ATATÜRK’ÜN BAŞARI YOLLARI

Cihan DURA

Yazarın şu ana kadar yazılmış 119 makalesi bulunuyor.

Cihan_Dura082

Atatürk Osmanlı İmparatorluğu’nun neden çöktüğünü çok iyi bildiği için, Devrim’i bilimsel zihniyet (bilimsel metot) temeli üzerine oturtmuştur. Gerçek arayışına metotlu şüpheyle başlar. Bilimsel düşünce, inanç ve aklın birbirinden ayrılmasını gerektirir. Atatürk bir bakıma “akıl inançtan önce gelir” diyen İbn Rüşt’ün düşüncesini yeniden canlandırmıştır (Mumcu, 1992).  Bizi, ilkin İbn Heysem’in, Descartes’ın metotlu şüphe yöntemini kullanmaya, gerçeği araştırmaya başlamadan önce “her türlü otoriteyi, önyargıları, hurâfeleri (boş inançları), kısacası her türlü ‘sözde gerçeği’ reddetmeye, onların yerine açıkça doğru olan önermeleri koymaya” çağırır: Ulusumuz çağ-dışı zihniyetleri, ilkel ve boş inançları, tutarsız gelenekleri  terketmelidir. Çünkü bunlar, yaşamın akla ve gerçeklere uygun olarak görülmesini engeller. B. Ecevit onun bu yöntemini şöyle açıklıyor: “Atatürk, aklı işleyebilen insanın; kafası hurâfelerden, baskılardan, yasaklardan kurtarılınca, kafasının pencereleri her türlü düşünce akımına açılınca, zamana ve koşullara göre en doğru yolu kendi kendine bulabileceğine inanırdı” (Ecevit: 54).

Atatürk bizi gözlem ve muhakemeye, bilimsel metoda çağırır.  Bu metodu bizzat uygular; akılcı teknikler önerir.

Ona göre “İş, düşüncelerin hâkimi, âmiridir.” İzlenecek gayeler tecrübeden (deneyden) ve ülkenin gereksinimlerinden esinlenerek belirlenmelidir. Ulusumuzu gerçekçi, sağlam ve dürüst bir bakışla görmeliyiz. Bunu, ülkeyi gezerek, ulusu tanıyarak yapmalıyız.

Her işin hedefine kestirme yoldan varmak arzu edilirse de, tutulan yolun akla uygun, mantıklı ve özellikle bilimsel olması şarttır.

Bilim çeviriyle değil, incelemeyle olur!

Dikkat ve özenle seçeceğimiz belgelere dayanmalıyız;  bu belgeler üzerinde yapacağımız incelemede kendi inisiyatifimizi ve süzgecimizi kullanmalıyız.

Atatürk’ün belge seçip toplama, değerlendirme ve belgeye dayanma eğilimine ilişkin pek çok örnekler verilebilir. Büyük yapıtı Nutuk bütünüyle belgelere dayanan bir yapıttır. Millî Mücâdele sırasında çeşitli vesilelerle, çeşitli kaynaklardan elde ettiği belgelerin korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için ayrı bir özen ve titizlik göstermiştir. Sivas’ta iken, Vahdettin hükümetinin Millî Mücâdele’yi engellemeye yönelik entrikalarını sergileyen bâzı belgelerle ilgili olarak,  Mazhar Müfit’e şunları söylemiştir: “Bir gün gelir de anılarımı yazarsam, bunları aynen gelecek kuşaklar için ibret ve uyarıcı olmak üzere yayınlayacağım. Fakat zaman ve olayların neler doğuracağı belli olmaz. Bu gibi önemli belgelerin sende de birer sureti bulunsun. Ben yazamazsam, sen yazarsın… Bunlar Millî Mücâdele’de maruz kaldığımız gizli ve açık binbir türlü engellemeler ve entrikalar hakkında esaslı kanıtlardır” (Kansu,1968:  471).

Yaşamı bilimsel metotçuluğunun kanıtıdır : Bizzat kendisi yaşamı boyunca iyi bir gözlemci ve muhakemeci olmuştur. Başarısının gizi, kuşkusuz buradadır.

Onun bu yüksek niteliğini M. Kaplan şöyle açıklıyor: Atatürk’ün dehâsı, herşeyden önce, “durumu tesbite ve isâbetli yorumlara” dayanır. Karl Jasper’in durum kavramı hakkında söyledikleri, bu konuyu aydınlatıcı fikirler içerir. Atatürk önce, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu en doğru şekilde belirlemiş  (gözlem),  sonra onu en doğru şekilde yorumlamıştır (muhakeme). Karar ve hareket  (uygulama, teknik) için, doğru tesbit ve yorum (bilimsel metot) şarttır (Eroğlu, 1988).

Onun gözlemci yaklaşımına, birçok örnek arasında, “Serbest Fırka’nın başarısının sebeplerini anlamak için, ülke içinde uzun bir seyahata çıkması”  örnek olarak verilebilir. D. Rustow ve S. Sinanoğlu gibi yazarların belirlediği üzere o “hareketleri üzerinde önceden düşünürdü; icraatı, davranışları, yazı ve sözleri çok sağlam, çok derin bir düşünceye” dayanırdı (Enginsoy,1985: 833). Ş. Aydemir ise şunları yazıyor : Mustafa Kemal bir “heyecan, fevrî karar ve harcıâlem şan adamı” değildir. O bir mantık adamıdır. Enver Paşa, Talât Paşa ve Cemal Paşa gibi kendinden önce gelenlerden, başka türlü bir insandır. Nutuk’ta insanı hayran bırakan bir tarih mantığı sergiler. Görüşlerini, örneklerle destekleyerek, tam bir mantık zinciri içinde sunar (Aydemir,1966: 253, 285 vd.).  “Güç aldığı kaynaklarının başında, bir olaya yararlı olabilecek ayrıntı ve faktörleri duygularının etkisi altında kalmadan yorumlayabilme ve durum ne denli umutsuz olursa olsun, dâima mantığı ile hareket edebilme özellikleri geliyordu… Bir taktikçi ve çok tedbirli bir hesap adamıydı” (Gronau,1994: 140).

