ATATÜRK’ÜN KAFKASYA POLİTİKASI

ATATÜRK’ÜN KAFKASYA POLİTİKASI

600 sene kudretli cihan imparatorluğu olan, üç kıtaya hüküm eden Osmanlı Devleti Büyük Harbe girerken ne imparatorluğun hakiki menfaatlerine uygun siyasal hedef ve gayeleri bulabilmiş ve ne de bunları temin edebilecek, bütün memleket kuvvet ve enerjisini içine almış askeri bir plan yapabilmişti.[1] Osmanlı Devleti hâlâ bağımsız sayılmakla birlikte Avrupa devletlerinden asılı duruma düşmüştü. Savaş zaten zorluklar içinde çırpınan Türk ekonomisini tam bir çöküntüye uğratmış, devlet mekanizmasının çarkı tıkanmıştı. Türkiye Îtilaf Devletleriyle savaş yaparken ülkenin kuzey komşusu Rusya’da neredeyse her gün yeni bir siyasi olay patlak verir, özellikle Kafkasya cadı kazanı gibi kaynıyordu. Nihayet, 25 Ekim 1917 günü Rusya’da Bolşevikler idareyi ele aldılar. Böylece Rusya savaşa son veriyor ve “Rus halkları Beyannamesi”yle çeşitli milletlere bağımsızlıklarını ilan etme fırsatı tanımış oluyordu. Bu olay iktidarda olan “İttifak ve Terakki” liderlerinin özellikle başkumandan Enver Paşa’nın Transkafkasya ve Kuzey Kafkasya politikasına bakış açılarını daha aleni bir şekilde ortaya çıkardı.

Rusya’da yaşayan Türk ve İslam milletleri zaten ne çarlık Rus politikasından ne de Geçici hükümetin uygulamalarından memnun değillerdi. 14-24 Mayıs 1917’de Moskova’da 800 delegenin katıldığı Rusya Müslümanları Kongresi’nin açılış konuşmasında Azeri Türkiye’nin siyasi liderlerinden olan Ali Merdan Bey Topcubaşı Rus hükümetini Müslümanların feryatlarına kulak vermemekle suçlamıştı.[2]

Büyük Kurtuluş Savaşı öncesi Milli Mücadele Dönemi’nde Kafkasya’nın o dönemki durumuna kısa bir göz atmak doğru olacaktır.

1917 senesinde vuku bulmuş Sovyet İhtilali’nden sonra Kafkasya Rusya’dan ayrılmış ve “Mâverây-ı Kafkas Komiserliği” teşkil edilmişti. Komiserlik Kafkasya’nın o zamanki merkezi Tiflis’te yerleşiyordu. Gürcüler, Azeriler ve Ermenilerin birlikte federasyon şeklinde kurdukları devletin ömrü uzun olmamış ve toplam bir ay süren bu beraberlik konfederasyonun milli cumhuriyetlere ayrılmasıyla parçalanmıştır.[3]

28 Mayıs 1918’de Azerbaycan Milli Cumhuriyeti Azeri Türklerinin istiklalini ilan etti. Fakat ne acıdır ki ülkenin başkenti Bakü Ermeni Taşnaklar ve onlarla işbirliği içinde olan Bolşeviklerce işgal edildiğinden Milli Hükümet Gence şehrinde F. Hoyski’nin başçılık ettiği ilk kabinesini kurmaya mecbur bırakılmıştı. Azerbaycan Milli Cumhuriyeti kuruluş ilanından bir hafta sonra 4 Haziran 1918’de Türkiye ile antlaşma imzalamış ve bu antlaşmaya göre taraflar arasında siyasi, askeri, iktisadi, ticari, kültürel sahalarda karşılıklı yardımlaşmayı öngören şartlar kabul edilmiştir.[4] Bu arada Transkafkasya’da gerginlik devam ediyordu. Gürcistan Almanya ile flört ediyor, Almanya tarafından gayyumluğa kabul edildiği için ona demiryollarından azami şekilde istifade imkanı sunuyordu.[5] Ermeniler “denizden denize büyük Ermenistan”ın kurulması için çalışıyorlardı ve bu hayallerinin gerçekleşmesi yolunda işbirliği kurdukları Bolşevikleri arkalarına alarak Bakü, Zengezur, Cebrayıl, Gubatlı, Guba vs. gibi Azerbaycan’ın çeşitli bölgelerinde katliamlar yapıyorlardı. Bakü’nün düşmandan kurtarılması için Azerbaycan Türkiye’den yardım istemiş ve içinde bulunduğu zor şartlara rağmen Anadolu’dan Azeri kardeşlerine yardım için 8.500 civarında askeri kuvvet gönderilmiştir. Mehmetçik büyük bir sevinçle karşılanmış, 15 Eylül 1918’de Bakü kurtarılmıştır.[6]

