ATİLLA VE HUNLARI

ATİLLA VE HUNLARI

Yerleşik kavimler, çiftçi köylüler ve şehir sakinleri istepin çoban çocuklarına karşı daima bir antipati duymuşlardır. Onları barbar sayarlar, zira sabit bir ikametgâhları yoktur ve uçsuz bucaksız isteplerde fasılasız olarak âvâre dolaşırlar. Acaba umumiyetle kanunları var mıdır? Nizamlara ve yükümlülüklere uyarları mı? Bu gibi hususları da kendi medeniyetlerinden gurur duyan bu kimseler şüphe ile karşılarlar. Bütün bu taraf tutuculuklarına rağmen, göçebeliğe sevk eden sebepler hakkında yine de isabetli fikirleri vardır. Göçebeyi bir yerden diğer bir yere sürükleyen sebebin, onu huzursuz bırakan dolaşma arzusu olmadığını, lâkin sürülerine ot ve su aramak maksadiyle gezdiğini çok iyi görmüşlerdir. Gerçekten, ot istepte oldukça nadirdir ve bu nadir nebat da, iklimin kuraklığı altında çok çabuk yanıverir. Gökyüzünde güneş ısınmaya başlayıp da sinek sürüleri insanı ve hayvanı aynı tarzda kapladığı zaman bu diyarda göçebenin daha fazla kalması mümkün değildir; büyük sayıdaki koyunları ve atlariyle -sığırı nispeten daha az tutar- daha serin ve suları daha bol olan bir yere göçer. O halde, daha kuzeyde bulunan mıntakaları arar ve şayet dağlık bir mıntakada yaşıyorsa kuzeydeki istep yamaçlarına tırmanır. Kışın aksine, güneşli güney yamaçlarına, ırmakların ve bataklıkların çalılık sahillerine, derin ve kapalı vadilere ve ormanlar civarına çekilerek rüzgârlara karşı bir nevi korunma ve hayvanlarına otlama veya yeşillik temini imkânını ararlar. “Haşin bir çoban” olan göçebe, hayvanları yemlemeyi ve ahırı tanımaz. Malları en büyük soğuklarda bile açıkta titreşir ve karların altından koparabildiğiyle yaşar. Yalnız daha hassas hayvan türleri, açık ve örtüsüz çitler gerisinde kışı geçirirler.

Göçebenin bütün hayatını, otlatmak suretiyle hayvan yetiştirmeğe uydurması icabetmiştir. Hayvanlarıyla daimi surette göç edince sağlam ve güçlükle harekete getirilen taş, ağaç veya çamur inşaatı içinde ikamet edemezdi. Her tarafa nakledilebileceği bir “ev” inşa etmesi lazım gelmiştir. Bu sebeple, arabalarda ve kolayca toplanabilen çadırlarda yaşar. Göçebenin, hayvan yetiştirme dışında göçebe hayatına uygun olan diğer işlerle de ancak o nispette meşgul olması tabiidir. Ziraat az çok toprağa bağlılığı icabettirir. Bu sebeple Kırgızlar, Türkmenler ve Kalmuklar, zamanımızda bile pek mahdut ölçüde ziraatla uğraşırlar ve bunlar da yabancı menşedendirler. Nihayet göçebe, hayvanlarını yeni meralara sevk ettiği zaman, ekilmiş tarlasını at veya deve sırtına yükleyemezdi. Avcı-balıkçı kavimler hayvan besleme ile uğraştıkları gibi, çiftçi köylü de koyun, sığır ve at sürüleri beslemekten geri kalmazlar. Ancak, göçebe hesabına hayvan besleme, nefsini korumanın ve servet temininin başlıca, hatta biricik kaynağıdır. Kaderi hayvanların kaderine o kadar bağlıdır ki bunların mahvolması, göçebenin maddeten harabolması demektir. Elinden geldiği kadar hayvanın esirger ve kendisi hesabına hayvan, yalnız faizinden faydalanacağı bir “sermaye” olduğundan, hayvanını kesmez. Bilhassa süt ve süt mahsülleriyle yaşar; eti daha ziyade avcılık ve balıkçılık yolu ile temin eder.