Bir gün “The Financial Times,” Afet İnan’dan kadın sorunları hakkında bir makale ister.  Onun, kitaplara gömülerek bir yazı hazırlamaya çalıştığını gören Atatürk şöyle der: “Okumayla ne uğraşıyorsun, birçok görgülerin var ülke içinde… Onları dile getir, yeterlidir!” (Kocatürk,1985) Bu örnekten, Büyük Aydınlanmacı’nın gözleme ne kadar önem verdiği kolayca anlaşılır .

Atatürk, kullandığı bâzı akılcı ve bilimsel tekniklere,  konuşmalarında ya da yazılarında şu veya bu vesileyle değinmiştir. Bunlardan derleyebildiklerimizi şu başlıklarla  kavramlaştırabiliriz: Sorunu inceleme, tepkiyi öngörme, gerçekçi olma, zamanlama, geçmişi bilme ve geleceği öngörme, başarı için engellerin üzerine yürüme, örgütlenme, fikre bağlılık…  Bunlardan üçünü kısaca açıkladıktan sonra, öbürleri üzerinde daha geniş olarak duracağız.

-Tepkiyi Öngörme : Her etkiye karşı dâima bir tepki olduğunu düşünmek ve önlem almak lâzımdır;  aksi halde, sonuç bozgundur. Kendisi şöyle diyor: “Ben herhangi bir işe giriştiğim zaman, karşımdakinin ne yapabileceğini ve en kötü olasılıkları düşünürüm. Ona göre önlemlerimi alarak, hareket ederim” (Atay, 1984: 179).

-Gerçekçi Olma: Bir durumu incelerken ve önlem düşünürken, acı da olsa  gerçeği görmekten vazgeçmemek gerekir (Gökçen,1994: 187).

-Fikre Bağlılık : Bir fikre bağlanmalı, o fikirde durmalıdır (Atay,1984: 65).

I) BAŞARI İÇİN ÖRGÜTLENME

Başarı için ekip kurmak ve onu organize etmek lâzımdır (Kocatürk,1985: 738).

Atatürk “Tarih boyunca bütün kendi gibi olanlara benzerdi. O da bal veren bir çiçek değil, her çiçeğin kendine göre balını almasını bilen bir arı idi. Her çiçeğin kovan peteklerinde şüphesiz bir payı vardır. Fakat çiçeklerden hiçbiri, eğer arı olmasaydı, petekteki balı yapabileceğini söyleyerek övünemez” (Atay,1984: 8).

Başarılarının gizini Afet İnan’a şöyle açıklıyor : “Ben ne yaptı isem, arkadaşlarıma dayanarak, ulusuma dayanarak yapabilmişimdir. Yani tek başıma bana atfedilemez” (Kocatürk,1985:738).

Atatürk’ün, kuvvetinin sırrını soranlara verdiği “Durur, dinlerim” yanıtı, “Ben kalbleri kırarak değil, kalbleri kazanarak hükmetmek isterim” sözü, onun soylu ruhunun ne kadar demokrat eğilimli olduğunu gösterir.  Katılım ilkesi, onun ömrü boyunca ihmal etmediği bir ilkedir. Hemen bütün devrimlerini geniş halk kitleleriyle diyalog kurarak yapmıştır. Yakın çevresinde sürekli olarak büyük gruplar tutmuş, onlarla yüz yüze ilişkiler sürdürmüş, tüm eylemlerini onlarla birlikte gerçekleştirmiştir.  Bu ilke “sonradan çok partili demokrasiye kadar gelişen sistemin soyut, ancak temel niteliklerinden biri olmuştur” (Kongar,1994:199-314).

Bu yeteneğinin Bağımsızlık Savaşımızdaki iki büyük başarısı şunlardır: Lider Mustafa Kemal yerel Müdafaa-i Hukuk kuruluşlarını Ankara’da Millet Meclisi içinde kaynaştırmıştır. Asker Mustafa Kemal, çeteleri ve milli kuvvetleri düzenli bir ordu içinde yoğurup komutası altına almıştır. “Meclis ve arkadaşları ya onun karşısına geçmişler, ya da onunla uyuşamamışlardır. Hepsini ve her şeyi idare etti. İradesinin, insana şaşkınlık verecek bir eğilip bükülme yeteneği vardı. Onda politikacı kahramanı korur, kahraman politikacıyı kurtarırdı” (Atay,1984: 209 vd.) :

Atatürk’ün teşkilatçılığını Nutuk’tan izleyelim:

İlk olarak tüm orduyla temasa geçmeliydim.

Erzurum’daki 15’inci Kolordu Komutanı’na 21 Mayıs 1919’da yazdığım bir şifrede  “Genel duruma pek üzüldüğümü, birlikte yerine getirmemiz inancıyla bu son görevi kabul ettiğimi, bir an önce Erzurum’a gelmek istediğimi”  bildirdim.

Samsun ve dolayları, Rum çeteleri yüzünden güvenlikli değildi. Oraya geçici olarak bir mutasarrıf atadım. Gerekli önlemlerin alınmasına, halkın aydınlatılmasına, oradaki yabancı güçlerden korkmaya gerek olmadığının anlatılmasına önem verildi ve bölgede milli teşkilat kurulmasına girişildi.