Kafkasya’da tüm bunların yaşandığı yıllarda Türklerin “Atayurdu”nda meydana gelen gelişmeleri Mustafa Kemal Paşa’nın kaleminden süzülen şu satırlardan öğreniyoruz: “1919 senesi Mayısı’nın 19. günü Samsun’a çıktım. Vaziyet ve manzara-i umumiye: Osmanlı Devleti’nin dahil bulunduğu grup Harb-i Umumide mağlub olmuş şeraiti ağır bir mütarekename imzalanmış, millet yorgun ve fakir bir halde…”[7]

Evet, o yıllar Mustafa Kemal Paşa ve onun başlattığı İstiklal Savaşı tarihinin en zor yıllarıydı. I. Dünya Savaşı bitiminde Türkiye’de 675 Amerikan okulu vardı. Bunların arasında İstanbul, İzmir, Tarsus, Antep ve Harput olmak üzere, bir kız beş erkek koleji ve dini kuruluş bulunmakta idi. Aynı dönemde Türkiye’de 500 kadar Fransız okulu bulunmakta idi ve bu okullarda 60.000’e yakın öğrenci öğrenim görüyordu.[8] Ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik buhranı ve ciddi aktivite gösteren misyoner faaliyetlerini düşünecek olursak yalnız Atatürk gibi kudretli bir şahsiyetin milli iradeyi harekete geçirerek halkla inanç hissi yaratmaya muvaffak olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Başkomutan Mustafa Kemal’in halkta yarattığı milli duyguların yükselişi Anadolu’daki harekatı dikkatlice izleyen Rusya’nın üzerinde önemle durduğu husustur. Rusya Dışişleri Komiserliği’nin Kuva-yı Milliye’yi incelemek için Türkiye’ye gönderdiği temsilcisi Midivani “Türkiye’de Siyasi Durum” raporunda yazıyordu. “Anadolu’da durum karışıktır. Biz dış siyasetimizi Kemal ve onun partisi üzerinde kurmalıyız. Halkta ona karşı aşırı güven var, moral çöküntüsünün yerini ahval-i ruhiyenin yükselişi almıştır.[9]

Halkın güvenini kazanmış ya istiklal ya ölüm parolası ve bağımsızlık savaşçılarıyla birlikte Ay- yıldızlı bayrağımızı göklere çekmiş Mustafa Kemal ülkenin içinde bulunduğu zor şartlara rağmen yalnız Anadolu Türklerini düşünmekle kalmamış, Misak-ı Milli dışındaki Türklerle de yakından ilgilenmiştir.

Kafkasya bulunduğu jeopolitik şartlar açısından Türkiye için taşıdığı önem dışında bu topraklarda yaşayan kardeş Türkler bakımından apayrı bir yer işgal etmekte idi. Diğer önemli bir husus ise, 1918’de kurulmuş Azerbaycan Devleti’nin Cumhuriyet adıyla Türk tarihine geçen ilk devlet oluşudur.[10]

Zira İstanbul hükümetinin Kafkasya politikası bu doğrultuda izlenmiş, özellikle Enver Paşa Rusya’nın çok zayıf olduğu dönemi fırsat bilerek Türkiye ile Rusya arasında merkezi Bakü olmak üzere güçlü bir Türk devleti kurulması için Kafkaslar’a askeri kuvvet göndermiştir. T.B.M.M. hükümetinin atamış olduğu ilk büyükelçi olan Moskova sefiri Ali Fuat Cebesoy Paşa bu konuda Enver Paşa ile Rusya’da yaptığı mülakatı şöyle anlatıyor:

“Kafkaslar’daki ordularımızın kuvvetine güvenerek merkezi Bakü olmak üzere muvakkat bir hükümet teşkil edecektim. Düşmanlarımızın yapacakları tazyik ve bize teklif edecekleri sulh şartlarının ağırlığı derecesine göre anavatanı kuvvetimle restore etmeye çalışacaktım. Fakat İstanbul’dan bir Alman torpidosuyla Şimali Kafkas sahillerine çıktıktan sonra hastalanarak bir köyde uzun müddet kalmaya mecbur olmuştum. Bu esnada benden ümidi kesen kumandanlar İstanbul hükümetinin emrine esasen kısmen Erzurum ve kısmen İstanbul’a dönmüşlerdi. Ayağa kalktığım zaman tasavvurlarımı tatbik edecek bir kuvvet orada yoktu”.[11]

