AVRUPA HUNLARI VE HIRİSTİYANLIK

AVRUPA HUNLARI VE HIRİSTİYANLIK

Milattan sonra dördüncü yüzyılın son çeyreğine doğru, güneydoğu Avrupa coğrafyasında ortaya çıkan ve ertesi yüzyılın ortalarına kadar bölge politikalarında birinci faktör olan Hunlar ile, bu coğrafyanın dini kültüründe önemli bir renk olan Hıristiyanlık nasıl bir ilişki kurmuştu? Zira, daha Hunlar bölgeye gelmeden çok önceleri Hıristiyanlık, misyonerlik faaliyetleri veya askeri ilişkiler neticesinde buralara gelmişti. Dolayısıyla Hunlar bu coğrafyaya geldikleri zaman dini kültürün ciddi bir parçası olarak Hıristiyanlıkla da karşılaştılar. Süvarigöçebe ve yerleşik yaşam biçimine sahip bu iki farklı kültürün biri diğerini nasıl gördüğü izlenmesi gereken önemli bir soru olarak durmaktadır.[1] Bu kısa yazının temel amacı, Attila dönemine kadar Hıristiyanlığın Hunlar arasındaki durumunu ele almaktır.[2] Bunu yaparken, evvela Hunlar öncesi dönemde Hıristiyanlığın güneydoğu Avrupa coğrafyasındaki durumuna işaret edeceğiz. İkinci olarak, Hunların bu bölgeye gelmeye başladığı, dördüncü yüzyılın son çeyreği ve sonrasında Hıristiyanlığın doğrudan veya dolaylı iletişim kanallarını harekete geçirerek Hun siyasi coğrafyasındaki varlığını ele alacağız. Son olarak ise, Hıristiyanlar ve Hunlar arasındaki etkileşimin sonuçlarına değinecek, yani Hıristiyanlaştırma çalışmalarının ne kadar başarılı olduğu sorusunu, çağdaş yazarların dini vizyonları çerçevesinde Hunlara (veya Romalı olmayan unsurlara) yaklaşımlarını tartışacağız.

Hunlar yazılı kültüre sahip olmadıkları için, onlar hakkında bize ulaşan Yunan Roma kaynaklarındaki bilgilerin, düşman kamptan koro halinde çıktığının (Hıristiyan veya pagan fark etmeksizin), farkında olmak zorundayız. Dolayısıyla burada ele alacağımız konunun, Hunlar tarafından nasıl göründüğü sorusuna cevap verecek durumda değiliz. Eskiçağ kaynaklarında konumuza ilişkin bilgiler hem fazla detaylı değil hem de çok dağınık, ancak bu dağınıklık yine de, Hıristiyanlık ve Hunlar arasında nasıl bir ilişki olduğu (veya kurulduğu) sorusunu kısmen cevaplayabilecek niteliktedir.

Avrupa Hunları hakkında çok karikatürize bir bölüm yazan, geç antikçağın son büyük Roma tarihçisi Antakyalı Ammianus Marcellinus (Yunan asıllı ama Latince yazıyor), onların ‘hiç bir dini inanışa sahip olmadığını’, dahası ‘doğruyu ve yanlışı ayırt edemeyecek canavarlar’ olduğunu kaydediyor.[3] Kuşkusuz Romalı tarihçi, Romalı olmayanların (yani barbarların), Romalıların erdemlerine sahip olamayacağı felsefesinden hareketle böylesine bir görüşe varmış olmalıdır, çünkü Ammianus Marcellinus Tarihini tamamladığı IV. yüzyılın son on yılında[4] (390 lar) Hunlar daha yeni yeni Roma coğrafyasında görünüyorlardı, dolayısıyla Hunlar hakkında detaylı bir etnografik bilgiye sahip olması olası görünmemektedir.[5]

