AVRUPA BİRLİĞİ’NE TAM ÜYELİK YOLUNDA GÜMRÜK BİRLİĞİ SÜRECİ

AVRUPA BİRLİĞİ’NE TAM ÜYELİK YOLUNDA GÜMRÜK BİRLİĞİ SÜRECİ

I. Atatürk’ün Batı’ya Bakış Açısı

ürk toplumunda geçen yüzyılda Tanzimat ile başlayan Batı’ya açılma ve Batılılaşma, Atatürk’ün çizdiği çerçeve içinde yeni Cumhuriyet’in de kabul ettiği ilkelerden biri olmuştur. Cumhuriyeti kuran Atatürk, Türk devletinin, bilimde ve devlet yönetiminde, güzel sanatlarda, ekonomik hayatta, tarımda, ticarette, kara, deniz ve hava ulaştırmasında dünya üzerinde en ileri düzeyde bulunan Avrupa uygarlığına katılmamasının, bu uygarlığın altında ezilmesine yol açacağına dikkat çekmiştir.

Büyük Önder, Türkiye’nin çağdaş bir toplum yapısına kavuşması ve ileri uygarlık düzeyine ulaşmasında, bütün askerlik hayatı boyunca savaştığı Batılı ülkelerin yaratmış olduğu uygarlığın dışında kalmasını hiçbir zaman arzu etmemiştir. 29 Ekim 1923 tarihli konuşması ile bu konudaki kesin ve açık tercihini yapmıştır: “Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de asri binaenaleyh Batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edip de Batı’ya yönelmemiş millet hangisidir?”.[1]

Atatürk’e göre uygarlık yolunda yürümek ve başarıya ulaşmak hayat şartıdır. Bu yol üzerinde duranlar veya bu yol üzerinde ileri değil geriye bakmak cahil ve gafletinde bulunanlar, genel uygarlığın çağlayan seli altında boğulmaya mahkumdurlar. Uygarlığın buluşları, tekniğin harikaları dünyayı değişmeye uğrattığı bir devirde asırlık köhne zihniyetlerle, geçmişe bağlılıkla varlığını korumak mümkün değildir. Büyük Önder, “Milletimizin hedefi, milletimizin ülküsü bütün cihanda tam manasıyla medeni bir toplum olmaktır. Medeni eser vücuda getirmek kabiliyetinden mahrum olan kavimler, hürriyet ve bağımsızlıklarından ayrılmaya mahkumdurlar. İnsanlık tarihi baştan başa bu dediğimi doğrulamaktadır” diyerek uygarlığa verdiği önemi vurgulamıştır.

Günümüzde olduğu gibi 1923’lerde de çağdaş uygarlığı Batı temsil etmekteydi. Askeri ve siyasi alanda zafer kazandığı Batı’ya mağlup olmamak için onun maddi gücüne ulaşmak gerekirdi. Ekonomik ve siyasi bağımsızlık eşitler arasında korunabileceğine göre, bir an önce çağdaş uygarlık olarak kabul edilen Batı (günümüzün AB ülkeleri) ile olan bağların geliştirilmesinden yana bir liderdi.

Kurmuş olduğu genç Cumhuriyetin sağlam temeller üzerinde gelişebilmesi ve Osmanlı İmparatorluğunun durumuna düşmemesi için, Batı ile olan ilişkilerin arttırılması O’nun temel amaçlarından biri olmuştur. Bu konuda aynen şöyle demiştir: “Osmanlı Devleti’nin sukutu, Garba karşı elde ettiğimiz muzafferiyetlerden mağrur olarak, kendisini Avrupa milletlerine bağlayan rabıtalarını kestiği gün başlamıştı. Bu bir hata idi. Bunu tekrar etmeyeceğiz. Genç Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün düşüncelerine paralel bir şekilde O’nun izinde giderek kendini Avrupa uluslarına bağlayan ekonomik ve siyasi ilişkilerini hiçbir zaman kesmemiş, tarihte yapmış olduğu bu hatayı bir daha tekrar etmemiştir.[2]