Enver Paşa’nın düşüncesi her ne kadar güzel olsa da Türkiye’nin içinde bulunduğu zor şartlar İstanbul hükümetinin takip ettiği gibi bir Kafkasya politikasının ikdamını imkansız kılıyordu. Odur ki, Mustafa Kemal’in başında durduğu Anadolu hükümeti realitelerden hareket ederek duygusallıktan uzak bir adım atmış, henüz Sivas Kongresi öncesinde Türkiye’nin kurtuluş mücadelesine destek için bakışlarını Sovyet Rusyası’na çevirmişlerdi. Peki Anadolu hükümetini Rusya’ya yaklaştıran amiller neydi? Nasıl olurdu da Kafkasya’da ayakta duran milli bir Türk Cumhuriyeti varken Mustafa Kemal Paşa Bolşevik Rusyası’na yüz tutuyor, diğer bir söyleyişle Bolşeviklerin Azerbaycan’a doğru ilerlemesine mani olmuyordu.

Mustafa Kemal Paşa’nın Kafkasya politikasında tutunduğu bu tavrın önemli bir nedeni en açık şekilde 6 Şubat 1920 tarihini taşıyan Heyet-i Temsiliye adına kaleme alınmış, 1920 Ocağı’nda Türkiye’nin siyasi vaziyetini inceleyen raporda yer almaktadır: “. Türkiye Kafkasya’dan Bolşevik istilasını kolaylaştırır ve onunla hareket birliğine geçerse, batıdan doğuya doğru, Anadolu, Suriye, Irak, İran, Afganistan ve Hindistan kapılarını müthiş bir suretle açmış olacaktır. Bu açık kapıları kapatmak için müttefikler bir taarruz stratejisini yürütecek kuvvetleri süratle tedarik edemezler. Bu sebeple Kafkas seddinin yarılmasını Türkiye’nin kesin şekilde yok edilmesi projesi sayarak, bu seddi İtilaf Devletlerine yaptırmamak için en son yollara başvurmak ve bu uğurda her türlü tehlikeyi göze almak mecburiyetindeyiz.

Kafkas milletleri bize set olmaya karar vermişlerse birlikte taarruz için Sovyetlerle anlaşmak, dahilen milli teşkilatı son derece genişletip, takviye etmektir..”[12]

Unutmamak gerekiyor ki, Türkiye’nin o dönemki şartlarının doğurduğu politikalardı bunlar.

İkinci ve en önemli neden ise Azerbaycan Cumhuriyeti’nin içinde bulunduğu şartlardan dolayı zaten uzun süre yaşayamayacağı gerçeği idi. Lenin’in başında bulunduğu Bolşevik Rusyası Bakü petrolünün “yabancı eller”e geçmemesi için ciddi şekilde faaliyet gösteriyor, olağanüstü salahiyetlerle Kafkasya Komiseri ilan ettiği Ermeni Stepan Şaumyan’ın ve kandırılarak onun başına toplanmış yerli Bolşeviklerin eliyle Azerbaycan içten içe karıştırılıyordu. Diğer taraftan General Tomson’un başında durduğu İngiliz donanması Hazar Denizi vasıtasıyla Azerbaycan’ı kuşatarak Milli Cumhuriyetin başı üzerinde adeta Demoklesin kılıcını sallıyor ülkenin iç işlerine müdahale ediyordu. Karabağ ve Zengezur bölgesinde Ermeni teröristleri çetebaşı Andranik’in etrafında birleşerek masum Türk halka katliamlar yapıyor, tüm bu gelişmeler kabinenin çalışmalarını engelliyordu.[13]

Azerbaycan Milli Hükümeti içinde bulunduğu zor şartlara rağmen Anadolu istiklal harekatına yardım elini uzatmış bu maksatla halkla devlet el ele vermiş ve toplanan yardım Anadolu’ya gönderilmiştir.[14]

Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’nın durum değerlendirmesi için Azerbaycan’a gönderdiği temsilci raporları da acı gerçeği, Azerbaycan Milli Cumhuriyeti’nin zorluklarla boğuştuğu gerçeğini ortaya çıkarıyordu. Zaten Azerbaycan Bolşeviklerinin Lenin’e gönderdikleri Sovyetler Birliği’nin Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nde muhafaza edilen telegramda “Sovyet Kızılordusunun sabırsızlıkla beklendiği” mesajı yer alıyordu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