Hunları -Higun-nu adı altında, daha Çin kaynakları, hakiki bir istep kavmi olarak tasvir ederler. Bunlar “su ve ot arayarak şuraya buraya göçerler. Surlarla çevrilmiş şehirleri veya daimi ikamet yerleri yoktur, ziraatda yapmazlar…” Ammianus Marcellinus, Claudianus gibi Batı kaynakları da Hunlar hakkında aynı nitelendirmede bulunurlar. Bu müellifler “Hunlar ziraattan kaçınırlar, onlarda hiç kimse toprağı işlemez ve bir defa olsun eline sapanı almaz; dayanıklı bir ikamet yerine, meskenlere, nizama ve belli bir hayat tarzına sahip olmadan yaşarlar. Sanki mülteciler imişler gibi kendilerine ikametgâh hizmetini gören arabalariyle bir yerden başka bir yere hicret ederler” diye yazarlar. Yakın zamanlarda Kırgızlar arasında dolaşan seyyahlar, bu göçebelerin her nevi taş ve kerpiç binalara karşı ne kadar büyük bir antipati beslediklerini kaydederler. Bu satırları okuduğumuz zaman aklımıza Jordanes’in Getica adındaki meşhur eserinin bir fıkrası geliyor: “Attila, ağaçtan çatma evlerini, fethettiği şehirlere tercih ederdi”. Bu noktada hiç şüphesiz, isabetli bir dikkat mahsulü olan Ammianus’un tasvirini de zikredebiliriz, netekim Hunlar hakkında “Hiçbir zaman meskenlerin damları altına girmezlerdi” diye yazar. “Sanki mezar hücreleri imiş gibi bunlardan sakınırlardı. Onlarda, kamışla örtülü kulübelere bile rastlanmaz. Yabancı bir yerde dahi, ancak en büyük ihtiyaç karşısında herhangi bir evin eşiğini aşarlardı, zira dam altında kendilerini rahat hissetmezler”. Bunların da başlıca gıdası süt ve etten ibaretti. Eti yarı pişmiş bir halde yerlerdi. Fatihler olmaları hasebiyle kendilerinin üretmedikleri birçok şeye sahip olmuşlardı. Şarabı ve ekmeği tâbi kavimlerden temin ederlerdi. Avlanmaktan hoşlanmışlardır; bu keyfiyeti Asya Hun hükümdarları ve Attila hakkında aynı tarzda biliyoruz.

Yalnız Mağribiler ve Tuareglerin dışında, Afrika göçebeleri başlıca sığır beslerler; buna karşılık Euvrasia istep çobanları at beslemeyi kendilerine en mühim meşgale edinmişlerdir. Atın yanında eti ve yünü dolayısiyle en mühim ehli hayvanları koyundur.

Batı müellifleri Hunların atlı tekniğine hayret etmekten kendilerini alamazlar. Claudianus’a göre tabiat, Hunların atlarında oturdukları kadar bir kentaurı bedenine sımsıkı bağlamağa muvaffak olamamıştır. Sidonius’a göre, daha anasının yardımından yeni kurtularak ayakta durabilen bir Hun çocuğunun yanıbaşında, hemen, eğerlenmiş bir ata rastlanır. Bunlarda süvari, altında yapışmış gibi oturur. At, başka bir kavmi sadece sırtında taşır, fakat Hun kavmi at sırtında ikamet eder. Ammianus Equis prope adfixi (atlara yapışmış gibidirler) kaydını verir ve şöyle devam eder: Hunlar tabii ihtiyaçlarını defi için dahi atlarından inmezlerdi. At sırtında alış veriş eder, yer içer, hattâ hayvanın ince boynuna sarılarak uyuyabilir ve güzel rüyalar görürlerdi. At sırtında müşavere etmek suretiyle mühim kararlar verirlerdi. Ammianus’un bu tasvirleri itimada şayandır. Bir defasında, Tuna boyundaki Margus civarında barışı takviye maksadiyle “İskit kralları” ile buluşan Bizans elçileri, Hunlar eğerden inmek istemedikleri için at sırtında müzakerelere mecbur olmuşlardı. Bu hususta Hunlar bugünkü atlı göçebelere çok benzerlerdi. Fr. von Schwarz’ın tesbit ettiğine göre “Kırgızlar her türlü muameleyi at sırtında yapar, çaylarını ve kımızlarını at sırtında içerler ve içtimalarını at sırtında aktederler”. Diğer çağdaş bir seyyah olan W. Radloff, Kırgızlarla Altay Kalmuklarının yayan yürümek çok zoruna gittiğine dikkat etmiştir. Onun fikrine göre bunun sebebi, ayaklarının ata binmeğe alışmış olması ve çizmelerinin de yayan yürümekten ziyade ata binmeğe mahsus bulunmasıdır. Ammianus da şunları yazar: “Alan, yaya yürümeyi mevkiine lâyık görmez ve Hunların fena yapılmış ayakkabısı da, serbest gezmeğe engel olur, o halde yaya muharebesine uygun değildir”. Zosimos, belki de Eunapios’un kaybolan tasvirine dayanarak, Hunlardan aynı tarzda bahseder: “Arz üzerinde kendilerini emniyette hissetmezler ve at üzerinde yaşarlar ve uyurlar”. Başka bir müellif, biraz mübalâğâ ile de olsa, Avarlar zeminde duramazlar, zira bacakları bu derece gelişmemiştir, diyor.

