ATATÜRK’ÜN HATAY DAVASI

ATATÜRK’ÜN HATAY DAVASI

“Türkiye için Hatay bir milli haysiyet ve gurur sorunu idi. Cumhuriyetin sınırlarım, Birinci Dünya Savaşı sonunda, Türk­lüğün en karanlık günlerinde, Milli Misak’la belirten Atatürk, yabancı unsurlarla meskûn imparatorluk topraklarını ulusal topraklar dışında bırakmış; fakat Türklerin yaşadığı toprak par­çalarını milli sınırlar içinde tutmayı, gerekirse almayı, şaşmaz bir ideal olarak benimsemişti.” (Erkin 1980: 87)

Giriş

Osmanlı imparatorluğu XX. yüzyıl başlarında, değişen siyasi ve ekonomik şartların yarattığı rekabet nedeniyle parçalanmanın eşiğine gelmişti. Devletin, Almanya ve müttefikleri safında I. Dünya Savaşı’na girmesi ve mağlup çık­ması, adeta sonun başlangıcıydı. Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) ile Osmanlı toprakları yer yer işgal edilmeye başlandı. Uzun yıllar Osmanlı ida­resinde kalan İskenderun da stratejik konumu nedeniyle işgale uğrayan yer­lerden biriydi. Dolayısıyla Milli Mücadele’nin başlamasıyla birlikte İskende­run, Ankara hükümetinin gündeminde yer almaya başladı. Yapılan ilk an­laşmada geri alınamasa da müteakiben izlenen kararlı dış politikayla İskende­run ve havalisi Türkiye sınırlarının içinde yer alacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Hatay topraklarının anavatana katılmasını sağlamak için 1920 ve 1930’lu yıllarda yaptığı diplomatik çabalarını değerlendirirken, yapılan dış politika girişimlerini “Atatürk’ün Dış Politikası” olarak ifade etmek gerçekçi bir yaklaşımdır (Güçlü 2001: VIII). Atatürk, Hatay davası üzerine ciddi manada odaklanmış, Türkiye’nin dış politikasını uluslararası dengeleri iyi tarta­rak belirlemiş ve kan dökmeden çözümlemiştir (Pehlivanlı vd. 2001: 141). Tür­kiye bu süreçte, önce Hatay’a bağımsızlık verilerek Suriye’den koparılması, daha sonra da anavatana ilhak edilmesi şeklinde cereyan eden iki aşamalı bir strateji izlenmiştir. Atatürk’ün, Hatay’ın anavatana katılmasını sağlamak için takip ettiği politikaları ifade etmeden önce, Hatay’ın jeopolitik ve jeostratejik önemini orta­ya koymak gerekir. Hatay, Anadolu’dan Suriye’ye, dolayısıyla Ortadoğu’ya ve buradan da Anadolu’ya geçiş noktası üzerinde bulunduğundan stratejik bir öneme sahiptir. Ayrıca, Akdeniz’e, buradan da Afrika ve Avrupa’ya açılan bir liman kenti olması, bu şehrin jeopolitik önemini daha da arttırmaktadır. Transit geçiş yolları üzerinde bulunan Hatay, aynı zamanda İskenderun limanları bağ­lantısıyla yapılan büyük doğu ticaretinin emtia yükleme merkezi olması hasebiy­le (Yerasimos 1995: 175-177), tarih boyunca hep canlı bir ticaret merkezi hüvi­yetini kazanmıştır. Günümüzde ise İskenderun Körfezi, stratejik enerji kaynakları olan Ortadoğu, Orta Asya ve Azerbaycan doğal gaz ve petrollerinin dünya paza­rına arz edildiği bir yerdir. Bu hususiyetlerinden ötürü Hatay; ilk çağlardan gü­nümüze değin bölgedeki devletlerin ilgisini çekmiş ve daima önemini korumuş­tur (Akçora 2000: 327).

Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Hatay

Suriye ve Antakya’nın Osmanlı topraklarına katılması Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi (1516) sonrasında olmuştur. Osmanlı döneminde İskenderun Sancağı olarak adlandırılan bölge, 1856 Islahat Fermanı’ndan sonra muta­sarrıflığa dönüştürülmekle birlikte gerek Türk ve gerekse uluslararası belge­lerde “İskenderun Sancağı” ya da kısaca “Sancak” olarak geçmektedir (Oran 2002: 279, 280). İskenderun, 1918 yılında İtilaf Devletleri tarafından işgal edilinceye kadar aralıksız 401 yıl Osmanlı yönetiminde; 1939 yılında Türki­ye’ye katılana kadar da 21 yıl Fransız idaresi altında kalmıştır. XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İngiltere’de başlayan Sanayi İnkılâbı ile birlikte, Avrupa ülkelerinin sanayileşme sürecine girmeleri ve dolayısıyla hammadde ihtiyaçlarının ortaya çıkması; onları yeni arayışlara yöneltmiştir. Musul, Ker­kük ile Basra Körfezi’ni kapsayan bölgenin zengin petrol yataklarına sahip olması, komşu bölgede yer alan İskenderun’un jeopolitik önemini daha da arttırmıştır. XX. yüzyılın getirdiği yeni siyasi dengeler ortaya çıkana kadar İngiltere, sömürgeleriyle bağlantısını sağlayan ulaşım hatlarında, özellikle Akdeniz ve çevresinde, güçlü bir Rusya’nın varlığına karşı güçsüz bir Osmanlı Devleti’ne destek vermişti. Bununla birlikte Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’nda Almanya ile ittifak yapması, İngiltere’nin Ortadoğu stratejisini değiştirmesine sebep olmuştur. İngiltere ve Fransa; Osmanlı İmparatorluğu’nun bölüşülmesi konusunda gizli Sykes-Picot Anlaşması’nı imzalamışlardır. Ortadoğu’nun paylaşılması sırasında İngiltere, doğrudan Rusya ile sınır komşusu olmak istemediğinden Musul, Erbil ve Dohuk gibi yerleşim yerlerini Fransa’ya ver­miş, böylece Rusya ile arasına Fransa’yı koymuş, kendisi de Kerkük ve Süleymaniye’yi almıştır (Eskander 2000: 139). Ancak bir süre sonra İngiltere, Suriye ve Lübnan topraklarına karşılık, daha önce Fransa’ya bıraktığı Musul ve havalisini geri almıştır. Hatay ve havalisi de Suriye toprakları içerisinde sayılmış ve Fransa’ya bırakılmıştır.

1024px-Flag_of_the_French_Mandate_of_Syria_(1920).svg[1]

Fransız Suriye ve Lübnan Mandası Bayrağı (1920-1946)

Kurtuluş Savaşı Yıllarında Hatay

I. Dünya Savaşı’nı sona erdiren Mondros Mütarekesi imzalandığında, Sancak bölgesi Türk kuvvetlerinin kontrolünde bulunuyordu. Ateşkesin 7. maddesi bahane edilerek İskenderun İtilaf devletlerince işgal edilecekti. O dönemde bölgede Yıldırım Orduları Grup Komutanı olan Mustafa Kemal Paşa, İsken­derun’a yapılacak herhangi bir İngiliz saldırısına silahla karşı konulmasını emretmişti. Ancak Mondros’un 16. maddesi gereğince Osmanlı hükümeti bölgedeki bütün ordularını ve dolayısıyla Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’nı da dağıtmış, Mustafa Kemal Paşa’yı da Harbiye Nezareti emrine vermiş­tir (Pehlivanlı: 32, 33). İtilaf devletleri, daha önce kendi aralarında yapmış oldukları gizli anlaşmalar gereği yavaş yavaş bölgeyi işgal etmeye başlamışlar ve Kasım 1918’de hem İngilizler hem de Fransızlar İskenderun’a asker çıka­rarak Dörtyol’u işgal etmişlerdir. 19 Aralık 1918 tarihinde, Dörtyol’da Fran­sızların işgaline karşı halkın silaha sarılması Millî Mücadele tarihinde önemli bir yer işgal etmektedir. Millî Mücadele’yi başlatan “İlk Kurşun’un” burada atıldığı bilinmektedir (Tekin 1993: 99, 100). Ermenilerden müteşekkil Fransız birliklerinin Dörtyol’a girmesiyle halk direnişe geçmiştir. 15 Eylül 1919’da İngiltere ve Fransa kendi aralarında “Suriye İtilafnamesi” adıyla anılan bir mukavele imzalamışlardı. Buna göre İngiltere; Adana, Maraş, Antep, Urfa, İskenderun ve Suriye’yi Fransa’ya bırakmış, Musul’u ise kendisi almıştı (Ata­türk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri 1991: 129, 130).