23 Mayıs’da Ankara’daki 20’nci Kolordu Komutanı’na “Samsun’a geldiğimi, kendisiyle ilişki kurmak ve İzmir dolayları hakkında bilgi  istediğimi ”  bildirdim.

Komutan, yanıtında  “İzmir’den düzenli bilgi alamadıklarını, Manisa’nın da işgal edildiğini, Kastamonu ve Kayseri dolaylarından güvenlik bozucu olaylarla ilgili haberler geldiğini, bilgi vermeyi sürdüreceğini”  yazıyordu.

27 Mayıs’da Havza’dan,  20’nci Kolordu Komutanı ile Konya’daki Ordu Müfettişliği’ne “Afyonkarahisar’daki 23. Tümen’e hangi görevin verileceğini” sordum.  Aldığım yanıtlarda  “bir işgal durumunda kendi kesimini koruyacağı, Konya’da orduya yardımcı olacak bir kuvvetin hazırlandığı”  bildiriliyordu. Edindiğim bilgileri, Erzurum, Samsun ve Diyarbakır’daki kolordu komutanlıklarına bildirdim.

Durumunu bilmediğim Trakya ile temas kurmalıydım.  Önce Cafer Tayyar Bey’in, 1’nci Kolordu Komutanı olarak Edirne’de bulunduğunu öğrendim.

Cafer Tayyar Bey’e 18 Haziran’da verdiğim direktifte şunları belirttim:  “İtilâf Devletleri’nin yaptıkları, İstanbul’daki hükümetin güçsüz durumu sizce de bilinmektedir. Milletin kaderi böyle bir hükümete teslim edilemez. Trakya ve Anadolu’daki milli teşkilatların birleştirilmesi ve Sivas’ta ortak bir heyet kurulması kararlaştırılmıştır. Derhal teşkilat kurunuz ve yanıma iki temsilci gönderiniz. Bağımsızlığımızı kazanıncaya kadar, milletimle çalışacağıma yemin ettim. Artık benim için, Anadolu’dan hiçbir yere gitmemek kararı kesindir.”

Trakya’nın mânevi gücünü yükseltmek için, direktifime şunları da ekledim: “ Anadolu halkı bölünmez bir bütün hâline geldi. Kararlar birlikte alınıyor. Vali ve mutasarrıflar bizimledir. Milli teşkilat genişledi. İngiliz himayesinde bir Kürdistan kurulması propagandası ortadan kaldırıldı. Kürtler Türklerle birleşti. ”

Bu arada Yunan ordusunun Manisa ve Aydın çevrelerini de işgal ettiğini öğrendim.

56’ncı Tümen Komutanı Bekir Sami Bey; bana 27 Haziran’da gönderdiği telgrafta “birçok engele rağmen, Milli Mücadele düşüncesini her tarafa yaydığını, yaptıklarıma sarsılmaz inancı olduğunu, kendisine emir vermekte devam etmemi” bildiriyordu.

Bir hafta Samsun’da, 12 Haziran’a kadar Havza’da kaldıktan sonra Amasya’ya gittim. Bu süre içinde, bütün yurtta milli teşkilat kurulması gereğini tüm komutanlara ve sivil yönetim âmirlerine bildirdim.

Dikkat çekicidir ki Yunan işgal ve zulmü karşısında millet daha aydınlanmamış, herhangi bir tepki göstermemişti. Milleti uyarıp harekete geçirmeliydi. Bu maksatla vali ve mutasarrıflara, ilgili ordu birliklerine bir genelgeyle şunu bildirdim:  “İşgal gelecekteki tehlikeyi açıkça sezdiriyor. Yurt bütünlüğünün korunması için, milletin tepkisi daha canlı ve sürekli olmalıdır. Katlanılamaz olan bu duruma derhal son verilmesinin, uygar ulusların adaletinden beklendiğini göstermek için coşkulu mitingler yapılmalı, büyük devletlerin temsilcileriyle Bâbıâli’ye  etkili telgraflar çekilmelidir. ”  Bunun üzerine her yerde gösteriler başladı.

Bu tarihlerde   bütün milletçe İngiliz himayesinin istenmesi için Sait Molla imzasıyla, İngiliz Muhipler Cemiyeti adına,  belediye başkanlarına çekilen telgrafın etkisini gidermek için milleti aydınlattım, Hükümet nezdinde girişimlerde bulundum.

Bundan başka  27 Mayıs’ta bir yabancı ajansın, “Saltanat Şûrâsı (Padişahlık Danışma kurulu) üyelerinin,  “Türkiye büyük devletlerden birinin himayesini sağlamalıdır” düşüncesinde birleştiği haberini yayması üzerine,  Sadrazam’a, milletin, bağımsızlığını korumaya kararlı ve bu yolda her türlü özveriye hazır olduğunu yazdım.  Milleti de bu durumdan haberdar ettim.

Sadrazam Ferit Paşa’nın, Paris’e çağrılması konusundaki görüş ve davranışımı açıklamak için, 3 Haziran’da ilgili ordu birliklerine ve valiliklere şu telgrafı çektim:

“Osmanlı Devleti, haklarını konferans huzurunda savunmak için Paris’e çağrılmıştır. Konferansta savunulması milletçe istenen haklar; tam bağımsızlık ve çoğunluğun azınlığa feda edilmemesidir. Paris’e harekete hazırlanan heyet; bu isteklere uymalıdır. Aksi halde millet, olupbittiler karşısında kalabilir.