Bunun yanısıra, beşinci yüzyılın ilk çeyreğinin ortalarında Hun karargahına, İstanbul sarayının elçisi olarak giden Mısır’lı Olympiodorus’un eserinin büyük bir bölümünün kaybolması, sadece dönemin siyasal ilişkileri açısından değil ama Hun kültür, dini ve yaşam biçimi açısından da çok önemli bir kayıptır ki, bu Hun tarihi açısından büyük bir felaket olarak nitelenmektedir.[6]

vı. yüzyılda Hunlar hakkında Priscus’dan naklenbize bilgi veren Jordanes (VI. yüzyıl), Attila’nın ölümü esnasında Hun toplumunun dini rimellerinden bahsetmektedir.[7] Ayrıca modern İngilizce literatürde Hun tarihi çalışmaları üzerine önemli bir katkı olan Otto J. MaenchenHelfen’in, The World of The Huns, Studies in Their History and Culture, başlıklı eseri, Hunların dini hayatına ilişkin oldukça derli toplu ikinci el bilgiler içermektedir.[8]

Modern Türkçe literatürdeki telif veya çeviri Avrupa Hunlarına ilişkin çalışmalarda, Hıristiyanlığın durumu bir yana, özel olarak bu toplumun dini hayatı üzerine bile derli toplu herhangi bir şey görünmüyor.[9] Dolayısıyla bu çalışmanın hareket noktası, Hun toplumu arasında Hıristiyanlığın durumuna ilişkin daha önceleri yapılmış olan çalışmaların hem Türkçe olmaması ve hem de bunlara çok kolay erişilememesidir.

I. Hunlardan Önce Güneydoğu Avrupa’da Hıristiyanlık

Hıristiyanlığın, Roma imparatorluğunun Tuna civarındaki Moezya, Panonya, Noricum, ve Dalmaçya eyaletlerine dördüncü yüzyıl öncesinde ne zaman ulaştığı kesin olarak bilinmemekle beraber, bölge piskoposları, Hıristiyanlığın ilk evrensel konsüli olan İznik (325) ve sonrasındaki önemli kilise toplantılarında hazırdılar. İznik kararlarını imzalayanlar arasında piskoposluk bölgesi bilinmeyen bir Pannonia’lı piskopos vardı.[10] 335 yılında, imparator Constantinus’un (306337), görevdeki otuzuncu yılı kutlamaları nedeniyle Kudüs’te toplanan kilise meclisi ve akabinde gelen dini festivalde de Moesia’lı ve Pannonia’lı temsilciler (piskopos olmalı) yer alıyordu.[11]

Bu bölge Hıristiyanları, 343’deki Serdika (Sofya) konsülinde de temsil ediliyorlardı, meselâ 408 ortalarında Uldız’ın eline geçen Moesia’daki Castra Martis (Romanya’da yeri bilinmiyor) kenti piskoposu Calvus yukarıda adı geçen Serdica konsülinin üyeleri arasındaydı.[12] Keza Güneydoğu Avrupa coğrafyasının, Sirmium (Yugoslavya Sremska Mitrovica), Cibalae (Hırvatistan Vinkovci), Siscia (Hırvatistan Sisak), Singidunum (Belgrat), Noviodonum (RomanyaIsaccea), ve Scarabantia (Macaristan Sopron), gibi kentlerinde Hıristiyan toplumların varlıklarından haberdarız.[13] IV. yüzyıla ait erken kilise üzerine bildiklerimizden, Mursa (HırvatistanOsijek) ve Singidunum gibi kentlerin, devrin sadece bölgesel değil, global kilise politikalarında da belirleyici rol oynayan çok aktif piskoposlara sahip olduğunu biliyoruz.[14] Hıristiyanlık sadece Panonya, Moezya gibi bölgelerde değil Karadenizin kuzey ve kuzeybatı kıyılarında da yayılmaya başlamıştı. Tomi (bugün RomanyaKöstence veya Constanta) piskoposu Theophilus, İznik konsüline katılanlar arasındaydı.[15]