II. AET’ye Ortak Üyelik Başvurusu ve Ankara Anlaşması

Kapitalist dünyaya karşı verdiği savaşa zarar getirmeksizin Avrupa’ya ulaşmayı amaçlayan bir lider olan Atatürk’ü izleyen Cumhuriyet yönetimlerinden Adnan Menderes Hükümeti, Cumhuriyetin kuruluşundan 36 yıl, Roma Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinden ise 19 ay sonra, Batı’nın en önemli ekonomik kuruluşu olan AET’ye Roma Antlaşması’nın 238. maddesi uyarınca “ortak üye” (associate member) olmak için

31 Temmuz 1959’da Topluluklar Konseyi’ne başvurmuştur.

Türkiye, Yunanistan’dan sonra (15 Mayıs 1959) AET’ye “ortak üye” olmak için başvuran ikinci ülkedir. Şüphesiz bu başvuruda Yunanistan’ın yalnız bırakılmaması görüşü, en önemli faktör olmuştur. Nitekim zamanın Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun, “Yunanistan kendisini boş bir havuza atsa bile onu yalnız bırakmaya gelmez, tereddüt etmeden sizde atlayacaksınız” sözü,[3] Türkiye’nin başvurusunun arkasında yatan temel sebebi açıklamaktadır. O zamanki genel görüş, Türkiye’nin Batı toplumu içindeki yerini alması ve Yunanistan’ı yalnız bırakmaması idi. Nitekim Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, 1959 Mart ayında süreci hızlandırmak için diplomatik atak başlatmıştır. Zorlu, makamında görüştüğü 6 AET büyükelçisine, “Yunanistan’la Türkiye’yi nasıl karıştırırsınız? Küçük bir ülkenin potansiyeli ile Türkiye’ninki bir mi?” diye sorunca, kararlılık karşılığını bulmuş ve AET, Atina ile Ankara arasında denge arayışına girmiştir.

Ortak üyelik başvurusu sonrasında Türkiye ile AET arasında imzalanan Ankara Anlaşması, Roma Antlaşması’nın 238. maddesine dayanan ve Türkiye-Topluluk ortaklığının temel ilkelerini belirleyen bir Çerçeve Anlaşması’dır. Ortaklık Anlaşması olarakta bilinen Ankara Anlaşması, 25 Haziran 1963 tarihinde Brüksel’de parafe edilmiş ve 12 Eylül 1963’te Ankara’da imzalanmıştır. Anlaşma, Millet Meclisi’nde, bir çekimser, bir muhalif oya karşılık 267; Cumhuriyet Senatosu’nda ise üç çekimser ve bir muhalif oya karşılık 100 oyla kabul edilmiştir. Ankara Anlaşması’nın 4 Şubat 1964 tarih ve 397 sayılı Yasa ile onaylanması TBMM’ce uygun bulunmuştur. Anlaşma, 22 Ekim 1964 tarih ve 6/3820 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’yla onaylanmış, 20 Kasım 1964 tarih ve 6/3920 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile de 1 Aralık 1964’te yürürlüğe girmesi kararlaştırılmıştır. Tam ismi ‘Türkiye ile AET Arasında Bir Ortaklık Yaratan Anlaşma’dır.

Ana ilkeleri ve temelleri bakımından Roma Antlaşması’ndan esinlenmiştir. Anlaşma’da gümrük birliğini belirleyen hükümler bulunmadığı için, 20 Şubat 1964 tarihinde onaylanmak için sunulduğu GATT’dan ilk defada geçmemiştir. Çünkü AT’leri, gümrük birliği ilkesine yer veren fakat böyle bir birliğe ulaşmak için kesin bir plan ve program taşımayan bir anlaşmanın GATT’dan geçemeyeceğini öne sürmüştür.

Buna karşılık Türkiye, Nikaragua ile El Salvador arasındaki benzer bir anlaşmanın GATT’dan onay aldığını belirterek AT’nin itirazını ortadan kaldırmıştır. Fakat Anlaşma, GATT Genel Kurulu’nda büyük tartışmalara yol açmıştır. Bunda, Türkiye’nin gümrük vergilerini. 20 Mayıs 1964’te aniden yükseltmesinin büyük etkisi olmuştur.