Bu nedenle illerdeki cemiyet temsilcileri, belediye heyetleri; Sadrazam’a ve Padişah’a telgraflar çekerek, milli bağımsızlığın ve millet çoğunluğunun haklarının korunmasını, Paris’e gidecek heyetin yapacağı savunma esaslarının millete bildirilmesini istemelidir. Milletin bu hareketi; İtilâf Devletleri’ne, heyetin savunacağı ilkelerin milletin isteği olduğunu gösterecek, görevini de kolaylaştıracaktır.”

Anadolu’ya geçeli bir ay olmuştu. Bu süre içinde ordu birlikleriyle bağlantı sağlanmış, halk aydınlatılarak uyanık bir duruma getirilmiş, milli teşkilat düşüncesi yayılmıştı.

Genel durum artık bir komutanla yürütülemezdi. Geri çağrılma emrine uymamış olmamın yanısıra, milli teşkilat hazırlığını sürdürdüğüm için, âsi konumda sayılırdım. Sonraki girişimlerim de köklü ve şiddetli olacaktı. O halde bu faaliyetler şahsilikten çıkarılmalı ve milletin birliğini temsil edecek bir heyet adına yapılmalıydı.

Artık, daha önce belirttiğim bir noktanın uygulama zamanı gelmişti: Anadolu ve Rumeli’deki milli teşkilatlar birleştirilerek, Sivas’ta bir milli kongre toplanmalıydı (Atatürk,1991: 12-21).

II) ÇÖZÜM İÇİN SORUN İYİCE İNCELENMELİ

Bir amaca ulaşmak için,  mevcut sorunların neden ve etkenlerini incelemeli, meydana çıkarmalıdır. Çeşitli olasılıklar çok iyi hesap edilmeli; en iyi görünen, hızla uygulanmalıdır. Uygulama safhalara ayrılmalı, hedefe adım adım yürümelidir.

Bu teknik, hemen görülebileceği gibi, analiz tekniğidir. Düşünce tarihinde bundan ilk söz edenlerden biri, bir Sokratçı olan Antisthenes ’dir (M.Ö. 444-368): “Bir nesneyi bilmek demek, onu son öğelerine ayırmak demektir. Bilginin biricik görevi, öğelere ayırmak ve bunları adlandırmaktır” (Gökberk, 1990: 53). Yöntem, yaklaşık 2000 yıl sonra bir  Descartes’ın gerçeği araştırma kuralları arasında yer alacaktır.

1911’de Bingazi savaşı’nda bulunan bir Fransız muhabirinin izlenimine göre Mustafa Kemal “İnce hesap ve uzun muhakemeden sonra karar verirdi. Yaklaşık ve genel olanla yetinmez, sağlam esaslar ve rakam isterdi” (Atay, 1984: 66).

A) Atatürk’ün sağlam bilgi arayışına Nutuk’tan bir örnek verelim:

Bundan sonra, Amerikan mandası hakkındaki muhtıra ele alındı. O günlerde, İstanbul’dan gelen bazı kimseler; Brown adlı bir Amerikalıyı da Sivas’a getirmişlerdi. Konunun iyi anlaşılması için, Erzurum’dan beri başlayan bazı haberleşmeleri sunacağım.

5’inci Kafkas Tümeni Komutan Vekili Arif’ten aldığım 25/26 Temmuz tarihli telgraf:

1) Amasya’ya gelen Bekir Sami Bey, size aşağıdaki düşüncelerini arz etmemi rica etmiştir.

2) Tam bağımsızlık istersek, vatanın birçok parçalara ayrılacağı kesindir. Şu halde, iki üç ili içine alacak bağımsızlığa, vatanın tümünü güvence altına alacak yabancı devlet himayesi (mandaterlik) yeğlenir. Ülkenin bütününü kapsayacak meşruluğumuz ve dışardaki temsil hakkımız devam etmek kaydıyla, belirli bir süre için Amerikan mandası istemeyi en yararlı çözüm olarak kabul ediyorum. Amerikan temsilcisi “bütün bir millet, bu konudaki isteğini Amerika’ya duyurmalıdır”  dedi. Wilson’a ve Amerikan Parlamentosu’na şu koşullar çerçevesinde başvurulmasını önerdi:

(a) Adil bir hükümet kurmak; (b) eğitim ve öğretimi yaymak; (c) din ve mezhep özgürlüğünü sağlamak; (d) gizli anlaşmaları kaldırmak; (e) bütün Osmanlı ülkesi sınırlarını kapsayacak şekilde, Amerikan kumandasını kabul etmek.

3) Kongremizin seçeceği bir heyet, Amerika’ya gönderilecektir.

4) Bekir Sami Bey, Sivas Kongresi’nin ne zaman toplanacağı ile o güne kadar nerede beklemesi gerektiğinin bildirilmesini de dilemektedir.

Eski Vali Bekir Sami Bey’e verdiğim yanıt:

1) Toplanmış bulunan Doğu İlleri Kongresi, kendi yöreleri halkınca söz sahibi olarak tanınmış kimselerden kurulmuş, yetkili bir heyet durumundadır. Bu kongrede devlet ve millet bağımsızlığının bölünmezliği, ısrarla savunulmaktadır. Bu bakımdan ne olduğu belirsiz bir Amerikan mandaterliğinden, kongrede söz edilmesi sakıncalı olacağından, aşağıdaki noktalarda bizi aydınlatmanızı rica ederim.

a) “Tam bağımsızlık istersek, vatan birçok parçalara ayrılacaktır”  görüşünün kaynağı nedir?

b) Vatanın bütünlüğünden maksat, ülkenin bütünlüğü mü, yoksa egemenlik hakları mı?