Bu bölgeye Hıristiyanlık nasıl gelmişti? Hıristiyanlığın Karadenizin kuzeyinde yaşayan kavimlerin arasına ilk gelişi aslında III. yüzyıl ortalarına denk gelir. Bu zamanda, Kapadokya’ya saldıran Got toplumlarının aldığı esirler arasında Hıristiyanlar da vardı. Bu Hıristiyanlar kendi dinleri ve vatanları ile bağlarını koparmadıkları gibi, esir düştükleri efendilerine misyonerlik de yapmışlardı.[16] İskitya Hıristiyanlığı arasında sadece katolikler değil ama aynı zamanda Novatiancılar da vardı ki, kilise tarihçisi Socrates, Novatiancıların İskitler arasındaki bir piskoposundan bahseder.[17] İlk Hıristiyan Roma imparatoru Constantinus’un (306-337), döneminde, orduya alınarak yararlanılmak istenen Got federasyonları arasına Ulfila adlı birinin piskopos olarak kutsanıp gönderdiği de tarihi kayıtlar içerisinde mevcuttur. Ulfila bir Got alfabesi yaparak aynı zamanda İncil’i de Got diline çevirmiştir.[18] Yine İskitya’ya sürgüne gönderilen Arnobius adlı keşişin bu bölgede bir misyonerlik hareketini başlattığı da bilinmektedir.[19] Daha sonraları Avrupa Hunlarının tebası olan Gotlar arasında Hıristiyanlığın yayılışı elbette sorunsuz değildi, çünkü Got liderlerin Hıristiyanlığa karşı bazı kovuşturma harekatına giriştiklerini bilmekteyiz.[20]

Sonuç olarak, Hıristiyanlık dini misyonerlik faaliyetleri neticesinde, Hunların baskısıyla başlamış olduğu kabul edilen ‘Kavimler Göçünün’[21] başlangıcından daha önceleri bir vaka olarak, Hun coğrafyasında ortaya çıkmıştı.

Güneydoğu Avrupa’da Romalı olmayan unsurlar arasında yayılan Hıristiyanlık, devrin katolik Hıristiyanlığı değildi. Hem Ulfila’nın Ariusçu mezhebe mensup piskoposlar tarafından takdis edilmesi hem de Gotların bir kısmının, kendisi de Ariusçu akıma mensup olan Roma imparatoru Valens (364378) tarafından himaye edilmesi, Germen asıllı Gotların büyük ölçüde Ariusçuluğa mensup olmasına yolaçmıştır.[22] Ancak, Hun hakimiyeti altındaki Gotların tamamı Ariusçu değildi, bunlar arasında katolikler olduğu gibi Audian tarikatına mensup olanlar da vardı.[23]

IV. yüzyılın son çeyreğinde Milano piskoposu olan Ambrosius (37497), 380 ve 90’lı yıllarda devlet desteğini de arkasına alarak Tuna boyundaki bölgelerde Katolikliği yerleştirmek için azimle çalıştığı, ve bugün bile coğrafi sınırları tam olarak tespit edilemeyen doğu Alpler’indeki Noricum bölgesinde oldukça başarılı olduğu, Attila devrinde bölgenin tamamen katolikleşmesinden anlaşılmaktadır.[24] Ancak, Hunların bölgeye gelmesinden sonra, Pannonia’nın kuzey batısındaki (Panonya prima) büyük toprak sahipleri kaçtığı için, geride kalan küçük çiftçilerin, Hunlara karşı bir direnişe geçemeyecekleri kesindi.[25] Pek çok yerde Roma devletinin dinikültürel kuvvet noktası olan katolik Hıristiyanlığın Hunlar için tehlike olması böylece çok mümkün görünmüyordu.[26] Kendileri için herhangi bir tehlike arzetmeyen bu küçük çiftçi gruplara da Hunlar hoş görülü davranmış olmalıdır.

Hunların, Ariusçuluk ve katoliklik arasındaki teolojik farklılıklara ne derece aşina olduğunu bilemeyiz, fakat savaş veya politik görüşmelerde karşılaştıkları Romalı ve Bizanslı Hıristiyanlar ile kendi hakimiyetleri altındaki Ariusçu Hıristiyanlar arasında bir takım farklılıklar olduğunu biliyor olmalılar, çünkü Roma ve Bizans tarafından kovuşturulan Ariusçu din adamı grubu, Hunların hakim olduğu coğrafyada inançlarından dolayı kovuşturulmuyor ve daha rahat hareket ediyorlardı.[27]

II. Hunlar ve Hıristiyanlık: Doğrudan İletişim Kanalları

Hunların gelişi, Hıristiyanlığın bölgede yerleşim çabalarını sona erdirmemiştir, bilakis bu dönemde misyonerlik çalışmaları Hunlar arasında da artarak devam etmiştir.[28] Doğrudan misyonerler aracılığıyla veya ticariaskeri ilişkiler neticesinde dolaylı olarak bu bölgeye gelen Hıristiyanlığın, aynı kanallarla Hunlar arasına girmeye çalıştığı kuşkusuzdur.