Anavatan Türkiye’nin bir parçası olan İskenderun bölgesinin Misak-ı Millî sınırları içerisinde olmasına rağmen, Fransa tarafından işgal edilmesi ve yerli ahaliye saldırılarda bulunulması, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere TBMM’nin dikkatini çekmiş ve işgal altında kalan bu Türk toprağının anava­tana katılabilmesini sağlamak için çalışmalara başlanmıştır. Nitekim meclisin açılışından bir müddet sonra Mustafa Kemal Paşa 1 Mayıs 1920’de Meclis kürsüsünde: “…Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudud meselesi tayin ve tespit edilirken hudud-ı millîmiz İskenderun’un ce­nubundan geçer. Şarka doğru uzanarak Süleymaniye’yi Musul’u, ve Ker­kük’ü ihtiva eder. İşte hudud-ı millîmiz budur…” (Atatürk’ün Söylev ve De­meçleri I 1997: 75) diyerek İskenderun’un Misak-ı Millî içinde mütalaa edil­diğini ifade etmiştir. O, Fransa adına Ankara İtilafnamesi’ni imzalayacak olan Henri Franklin Bouillon’a da Ankara’da yaptıkları görüşmede “Nokta-i hare­ketin Misak-ı Milli muhteviyatı olduğunu” söyler (Nutuk 2007: 421). Yine TBMM’nin açılışını müteakip günlerde İskenderun’dan ayrılan ve Adana’da İskenderun’un kurtuluşu için cemiyet kuran Tayfur Sökmen Bey Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup gönderir ve sorar: Sancak (Hatay) Misak-ı Millî’ye dâhil midir? Cevap ise şöyledir: “Türklerin yaşadığı her yer Misak-ı Millî’ye dâhildir” (Banguoğlu 1987: 7).

Mondros sonrasında işgal ettiği Maraş, Antep ve Urfa’da Kuvva-yı Milliye kuvvetlerine yenik düşen Fransa, ateşkes imzalamak istediğini belirtmiş ve böylece Türkiye, İskenderun konusunda pazarlık etme şansı elde etmiştir. Fransa’yı ateşkese sevk eden bir diğer husus, Mustafa Kemal Paşa’nın Suri­ye’deki Türk ve Arap direniş hareketleri ile işbirliği yapma ihtimaliydi (Sonyel 1987: 189-195). Fransa, bununla ilgili bazı önemli istihbari bilgiler de elde etmişti (Gelvin 1998: 119, 132, 187). Yunanlılara karşı Sakarya Savaşı’nın (23 Ağustos-13 Eylül 1921) kazanılması Türk hükümetinin elini güçlendirir ve Fransa ile görüşmeler devam eder. İskenderun bölgesinin kurtarılması için ilk teşebbüsler 20 Ekim 1921’de TBMM hükümeti ile Fransa arasında yapı­lan Ankara Itilafnamesi-Franklin Bouillon Anlaşması (Soysal 1983: 50-60) ile başlamış, fakat istenen sonuç tam manasıyla elde edilememiş, İskenderun Türkiye haricinde kalmıştır. O dönemde, Fransa ile bir anlaşma imzalamak, TBMM hükümetinin ilk defa bir batılı devlet tarafından hukuken (de jure) tanınması demekti (Oran: 151). Ayrıca İtilaf devletleri arasında yavaş yavaş ortaya çıkan anlaşmazlıklar derinleşecek ve İngiltere yalnız kalacaktı. Bu nedenlerden dolayı imzalanacak anlaşmanın Milli Mücadele açısından öne­mini bilen Mustafa Kemal Paşa, konuyu şöyle değerlendirecektir: “Bu anlaş­ma ile Türk milli istekleri ilk defa olarak Düvel-i Garbiyye’den biri tarafından tasdik ve ifade edilmiş bulunuyordu.” (Nutuk 2007: 424).