c) “Ülkenin bütününü kapsayacak meşruluğumuz ve dışardaki temsil hakkımız devam etmek kaydıyla, belirli bir süre için Amerikan mandası istemek en yararlı çözümdür” diyorsunuz. Ancak bununla temsilcinin ileri sürdüğü koşullar arasında çelişki vardır. Çünkü meşruluğumuz devam ederse, hükümet yasama gücüne tabi olur ki, artık bu heyetin kuruluşunda Amerikan müdahalesi olamaz. Bu durumda ya meşruluk devam edecektir ve Amerika’dan âdil bir hükümet kurulmasını istemeye gerek yoktur, ya da meşruluğun devamı sözde kalır.

d) Eğitim ve öğretimi yaymaktan maksat nedir? İlk akla gelen, ülkenin her yerinde Amerikan okulları açılmasıdır. Çünkü şimdiden yalnız Sivas’ta 25 kadar okul açmışlardır. Bu durumda, Osmanlı eğitim ve öğretiminin yayılması bu girişimle nasıl bağdaştırılacaktır?

e) Patrikhanelerin ayrıcalıkları devam ederken, “din ve mezhep özgürlüğü sağlanması maddesi”nin anlamı nedir?

f) “Bütün Osmanlı ülkesinin sınırları” ndan maksat, savaştan önceki sınırlarımız mıdır? Eğer bu deyim içinde Suriye ve Irak da varsa, Anadolu halkının Arabistan adına mandaterlik istemeye hakkı var mıdır?

g) Bugünkü hükümetin politikası nedir? Amerikan ve İngiliz mandaterlik politikaları arasındaki fark nedir? Hükümet Amerikan mandasına eğilimli midir? Amerika Ermenistan mandaterliğini niçin bıraktı? Amerikalılar mandaya ne ölçüde isteklidir?

2) Sivas Kongresi’nin toplanması, Erzurum Kongresi’nin toplanmasına bağlıdır. Tokat ya da Amasya’da bulunmanız uygundur (Atatürk,1991: 62 vd.).

B) F. R. Atay anlatıyor (Atay,1984: 157 vd.) : Mütareke dönemidir. Mustafa Kemal’in artık ne Saray’dan, ne de Hükümet’ten umudu kalmamıştır. Tanıdıklarını arayarak ya da kendini arayanlarla buluşarak, bu gidişle vatanın iyiliğine bir barış sağlama olasılığı kalmadığı için, bir milli direnme hareketi hazırlığına başlar. Mustafa Kemal’in kesin kararı şudur: “Uygun bir zaman ve fırsat kollayarak İstanbul’dan ayrılmak, basit bir tertiple Anadolu içlerine geçmek, isimsiz çalışarak millete felâketi haber vermek.” Atatürk bu günler hakkında F. R. Atay’a şunları söylemiştir: “Düşünebilirsiniz ki verilmiş bir kararım varken, onu niçin hemen uygulamıyorum? Şundandır ki ağır ve kesin bir kararın doğruluğuna inanmak için, durumu her yönüyle ele almak ve incelemek gereklidir. Bir karar uygulanmaya başladıktan sonra, keşke şu tarafını da düşünseydik belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye gerek kalmazdı gibi kaygılara yer kalmamalıdır. Bundan başka birlikte çalışacak olanlar, yapılandan başka bir şey yapılmak olasılığı kalmadığına inanmalıydılar. İşte benim mütareke döneminin beş-altı ayını İstanbul’da geçirmekliğimin nedeni budur. Bu sürenin bir kısmını da hazırlıklara ayırdım. Düşünce hazırlığı, seferberlikte davul zurna çalarak asker toplamak gibi olmaz. Alçak gönüllülükle çalışmak, kendini silmek, karşısındakilere içten bir kanı vermek şarttır.”

C) Aristo’nun (M.Ö. 384-322) en büyük başarılarından biri, bilimsel araştırmayı sistemleştirmiş olmasıdır. “Organon” adlı kitabında “bilimsel bilgiye götüren araçları” incelemiş, mantık bilimini kurmuştur. Ele aldığı her konuyu sistemli olarak şu yoldan giderek inceler: Önce, (i) konuyla ilgili olguları ve (ii) onun hakkında evvelce ileri sürülmüş görüşleri bir araya getirir; (iii) bunlara dayanarak kendi görüşünü oluşturur ve (iv) önceki teorileri eleştirmeye çalışır.

Atatürk -belki de askeri eğitimin bir kazanımı olarak- bu basit görünen, fakat çoğu aydınımızın habersiz olduğu tekniği bilmektedir. Gerçekten, Nutuk’un daha başlangıcında bu tekniğin mükemmel bir uygulamasıyla karşılaşırız:

1) Konuyla İlgili Olguları Bir Araya Getiriyor

1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir:

Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Millet yorgun ve yoksul durumda. Milleti savaşa sürükleyenler ülkeden kaçmışlar. Vahdettin, şahsını koruyabilecek alçakça önlemler araştırmakta. Hükümet âciz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte. Ordunun elinden silahları alınıyor.

İtilâf Devletleri anlaşma hükümlerine uymuyor. İtilaf donanma ve askerleri İstanbul’da.  Adana, Urfa, Maraş, Gaziantep işgal edilmiş. Antalya, Konya, Merzifon ve Samsun’da düşman askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancılar, özel ajanlar faaliyette. 15 Mayıs’da Yunan ordusu İzmir’e çıkartılıyor.