Düşman tarafından esir alınan kilisenin bazı evlatları, efendilerini İncirin hizmetine döndürdüler ve onlara inancı öğreterek, savasçı efendilerinin efendisi oldular. Yine, Roma ordusunda hizmet eden bazı yabancı putperestler (Germenler ve diğerleri), ülkemizde inancı öğrendiler ve kendi ülkelerinde Hııristiyan dinini yaydılar.[29]

Hıristiyanlığın Germen kavimleri arasında yayılışını açıklayan Aquitaine’li teolog Prosperius’dan (yaklş. 390-463) aktarılan yukarıdaki pasajın, doğrudan veya dolaylı iletişim kanallarına işaret etmesi bakımından Hunlar için de geçerli olduğu kabul edilebilir. Gerçekten, Hunlar ve Romalılar tamamen birbirinden ayrı iki blok olarak şekillenen düşmanlar değillerdi, çünkü, hem Hunların Hıristiyan kölelere sahip olduğunu, hem de Roma dünyasında ortaya çıkışlarının ilk evresinde Hunlar ve Romalılar arasında askeri işbirliğinin varlığını biliyoruz.[30] Beşinci yüzyılın ilk on yılı içerisinde Gotlarla Romalılar arasındaki askeri mücadelelerde, üç yüz civarında Hun, Romalı komutan Olympius’un ordusunda paralı asker olarak hizmet ediyordu.[31] Hatta Aziz Augustinus’un bir mektubunda azimli dindarlığı ile övdüğü ünlü Romalı komutan Flavius Stilicho’nun (ö. 408) korumaları Hunlardan oluşuyordu.[32] Bunların yanısıra, Hun toplumu homojen bir toplum olmayıp, kontrol ettikleri coğrafyanın halklarından oluşuyordu ki, Priscus Attila’nın merkezinde gözlemlediği çokkültürlülüğü, yani Hun dilinin yanısıra, Gotca, Latince ve az da also Yunanca konuşulduğunu not eder.[33] Priscus’un ilginç gözlemlerinden birisi de, Hunların ele geçirdikleri yerlerden esir aldıkları zenginlere iyi davranmalarıdır ki bunlardan bir tanesi Priscus’a, Hunlar arasındaki adaletin Romalılarda olmadığını anlatır.[34] Dolayısıyla esir alınan zengin Hıristiyanların üst düzey Hun savaşçılarıyla diyalog kurabileceklerini hesaba katmalıyız. Bu tür diyaloğun yine, Hunlara tabi olan Hıristiyan Got savaşçıları ile Hunlar arasında da olabileceğini unutmak gerekiyor.