Ankara Anlaşması, Topluluk ile imzalandığı için Topluluk içinde doğrudan uygulanan bir Topluluk Hukuku Belgesi’dir. Topluluk üyesi ülkeler ile de ayrıca imzalanması dolayısıyla bir Uluslararası Hukuk Belgesi’dir. Anlaşma’da taraflara bir fesih hakkı tanınmamış, yürürlük süresi de öngörülmemiştir. Dolayısıyla, Anlaşma’nın amaçları gerçekleşene kadar yürürlükte kalması gerekir.

Anlaşma, Topluluk ile Türkiye arasında gittikçe gelişen bir gümrük birliğinin kurulmasını öngörmektedir. Ankara Anlaşması’nın amacı, Anlaşma’nın 2. maddesinde şu şekilde belirtilmiştir: “Anlaşma’nın amacı Türkiye ekonomisinin hızlandırılmış kalkınmasını ve Türk halkının çalışma düzeyinin ve hayat şartlarının yükseltilmesini sağlama gereğini tümü ile gözönünde bulundurarak taraflar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi teşvik etmektir. Yukarıda fıkrada belirtilen amaçların gerçekleştirilmesi için 3, 4 ve 5. maddelerde gösterilen şartlara ve usullere göre bir gümrük birliğinin gititkçe gelişen şekilde kurulması öngörülmüştür. Ortaklığın; bir hazırlık, bir geçiş ve bir son dönemi vardır.”

III. Gümrük Birliği Öncesi: Hazırlık Dönemi

Ankara Anlaşması’nın 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe girmesi ile başlayan ve 1 Ocak 1973 tarihine kadar devam eden bu dönemde, Türkiye ekonomisiyle Topluluk ekonomisi arasındaki farkı azaltmak üzere Türkiye’ye tek taraflı ödünler verilmiştir. Prensip olarak 5 yıl sürmesi öngörülmüş olmasına rağmen 9 yıla uzamıştır. Hazırlık döneminin en önemli tarafı, Türkiye’ye tek taraflı “tarife kotaları” açılmasıdır. Tarife kotalarında, kota miktarı limiti içinde tercihli bir tarife (gümrük vergisi) uygulanmakta, kota miktarı aşılınca normal tarifelere geçilmektedir.

Hazırlık dönemi boyunca ithalat, ihracattan hızlı gelişmiş ve Türkiye’nin toplam ithalatında AET’nin payı yükselmiştir (1963’de %29, 1972’de %42). İthalatın, ihracattan daha hızlı artması ve Türkiye pazarında AET’nin payının genişlemesi, bu dönemde Türkiye’nin Topluluğa iyi bir pazar oluşturduğunu göstermektedir. Hazırlık döneminde; işgücünün serbest dolaşımı, yerleşme hakkı ve hizmet edimi serbestliği konularında bir gelişme sağlanamamıştır.

Ankara Anlaşması’nın 12-14. maddeleri, işçilerin serbest dolaşımını kadameli olarak gerçekleştirmek için Roma Antlaşması’nın 48-50. maddelerinden esinlenmekte anlaştıklarını hükme bağlamıştır. Sermayenin serbest dolaşımı konusunda ise (Md. 20), bu dolaşımı kolaylaştırmak için tarafların karşılıklı danışmaları öngörülmüştür. Hazırlık döneminde uygulanan Birinci Mali Protokol ile Türkiye’ye 175 milyon ECU tutarında kredi verilmiştir.[4]