Her tarafta Hıristiyan azınlıklar kendi amaçlarını gerçekleştirmeye, devleti çökertmeye çalışıyorlar. İstanbul Rum Patrikhanesi’nde kurulan Mavri Mira Heyeti çeteler kurmak, toplantı ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Ermeni Patriği, Mavri Mira ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da ilerliyor. Karadeniz sahillerinde örgütlenen Pontus Cemiyeti başarıyla çalışıyor  (Atatürk, 1991:1 -2 )

Anadolu’da başlıca iki ordu müfettişliği kurulmuştu. Ateşkes anlaşmasıyla, birliklerin savaşçı erleri terhis edilmiş, silah ve cephanesi elinden alınmıştır.

-Merkezi Konya’da bulunan İkinci Ordu Müfettişliğine bağlı birliklerden 12’nci Kolordu Konya’da bulunuyordu. İzmir’de esir olan 17’nci Kolordu’nun 57’nci Tümeni bu kolorduya bağlanmıştı. 20’nci Kolordu Ankara’da idi. İzmit’teki 1’nci Tümen, İstanbul’daki 25’nci Kolordu’ya bağlanmıştı.

Bandırma’da, İstanbul’a bağlı 14’ncü Kolordu bulunuyordu.

-Müfettişi olduğum 3’üncü Ordu Müfettişliğinin, emrim altında olan iki kolordusu vardı. Bunlardan biri, merkezi Sivas’ta bulunan 3’üncü Kolordu’dur. Komutanı Albay Refet Bey’dir. Öbürü, merkezi Erzurum’da bulunan 15’inci Kolordu idi. Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’ydı.

Diyarbakır’daki 13’üncü Kolordu , İstanbul’a bağlı bulunuyordu.

Benim bu iki kolorduya emir vermekten başka, daha ileri bir yetkim vardı ki, bölgeme yakın birliklere, bölgemdeki ve komşu illere tebligatta bulunabilecektim.

Bu yetkiye göre, Ankara’daki 20’nci Kolordu ve bunun bağlı bulunduğu müfettişlik ile, Diyarbakır’daki kolordu ile, hemen hemen Anadolu’nun bütün sivil yönetim âmirleriyle yazışmalar yapabilecektim.

Bu geniş yetkinin, beni İstanbul’dan uzaklaştırmak maksadıyla Anadolu’ya gönderenler tarafından, bana nasıl verilmiş olduğu garibinize gidebilir. Onlar bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler. Buldukları gerekçe “Samsun ve çevresindeki güvensizlik olaylarını yerinde görüp önlem almak üzere Samsun’a gitmek” idi. Ben bu görevin yürütülmesinin, bir makam ve yetkiye bağlı olduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler. Yetki konusundaki talimatı ben kendim yazdırdım.

Genel durumu daha dar bir çerçevede gözden geçirelim:

-Düşmanlar Osmanlı ülkesine karşı saldırıya geçmiş, onu paylaşmaya karar vermişler.

-Padişah ve halife olan kişi, hayat ve rahatından başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda.

-Başsız kalmış olan millet, olup bitecekleri beklemekte.

-Felâketi kavrayanlar, kurtuluş çaresi saydıkları önlemlere başvurmakta.

-Ordu, ismi var cismi yok durumda.

-Komutanlar ve subaylar yorgun, yürekleri kan ağlıyor; bir kurtuluş çaresi aramakla meşgul… (Atatürk, 1991: 6-7)

2) Konu Hakkında İleri Sürülen Görüşleri Bir Araya Getiriyor

Durumun korkunçluğu karşısında her yerde kurtuluş çareleri düşünülmeye başlamıştı.

Düşünceler bir takım kuruluşları doğurdu. Örnek olarak Trakya Paşaeli Cemiyeti, Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti (Doğu İllerinin Ulusal Haklarını Savunma Derneği), Muhafaza-i Hukuk (Hakları Koruma), Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti (Trabzon ve Çevresini Merkezden Ayırma Derneği) kurulmuştu.

İzmir’de kimi yurtseverler, Yunan işgalinin ilhakla sonuçlanmasına engel olmak için, Redd-i İlhak  (Yunan egemenliğini red) ilkesini ortaya atmışlardır.

Bu derneklerin kuruluş amaçları hakkında bilgi vereyim.

-”Trakya Paşaeli Cemiyeti;” Osmanlı yurdunun parçalanma tehlikesi karşısında, Trakya’yı İngiltere ya da Fransa’nın yardımıyla bir İslâm-Türk topluluğu halinde kurtarmayı, bir Trakya Cumhuriyeti kurmayı düşünüyordu.

-”Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti” nin kuruluş amacı; Doğu illerindeki halkın dinsel ve politik haklarının kullanılmasını sağlayacak meşru yollara başvurmak, müslüman halkın tarihi ve milli haklarını uygar dünya karşısında savunmak, savaşın Doğu illerinde yarattığı yıkım ve yoksulluğa, elden geldiğince çare aramaktan ibaretti.

Erzurum şubesi; Doğu illerinde Türk’ün haklarını korumakla birlikte, Ermeni göçü sırasındaki kötü davranışlarla halkın bir ilgisi bulunmadığını uygar dünyaya duyurmaya karar veriyor.

Şubenin kurucuları; ilerdeki çalışmalarını şu noktalarda topluyor: Göç etmemek, teşkilâtlanmak, saldırı karşısında savunmak.

Cemiyet’in İstanbul’daki merkezi; uygar ve bilimsel yollarla maksada ulaşılacağı konusunda fazla iyimser görünüyor. Asıl kuruluş sebebi, Doğu illerinin Ermenistan’a verilmesi olasılığı oluyor.

-Karadeniz sahillerinde bir Rum Pontus Hükümeti kurulacağı korkusu vardı. Merkezi İstanbul’da olan “Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti,”   merkezden ayrılmak gayesini güdüyor.