Tuna civarındaki eyaletlerde yaşayan Romalı olmayan unsurlara doğrudan misyonerlik çalışmaları, IV. yüzyıl sonlarında bölgedeki politik istikrarsızlığa rağmen devam etmiştir. Bunun en iyi bilinen örneği İstanbul piskoposu loannes Khrysostomos’un (398404) faaliyetleridir. Kilise tarihçisi Theodoret’in anlattığına göre, Tuna nehri havalisinde kamp kuran bazı ‘göçebelerin’ kurtuluş için susadığını fakat kendilerine ‘dini’ anlatacak kimse bulamadıklarını öğrenen loannes, ‘göçebeler’ arasında misyoner olarak çalışacak gönüllüler araştırır ve bu bölgeye misyoner olarak gönderir. Hatta Theodoret, loannes’in bu amaç için Ankara piskoposu Leontius’a yazdığı mektubu bizzat gördüğünü ve loannes’in, Anakara piskoposuna bölgeye gönderilecek gönüllü bulmasında yardımcı olmasını rica ettiğini yazar.[35] Birincisi, burada bahsi geçen göçebeler Hunlar mı yoksa Gotlar veya diğer Germen asıllı toplumlar mıydı? İkincisi, niçin Ankara piskoposundan yardım isteniyordu? Bu ‘göçebeler’ Gotlar olsaydı, loannes Khrysostomos’un misyoner bulmak için Ankara’ya yazmasına gerek yoktu, çünkü piskoposun döneminde İstanbul’da çok sayıda Got ve Got asıllı keşiş yaşıyordu.[36] Dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus ise, Theoderet’in başka pasajda Hunları kastederek onlardan ‘göçebe İskitler’ diye bahsetmesidir.[37] Gerçi, bütün ‘göçebe İskityalılar’ Hunlar değildi. Fakat loannes niçin özellikle Ankara piskoposu Leontius’a yazmıştı? Şayet, loannes’in aradığı misyonerler Hunlar arasına gönderilecekse, o halde piskopos Galatya bölgesinde (Ankara bu bölgenin merkeziydi), 395’te Hunların Anadolu’yu yağmalamaları sırasında aldıkları esirlerden bir şekilde geri dönenlerin, Hunların diline aşina olacaklarını düşünmüş olmalıdır.[38] Tekrar Theodoret’in notuna dönecek olursak; Hıristiyanlığın evrensilliğini vurgulamak için çoğu zaman İncil’in her tarafa ulaştırıldığını not etmeye dikkat eden kilise tarihçilerinin, bu nedenle yazdıklarının bazılarını kurmaca olarak ele almamız gerekiyor, ancak Theodoret’in özellikle isim zikrederek Ankara piskoposu Leontius’dan bahsetmesi kurmaca olamaz.

Attila öncesinde Hunlar arasında, doğrudan misyonerlikle Hıristiyanlığın yayılma çabalarına ilişkin tabiatı tartışmalı da olsa bir veri mevcuttur. 412 yılında Bizans elçisi olarak Hunlar arasına giden MısırTheb’li Olympiodorus gözlemlerini aktarırken ‘Donatus’ isminden bahsetmektedir. Bu isim, bazı batılı tarihçiler tarafından Kharaton’dan önceki Hun kralı olarak yorumlanmıştır, ancak metinde tam olarak Donatus’un ne Hun kralı olduğu ne de Hun olduğu belirtilmemektedir.[39]

Olympiodorus’a göre bu Donatus Romalılar tarafından öldürülmüş ve Karaton bu duruma çok sinirlenmiştir.[40] Şayet bu Donatus adı, (Onegesius, Hunigasius örneğinde olduğu gibi[41]) bir Hun adının yanlış bir şekilde Yunancalaştırılmış şekli değilse, bu ismin çağrıştırdığı bir başka noktaya dikkat çekmek durumundayız. Her şeyden önce Donatus yaygın bir Hıristiyan adıdır, ve aynı zamanda batı Hıristiyanlığı içerisinde, IV. yüzyılın başında Kuzey Afrika, Kartaca’da ortaya çıkan en ciddi ayrılıkçı hareket olan Donatusçuluk ismini, Casae Nigrae (Numidia’da Sahra çölü kenarında bir yerleşim) piskoposu Donatus’tan almıştır. Ayrılıkçı Donatusçuların 411’de toplanan Kartaca konferansında Roma devletinin silahlı kuvvetleri tarafından sert bir şekilde kovuşturulması kararı alınmış,[42] ve bu karar ertesi yıl, Donatusçuluğun yasaklanması ve bütün kiliselerinin müsadere edilmesi, katolikliğe geri dönmeyi reddedenlerin idama mahkum edilmesine ilişkin imparatorluk fermanıyla desteklenmiştir.[43] Bu netameli dönemde bazı ileri gelen Donatusçuların Hunlar arasına sığınmış olması veya onlardan destek araması tabiidir. Ya da spekülasyon olarak izlenmesi çok zor bir soru olmasına rağmen katolik kilise dışına itilmeye çalışılan Ariusçuluğun, Gotları kazanmasına paralel olarak, acaba yine Ariusçular gibi, katolik kiliseden dışlanan Donatusçu akım da Hunları mı kazanmaya çalışıyordu? Durum her ne ise, Donatus adlı bir Hıristiyanın bir şekilde Hunlar arasında bulunması, Hunların daha ortaya çıkışlarının ilk döneminde Hıristiyan misyonerlerin ilgi alanı içerisine girdiklerini gösterir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