IV. Katma Protokol ve Gümrük Birliği Süreci

Türkiye ile AET arasında imzalanan Geçici Protokol’un 1. maddesi, Ankara Anlaşması’nın yürürlüğe girmesinden 4 yıl sonra Ortaklık Konseyi’nin, Türkiye’nin ekonomik durumunu gözünde bulundurarak geçiş döneminin gerçekleşme şartları, usulleri, sıra ve takvimleri ile ilgili hükümlerini bir Katma Protokol ile belirleyeceğini öngörmüştür. 1967 yılında Türk Hükümeti, bu hüküm çerçevesinde Ankara Anlaşması’nda öngörülen Hazırlık Dönemi’nin bitmesine 2 yıl var iken, 16 Mayıs 1967 tarihli Ortaklık Konseyi toplantısında Topluluk tarafına niyetini açıklamıştır. Topluluk, Ankara, Anlaşması’na göre görüşmelerin en erken 1 Aralık 1968’de başlatılabileceğini, Türkiye’nin bu dönemdeki yüklenimleri kaldırabilecek bir ekonomik yapıda olup olmadığının belirlenmesi gerektiğini belirtmiştir.

Bu amaçla Prof. Baade’e bir rapor hazırlattırmıştır. 26 Nisan 1968 tarihinde yayınlanan rapor, Türkiye’nin ikinci döneme geçiş için yeterli yapıda olmadığını vurgulamıştır. Fakat yapılan girişimler sonucunda 9 Aralık 1968 tarihli 9. Ortaklık Konseyi toplantısında, ikinci döneme geçiş için görüşmelerin başlatılması kabul edilmiştir. 6 Şubat 1969 tarihinde başlayan görüşmeler, 22 Temmuz 1970’e kadar devam etmiştir. Geçiş dönemini düzenleyen Katma Protokol’ün metni, Ortaklık Konseyi’nin 19 Kasım 1970 tarihli toplantısında kabul edilmiş ve bu Protokol, Mali Protokol (İkinci), AKÇT Yetki Alanına Giren Maddelerle İlgili Anlaşma ile Son Senet, 23 Kasım 1970’de Brüksel’de imzalanmıştır.

Katma Protokol’ün taraflarca onay işlemlerinin gecikeceği anlaşıldığından, Protokol’ün sadece ticari hükümlerini önceden yürürlüğe koyan Geçici Anlaşma, 21 Temmuz 1971’de imzalanmış ve 1 Eylül 1971’de yürürlüğe girmiştir. Böylece geçiş dönemi fiilen başlamıştır. Katma Protokol, TBMM’nin 5 Haziran 1971 tarihli oturumunda 69 olumsuz oya karşılık 149 olumlu oyla kabul edilmiş ve 1 Eylül 1971’de yasalaşmıştır. 30 Eylül 1971’de GATT ve üye ülke parlamentolarında da kabul edildikten sonra, 1 Ocak 1973’te yürürlüğe girmiştir.

Katma Protokol, Ankara Anlaşması’nda yer alan hükümlerin Türkiye’nin ekonomik durumuna uygun bir biçimde yürürlüğe konulmasını sağlayacak bir uygulama anlaşmasıdır. Protokol, sanayi ürünlerinde gümrük birliği, tarım için tavizli rejim, işgücünün serbest dolaşımı, yabancı sermaye, yerleşme serbestisi ve hizmet edimi, ekonomi politikalarının koordine edilmesi, rekabet ve devlet yardımları, ihracatın desteklenmesi ve mali yardımlar gibi temel konularda Türk ekonomisinin geleceği için çok önemli uygulama hükümleri içermektedir.[5]

Katma Protokol, istisnalar dışında 12 yıl sürecek geçiş döneminin esaslarını belirlemektedir. Buna göre, prensip olarak sanayi maddeleri için gümrük birliği 12 yıldır. Ancak istisnai olarak Protokol’ün 3 sayılı ekindeki listede yer alan sanayi maddeleriyle ilgili gümrük vergilerinin Türkiye tarafından 22 yıllık sürede kaldırılması öngörülmüştür. Tarım ürünlerine gümrük birliğinin gerçekleştirilmesi ise, 22 yılın sonuna bırakılmıştır. Katma Protokol, Ankara Anlaşması’nın 4. Geçici Protokol’ün 1. maddesine dayanılarak hazırlanmış bir Ön Katılma Anlaşması’dır (pre-adhesion).

