mücadele etti. O ince, zarif elbiselerin ancak Çin’de giyilebileceğini, bozkır ırkının sert asker olarak yaşamak mecburiyetinde olduğunu anlattı. Çin elçileriyle münakaşa ederek onlara karşı Türklüğü müdafaa etti. Çinliler’in çirkin ve gayrı insanî buldukları Türk âdetlerini doğru ve haklı göstermeye çalıştı. Çin medeniyetinin ahlâksızlığı da beraber getirdiğini, saf insanları bozduğunu, Türkler’in azlık olmalarına rağmen Çin’i titretmelerinin ancak ahlâkları ve askerlikleri sayesinde olduğunu, bu sayede Çin’in yetiştirdiği mahsulâtı da istedikleri zaman zaptedebileceklerini anlattı. Bu suretle Çin tehlikesi epeyce uzun bir zaman için atlatıldı. Fakat o vezir öldükten ve eskisi kadar muktedir hükümdarlar gelmemeğe başladıktan sonra Çin nüfuzu yine tesirini göstermeğe başladı. Hele bazı hükümdarlar bir Çin prensesi için millî varlığı unutacak kadar küçüklük gösterdikten sonra millî saflık bozuldu.

Bunun neticesi olarak milâttan sonraki üçüncü asırda devlet yıkıldı. Bereket versin ki onların yerine Türk devletini yeniden kuracak, bozulmamış Türk kabileleri vardı. Ve Siyenpi (Topa)ler derhal Türk hegemonyasını ele alarak eskisi kadar azametli olmamakla beraber devleti yaşatabildiler.

Bu, yabancı medeniyet yüzünden Türk tarihinde olmuş birinci inhidamdı.

Üçüncü asırdan yedinci asra kadar geçen Türk tarihi hep aynı levhayı gösterir: İçerde kabile mücadeleleri, dışarıda Çin, İran ve Bizans’la harp ve bazen sulh. Bizans uzaktı. Türkler’e bir şey yapamazdı. Fakat İran ve Çin gibi kalabalık ve medenî milletlere mukavemet yalnız Türkler’in askerî seciyeleri sayesinde mümkün oluyordu. İran’ın ve bilhassa Çinin birkaç kere Türklüğü ortadan kaldırmak için büyük ordular gönderdiğini biliyoruz. Bu ordular gerek Türk arazisinin kendileri için sarp olmasından, gerekse Türkler’in birinci sınıf asker olmalarından dolayı işlerini başaramadılar.

Fakat Çin siyaseti memleketin içine tefrika sokmak ve prensesler vasıtası ile hükümdarları elde etmek gayesinde devam ediyordu. Bu suretle Türk memleketinin büyük bir kısmı Çinliler’in eline geçti. Bu sırada Türk münevverlerinin nasıl hatırladığı Orhon abidelerinde bize çok beliğ bir surette anlatılıyor.

Yedinci asrın sonunda yanında ancak 17 kişi olduğu hâlde dağa çıkan Kutluk Han bir istiklâl harbi açtı. İşiten Türkler yanına koştular. Birkaç yılda Türk devleti yeniden kuruldu. Yine Çin’e baş eğdirdi. Dünyada ne kadar Türk varsa yine aynı bayrak altına girdi. Fakat bu büyüklük Türkler’in başını döndürdü. Son devrin en muktedir kağanlarından olan Bilge Kağan (716-734) Türkleri Buda dinine sokmak ve şehir hayatına alıştırmak istedi. Fakat o zaman da bir Türk veziri, Bilge Tonyukuk, çıkarak bu teşebbüse mâni oldu. Çinliler’e göre azlık olan Türkler’in büyük Çin ordularına karşı durabilmelerinin ve hatta Çin’i korkutmalarının sebeplerini kağana anlatarak bunun göçebelikten ve askerî hayattan ileri geldiğini söyledi. Tonyukuk diyordu ki: “Türkler kendilerini kuvvetli görünce Çin’e taarruz ederler. Zayıf oldukları zaman bozkırlara çekilebilirler. Şehirlere alışık olan Çin orduları ne kadar kuvvetli olursa olsun bozkırların içine girip Türkler’i yok edemez. Halbuki Türkler şehir hayatına alışacak olurlarsa ilk yenilişten sonra mahvolacaklardır. Çünkü artık bozkırlarda yaşayamayacakları için Çin kalabalığı karşısında kökleri kuruyacaktır. Buda dini ise insanlara merhamet ve tevazu telkin ettiğinden insanları miskinleştirir. Türkler bu dini kabul ederlerse tedricen cesaretlerini kaybederek kudretsiz kalacaklardır. Buda dini Türkler gibi çok harp etmeye mecbur bir millete telkin olunacak şey değildir.