At, süvarisini hiçbir zaman tanımadığı diyarlara doğru uçurur. At üzerinde uzaktaki memleketleri yenmek ve kölelikte tutmak mümkün olmuştur. Hunlar, Avarlar, Göktürkler ve Moğollar, muazzam imparatorluklarını at üzerinde yaşamak sayesinde ve at sırtında muharebe ederek tesis etmişlerdir. Ziraat yapan kavimlerin durarak muharebeye alışkın yaya ordularına karşılık, atlı göçebeler muharebe taktiklerini, sürate ve hareket kabiliyetine bina etmişlerdir. Süratin muharebedeki en büyük önemini ilk defa keşfedenler onlardır. At üzerinde süratle giderken öne, arkaya, yana aynı emniyetle ok atabilmeleri sayesinde, yerleşik kavimlerin ağır hareket kabiliyetine sahip köylü orduları üzerinde, aşılması mümkün olmayan bir üstünlük temin etmişlerdir. Düşman hatları önünde şuraya buraya oklarını savurarak uçuşmuş, hücum etmiş ve sonra aniden sun’i bir ricat yapmış ve ancak düşman saflarının kesif muharebe nizamını bozduktan sonra mücadeleye girişmişlerdir. Ağır falanjları imha eden kuvvetlerle değil, lâkin hile ile ve fazla kan kaybetmeden üstünlüğü elde etmeyi tercih ederlerdi ki işte Hunlar da böyle muharebe etmişlerdir.

Jordanes, Hunların “süratli atlılar” olduklarını itiraf eder. Sekenenin ürkek gözleri önünde bir fırtına gibi görünürler ve uçan kuş sürüleri gibi kaybolurlardı. Tabiatiyle ata çıplak binmemiş ve eğerlemişler, süslü gemler kullanmışlardır. Ammianus, atlarının “mütehammil, fakat şekilsiz ve biçimsiz” olduğunu söyler. Equus Gmelini, ufak lâkin mütenasip yapılı bir hayvan cinsi olduğundan bu tasvirlere bakarak bahsedilen hayvan tipinin Moğol midillisi (Equus Przewalski) bulunduğunu düşünebiliriz. En son zamanlara kadar göçebenin başlıca silâhı yay idi. Hunlar da ok atma sanatlariyle Batılıları hayran bırakmışlardır. Olympiodoros, Sidonius ve Jordanes bu vakıanın şahitleridirler. Romalılar arasında dahi rağbet gören yayları, kendi türünde bir şaheserdi. İki tarafı kemik safihalarla takviye edilen yay, muhtelif maddelerden imal edilir ve tabii bükülmesinin aksi istikametten çekilmesi icabederdi (ters yay). Fakat diğeri herhangi atlı göçebe kavim gibi onlar da yalnızca ok ve yayla yetinmemişler ve yakın muharebelerde kılıç ve hançerle, mızrakla ve kementle mücadele etmişlerdir.

Kışın ormanlarda yaşayan ufak av hayvanlarının postunu giyerlerdi; yazın ise bez, ipek ve yün gibi daha hafif malzemeden yapılmış elbiseleri vardı ve bunları renkli işlemlerle alacalı bir hale sokarlardı. Tünik biçiminde önden açılan dizlere ve baldırlara kadar ulaşan bir manto taşır ve bunu kemerle sıkıştırırlardı. Genellikle keçi derisinden dikilmiş uzun bir pantolon giyerler ve bunun parçalarını topukta büzerek çarıkların -çizmelerin değil- içine sokarlardı. Başlarını, tepeli ve öne doğru bükülen eğri bir serpuş (miğfer) örterdi. Tabiatiyle Hun seçkin zümresi ve zenginleri güzel giyinirlerdi. Attila’nın ziyafetine iştirâk eden ileri gelen “İskitlerin” (yalnız Hunların değil) kılıç kayışı, çarık bağı ve gemleri, altın ve çeşitli kıymetli taşlarla süslenmişti. Alelâde Hunların “manzaraları gösterişsiz idi” (Claudianus). Ammianus Marcellinus, Hunların ev ve sokak elbisesi arasında fark gözetmediklerini samimi bir hakaret ve hiddet edasiyle kaydeder. Bir defa üzerlerine giydikleri elbiseyi, sırtlarında parçalanıncaya kadar üzerlerinden çıkarmamış ve değiştirmemişlerdir. Tatarlar hakkında Rubruck, Altaylılar hakkında Radloff da aynı vakayı zikrederler.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