-Bitlis, Elazığ illerindeki, İstanbul’dan yönetilen “Kürt Teali Cemiyeti” nin (Kürtleri Yükseltme Derneği) amacı; yabancı devletlerin himâyesinde bir Kürt devleti kurmaktı.

-Konya ve dolaylarında, İstanbul’dan yönetilen “Teali-i İslâm Cemiyeti” nin (İslâmı Yükseltme Derneği) kurulmasına çalışılıyordu.

-Ülkenin her yanında  “İtilâf ve Hürriyet” (Uzlaşma ve Özgürlük), “Sulh ve Selâmet (Barış ve Kurtuluş) cemiyetleri vardı.

-İstanbul’daki önemli kuruluşlardan biri “İngiliz Muhipleri Cemiyeti”  (İngiliz Dostları Derneği)  idi. Derneği kuranlar kendi çıkarlarının korunma çaresini İngiliz himayesini sağlamakta arayanlardır. Derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nâzırı (İçişleri Bakanı) Ali Kemal ve Sait Molla bulunuyordu. Dernekte Rahip Frew gibi ingilizler de vardı.

Derneğin iki yönü ve niteliği vardı: Biri açık yönü ve İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelik niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Ülkede örgütlenerek isyan çıkarmak, milli bilinci felce uğratmak, yabancı müdahelesini kolaylaştırmak gibi haince girişimler, derneğin bu gizli kolu tarafından yönetiliyordu.

İstanbul’da erkekli kadınlı kimi ileri gelenler; gerçek kurtuluşun, Amerikan mandasını sağlamakta olduğu görüşünde idiler.

Bunlar görüşlerinde çok direndiler. En doğru yolun kendilerininki olduğunu kanıtlamaya çok çalıştılar  (Atatürk, 1991: 2-5).

Burada pek önemli bir noktayı belirtmeliyim. Millet ve ordu; Padişah ve halifenin hâinliğinden habersiz, yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağları dolayısiyle ona boyun eğmekte ve sâdık.  Kurtuluş çaresi düşünürken, kendilerinden önce, o makamın kurtarılmasını düşünüyor. Halifesiz ve padişahsız kurtuluşu kavrayamıyor. Bu inanca aykırı bir görüş ileri süren; derhal dinsiz, vatansız, hain kişi olur.

Önemli bir nokta da şudur: Kurtuluş çaresi ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek temel ilke olarak kabul edilmekte idi. Bunlardan yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Onlarla yeniden çatışmaya girmekten daha büyük bir mantıksızlık olamazdı.

Yalnız halk değil, aydınlar da böyle düşünüyordu.

O halde kurtuluş çaresi ararken, İtilâf Devletleri’ne düşmanca tavır almamak, Padişah ve Halife’ye bağlı kalmak iki temel koşul olacaktı.

Şimdi bir soru sorayım. Kurtuluş için hangi kararlar akla gelebilirdi? Bana göre üç karar ortaya atılmıştır.

-Birincisi, İngiliz himâyesini istemek,

-İkincisi, Amerikan mandasını istemek.

Bu kararların sahipleri; Devlet’in, taksimi yerine, tek bir devletin koruyuculuğu altında  bir bütün olarak korunmasını düşünenlerdir.

-Üçüncüsü, bölgesel kurtuluş çarelerine başvurmaktır. Söz gelişi bazı bölgeler Osmanlı Devleti’nden koparılmamak için, bazıları da kendi başlarını kurtarmak için çalışıyordu (Atatürk,1991: 8 -9).

3) Kendi Görüşünü Oluşturuyor, Öteki Görüşleri Eleştiriyor

Bu kararların dayandığı tüm kanıtlar çürüktü.

Osmanlı Devleti ömrünü tamamlamış, ortada bir avuç Türk’ün barındığı, taksimini bekleyen bir ata yurdu kalmıştı. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, bunların hepsi boş sözlerden ibaretti.

Öyleyse bir tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayalı, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmaktı. İşte, daha İstanbul’da iken düşündüğümüz, Samsun’a çıkar çıkmaz uygulamaya koyduğumuz karar, bu olmuştur.

Bu kararın dayandığı mantık şuydu: Temel ilke, Türk milletinin şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam bağımsızlıkla gerçekleşebilir. Yabancı bir devletin koruyuculuğunu kabul etmek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu itiraftan başka bir şey değildir. Oysa Türk milleti; haysiyetli, gururlu ve yeteneklidir. Esir yaşamaktansa, yok olsun daha iyidir!..

O halde ya bağımsızlık, ya ölüm!

Gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası budur. Diyelim ki bu yolda başarısızlığa uğradık. Ne olacaktı? Esirlik!  Öteki kararların sonucu da bunun aynı değil miydi? Şu farkla ki, böyle bir millet; insanlık şerefinin gerektirdiği özveriyi yapmakla teselli bulur.  Dost ve düşman gözündeki yeri de bambaşka olur.