Ankara İtilafnamesi müzakerelerinin oldukça çetin geçtiği Türk heyeti başka­nı Yusuf Kemal Bey’in (Tengirşenk) anılarında görülmektedir. Kendisi, an­laşma ile Ankara hükümetinin tüm isteklerinin gerçekleşmediğini ve Fransız delegasyonu başkanı Bouillon’un olumsuz cevaplarını mecburen kabul ettik­lerini, zira o dönemde hükümetin Fransa’ya dayanarak Avrupa’da bir “Pen­cere Açmaya” ihtiyacı olduğunu belirtir. Yine, Yusuf Kemal Bey anlaşmanın imzalanmış olmasına rağmen eksik kaldığını, sınırın güneyinde kalan Türk topraklarının ve halkının asla unutulmayacağını, buraların bir gün yeniden Türkiye’ye dâhil olması için Türk çocuklarının mücadele edeceklerini de Bouillon’a söylemiştir (Tengirşenk 2001: 291-300). İskenderun’un sınır dı­şında kalmasından dolayı Meclis’te de ciddi tartışmalar olmuş, bu yüzden anlaşmanın kabul edilmeme ihtimali ortaya çıkmıştır. Durumun ehemmiyeti­ni gören Mustafa Kemal Paşa 16 Ekim 1921 tarihli meclisin gizli oturumunda söz alarak: “…Misak-ı Millîmizde muayyen ve müspet hat yoktur. Kuvvet ve kudretimizle tespit edeceğimiz hat, hatt-ı hudut olacaktır” demiştir (TBMM Gizli Celse Zabıtları II 1999: 355 vd.). Anlaşılan O, burada ‘şimdiki gücümüz budur, ileride gücümüze göre hareket ederek yarım kalan işimizi tamamlarız’ demek istemiştir.

Ankara İtilafnamesi’yle Türkiye’nin Suriye sınırı çizilmiş ve Fransa bölgeden çekilmeyi kabul etmiştir. İskenderun Sancağı anavatan dışında kalmış olma­sına rağmen, Sancak’taki Türk unsurunun menfaatlerini koruyacak ve bu bölgeye muhtariyet verilmesi için gerekli zemini hazırlayacak hükümleri An­kara hükümeti itilafnameye koydurmuştu. Zira anlaşmanın 7. maddesine göre “İskenderun mıntıkası için bir usul-i idare-i mahsusa tesis olunacaktır. Mıntıkayı mezkurenin Türk ırkından olan sekenesi harslarının inkişafı için her türlü teşkilattan müstefid olacaklardır. Türk lisanı orada mahiyet-i resmîyeyi haiz olacaktır” (Melek 1986: 6).

Mustafa Kemal Paşa’nın İskenderun’a ilişkin müstakbel planlarını yansıtan ilginç bir anekdot da nakledilmiştir. İtilafname’nin imzalanacağı sırada; daha sonra bağımsız Hatay Devleti’nin ilk cumhurbaşkanı seçilecek olan Tayfur Sökmen’in başkanlığında bir heyet Ankara’ya gelerek onunla görüşmüş ve İskenderun’un anavatan sınırları içerisine dâhil edilmesini istemişlerdir. Fakat Fransızlar ile gü­ney sınırını şimdilik emniyete almak isteyen ve bunda da zaruret gören Mustafa Kemal Paşa heyete; “Hatay’daki mücadelenin gaye ve hedefini biliyorum. İlk günden beri de bu mücadeleleri takip ediyor, imkânlarımızın el verdiği ölçüde de buna destek oluyoruz. Hatay zaten Misak-ı Millî sınırlarımız içerisindedir” demiş ve bu görüşmeden sonra Tayfur Sökmen’i Antalya’dan müstakil milletve­kili seçtirmiştir. Hatta Tayfur Sökmen’in Antalya milletvekili yapılması pek çok kişinin dikkatini çekmiş, niçin Adana veya Antep değil de Antalya’dan seçtirdiniz sorusuna Paşa; “sonra “l” yerine “k” koyacağız. Böylece Antalya Antakya ola­cak da ondan demiştir” (Ünal 1978: 575).

1024px-Flag_of_Hatay.svg[1]

Hatay Cumhuriyeti Bayrağı

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