Bilge Tonyukuk, bu büyük Türk siyasisi (Almanların tabirince Türk Bismark’ı), bu ilk Türk müverrihi bu suretle yabancı bir medeniyete girmenin Türkleri mahvedeceğini anlayarak bunun önüne geçmişti. Eğer Buda dini ve Çin medeniyeti Türkler arasında tamamen yayılmış olsaydı, 740-745 arasındaki büyük dahilî ve haricî kargaşalıklar arasında Gök Türk sülâlesi ortadan kalkarken onların yerine yeni bir kabile, Dokuz Oğuzlar (Uygurlar), çıkarak devleti derhal yeniden kuramazlardı.

Fakat müthiş bir askerî kuvvet olan Dokuz Oğuzlar (Uygurlar) yabancı medeniyetin tesirine pek çabuk kapıldılar. Sekizinci asrın sonunda Çin payitahtını zaptettikleri esnada Mani dininin mabetlerini gördüler. Hükümdar bu dini millete kabul ettirmek istedi. Beyler milletin askerî efkârını, esrar diye mâni olmak istedilerse de muvaffak olamadılar. Manihaizm parlak merasimle, kağanın bir nutku ile kabul edildi. Devir eski zamanlara nispetle çok değişmiş olduğu için yabancı medeniyetlerin tesiri daha büyük oluyordu. Bu suretle Manihaizm’i kabul ettikten sonra Türk diline birçok ecnebi kelimeler girmeye başladı. Bugün elimizdeki birçok Uygur eserlerinde yabancı dillerin kuvvetli tesiri göze çarpar. Orhon ve ilk Uygur abidelerinin o temiz ve saf Türkçesine karşılık, bu sonraki Uygur eserleri ne kadar karışık ve ne kadar bozuktur. Artık o sıralarda Bilge Tonyukuk gibi büyük bir vezir de çıkmadığı için yabancı harslar Türk ruhunu tazyike başlamıştı. Fakat bu Manihaizm’in tesiri bütün Türk âlemine yayılamadı. Binaenaleyh Türk millî ruhu bundan büyük bir şey kaybetmedi. Fakat bu sefer garptan gelen yeni bir medeniyet, yani İslâmiyet Türkistan’a girmişti. Onuncu Asır başlarında Türk Eli’nin garp ucundaki Türkler (Bulgar Türkleri), aynı asrın ortasında da Orta Türkistan Türkleri kumanda ile din değiştirerek İslâm olunca Türkler yeni bir medeniyet sahasına girdiler.

Kendi millî dinlerini kılıç korkusuyla değiştiren acemler bu yeni kisve altında eski din ve ruhlarını saklarken, İslâmiyet’i büsbütün başka sebeplerle (ekseriya iktisadî) kabul eden Türkler millî benliklerini kaybetmek derecesine geldiler. Hiç şüphesiz bu ifratta en büyük kabahat halk kütlesinin değil, münevver sınıfındı. İslâmiyet’in tesiri şimdiye kadar olan tesirlerin hepsinden kuvvetli oldu. Hatta o kadar ki Çin medeniyetinin ve Manihaizm’in en kuvvetlendiği zamanlarda bile Türkçe isim taşıyan Türkler İslâmiyet’e girdikten bir iki asır sonra isimlerini bile Arap-Acemleştirdiler.

Bu suretle aşağı yukarı bin yıl İslâm medeniyeti çerçevesinde kalan Türkler’in millî harslarını ihmal etmeleri yüzünden ne kadar belâlara uğradığını hepimiz biliyoruz. Son yüz elli yıldan beri de yeni bir medeniyete, garp medeniyetine girmek tecrübelerini yapıyoruz. Geçen on yıldan beri artık bu tecrübeyi geçmiş tahakkuk yoluna girmiştir. Acaba bugün de yeni bir medeniyete girerken aynı tarihî yanlışlığa düşüyor muyuz? Bugün de Türk millî ruhu tehlikede midir? Buna da ilerde cevap vermeğe çalışacağız.

Atsız Mecmua, 1932, Sayı: 11

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