V. Gümrük Birliği (Geçiş) Dönemi

Katma Protokol’ün ticari hükümlerini yürürlüğe koyan Geçici Anlaşma’nın 31 Aralık 1972 tarihinde uygulamadan kalkması ile Katma Protokol, 1 Ocak 1973’ten itibaren yürürlüğe girmiştir. Böylece, Türkiye ile AET arasındaki hazırlık dönemi son bulmuş ve geçiş dönemine girilmiştir. Bu döneme geçişle taraflar, karşılıklı ödün vererek bir “gümrük birliğini” gerçekleştirmeyi amaçlamışlardır. Hazırlık döneminde Topluluğun tek taraflı verdiği ödünlere karşılık bu defa Türkiye’de yüklenim altına girerek belli bir zaman takvimi içinde Topluluk ile gümrük birliğini gerçekleştirmeyi taahhüt etmiştir.[6] Kurulacak gümrük birliğinin, Roma Antlaşması’nda olduğu gibi sanayi ürünlerini kapsaması öngörülmüş, tarımsal ürünler için ortak bir tarım politikası izlenmesi kabul edilmiştir.

Katma Protokol, tarafların dış ticarete gümrük vergileri, eş etkili vergi ve resimler koymaktan, Protokol’ün yürürlüğe girişinde uyguladıkları gümrük vergileri ile eş etkili vergi ve resimleri arttırmaktan kaçınmalarını (standstill) öngörmüştür. İndirimlerin yapılacağı temel vergiler Katma Protokol’ün imza tarihinde (23 Kasım 1970) geçerli olan vergilerdir. Gümrük birliğinin esasını oluşturan gümrük vergileri ile eş etkili vergi resimlerin kaldırılması, Topluluğun OGT’ye uyum ile miktar kısıtlamalarının giderilmesi, Katma Protokol’ün 7 ile 35. maddelerinde düzenlenmiştir.

Türkiye, Katma Protokol çerçevesinde AET’ye karşı taahhütlerini geciktirince, Türk Hükümeti ile Topluluk arasında 7 Kasım 1988 ve 20-21 Aralık 1988 tarihleri arasında Ad Hoc Komite toplantıları yapılmıştır. Bu toplantılar sonucunda Türkiye, 1995 yılına kadar gümrük indirim takvimini tamamlayarak sanayi ürünlerinde gümrük vergilerini sıfırlamayı açıklamıştır. Böylece, 1989-1992 döneminde her yıl yapılacak %10 indirimler ile, 12 yıllık listede %70, 22 yıllık listede ise %60 indirim sağlanması öngörülmüştür. Gümrük birliğinin 1992-1995 yılları arasındaki bölümünün uygulama şartları ise, o tarihte iç pazarın Türk ekonomisi üzerindeki etkileri de göz önünde bulundurularak yeniden belirlenecektir. İthalattan alınan ve gümrük vergisi niteliğinde olan fonlar ise, 1993 yılından itibaren 5 yıllık dönemde kaldırılacaktır.

Burada önemli bir noktaya dikkati çekmekte fayda vardır. Türkiye’nin 24 Ocak 1980 tarihinden itibaren uygulamaya koyduğu dışa açık büyüme modeli içinde ithalatını özellikle 1984 yılından sonra büyük ölçüde libere etmesi, Topluluk ülkelerinin Türkiye pazarındaki avantajını kaybetmesine yol açmıştır. Türkiye’de hükümetler, yasal oranlar içinde kalmak şartıyla (yasal oranlar 14.5.1694 tarih ve 474 sayılı Yasa ile belirlenmiş ve 10.11.1988 tarih ve 3502 sayılı Yasa’da aynen korunmuştur) ithalat rejimi kararları ile vergi oranlarını arttırmaya veya azaltmaya (fiili oranlar) yetkilidir. İzlenen liberal dış ticaret politikası sonucunda Türkiye’de Bakanlar Kurulu Kararları ile birçok malın fiili vergi oranları, Katma Protokol’de öngörülen indirim takviminin uygulanması durumunda ulaşılacak olan vergi oranlarının altına düşmüştür. Bunun sonucunda Topluluk ülkelerinde de, üçüncü ülkeler için geçerli vergiler uygulanmaya başlanmış ve Topluluğun Türk pazarındaki tercih marjı büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al