Sonra, millet; bağımsızlığını kazanmış olsa da, Osmanlı saltanatı sürdürüldüğü takdirde, bu bağımsızlık kazanılmış sayılamazdı. Artık, milletle hiçbir bağlantısı kalmamış bir sürü delinin, milletin koruyucusu konumunda bulundurulmasına nasıl göz yumulabilirdi?  Halifeliğin, gerçek uygarlık dünyasında gülünç olmaktan başka bir yanı kalmış mıydı? (Atatürk,1991: 9-10)

III) GEÇMİŞİ BİLMEK VE GELECEĞİ GÖRMEK

Atatürk diyor ki: “Dünü unutursan, yarın hatâlara düşmekten kurtulamazsın” (Gökçen,1994: 183). S. Gökçen’e -kuşkusuz onun kişiliğinde Türk gençlerine- tarihi okumanın ve öğrenmenin faydalarını şöyle anlatır :  “İnsanların ve ulusların, tarihleri ile yaşadıkları gerçeğini hiçbir zaman aklından çıkarma!.. Kendi tarihini de diğer ulusların tarihini de çok iyi, çok temelden ve tam anlamıyla gerçeklere uygun bir biçimde bilmeye mecbursun. Tarihe geçen her olay, gelecekte o ulusların davranışına örnek olacak, onlara yol gösterecektir. İyi bilinen, iyi bellenen bir tarihî olay, gelecekte benzeri bir olayla karşılaştırıldığında insanı hatâya düşmekten alıkoyabilir” (Gökçen,1994: 193).

Atatürk şöyle der: “Bir amaca yürüyen yolcu yalnız ufku görmekle yetinmemeli, muhakkak ufkun ötesini de görmeli ve bilmelidir.”

1889’da kaydolduğu Harp Okulu’nun üçüncü sınıfında Mustafa Kemal’i meşgul eden en önemli şey, “özgürlük sorunu”dur. Ona göre yönetim, ancak bu sağlandıktan sonra düzeltilebilir. Bunun için  mutlaka örgütlenmek lâzımdır. Örgütlenmeyi de yalnız genç subaylar başarabilir. A. F. Cebesoy’a göre projesi şudur: Üçüncü sınıfın pek az bir kısmı Harp Akademisi’ne girecek, geri kalanlar atandıkları kıtalara dağıtılacaktır. Başka bir deyişle, Mustafa Kemal ve arkadaşlarından önce ordu saflarına katılacaklardır. Bunlardan güvendiklerine gittiklere yerde teşkilât kurmaları için telkinde bulunur. A. F. Cebesoy’a şöyle der: “İlerde kurmay subay çıktığımız zaman, bizim için zemin ve ortam hazırlamış olacaklardır” (Cebesoy,1967:33).

O, cephelerde, ateş altında çadır ve siper yaşamında bile gelecekte yapacaklarını düşünmüş, yazılı notlar hâline getirmiştir. Daha yüzbaşı iken İmparatorluğun yakın geleceğini tahmin etmeye çalışmakta, planlarını bu tahminlere göre yapmaktadır. A. F. Cebesoy’a göre, Kurtuluş Savaşı sırasında Türk ulusunun amaçlarını belirten,  ilk müsveddelerini 1920’de yazdığı “Millî Misak”ın esaslarını Mustafa Kemal bu tarihten onüç yıl önce, 1907’de belirlemiştir:  Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılacağını ve Türklerin, bu yıkılışın enkazı altında ezileceğini daha o tarihlerde seziyor ve arkadaşlarına şöyle diyordu: “Devlet gövdesinin çökmesiyle hâsıl olacak enkazın altında ezilip perişan olmak mı, yoksa çoğunluğu Türk olan millî bir sınıra çekilerek burasını mı savunmak daha doğrudur? Ben kurtuluşu ikinci fikrin uygulanmasında görüyorum… Biliyorum, İleriyi görmek istemeyenler İmparatorluk’tan toprak fedâkârlığı yapılmasını hoş karşılamayacaklar, hattâ bizi ihânetle itham edenler çıkacaktır.”   O, bu öngörüsünü bizzat yaşar. Hazırlıklı olduğu için, en uygun olan davranışı seçer: I. Dünyâ Savaşı’nda Suriye cephesinde “hiçbir kumandanın durduramadığı İngiliz seli,  Mustafa Kemal tarafından Halep aşağısında tutulur. Mustafa Kemal’in orada seçtiği savunma hattı, Milli Misak’taki Türkiye sınırıdır.”

Cebesoy’a göre eğer Meşrutiyet’ten sonra, Mustafa Kemal’in ileri sürdüğü politika izlenmiş olsaydı, sonuç İmparatorluğun lehine olacak, milyonlarca Türk karlı Balkan dağlarında ve Arabistan çöllerinde telef olmayacaktı. Onun dâima geleceği görmeye ve ona göre düşünüp hareket etmeye çalıştığının bir kanıtı da şudur: Meşrutiyet’in ilânından önce, ülke sorunlarını tartıştığı A. F. Cebesoy’a şöyle konuşur: “Fuat, kaygılarımın gerçekleşmesinden korkuyorum. Meşrutiyet ilân edilecek, fakat ondan sonra ne olacak? Hâla ortada ne güçlü bir teşkilât ve ne de program var… İhtilâlden sonraki durum çok fena olacaktır.” Olaylar  onun tahmin ettiği gibi gelişir: Meşrutiyet daha ilk günlerde sarsılır; plansızlık ve lidersizlikten iniyasitifi ele alamaz. Cebesoy, Mustafa Kemal’in şöyle dediğini yazıyor:  “İşte, tahminlerimiz birer birer çıkıyor. Eğer ihtilâl öncesi, ihtilâl sonrası için elimizde bir plan ve onu uygulayacak bir lider olsaydı, bu duruma düşmezdik” (Cebesoy,1967: 116 vd.;  Atay,1938: 114). 29 Ekim 1914’de Osmanlı Devleti’nin I. Dünyâ Savaşı’na girdiği haberini duyunca, arkadaşı Fethi Bey’e şunları söyler : “Enver’den ancak bu beklenirdi. Türkiye bu harpten sağ çıkamaz.” O, Harb’in müttefikler için de bir sonuç vermeyeceğine inanıyordu (Aydemir,1966: 227, 231).

F. R. Atay’a anlattığı anılarını dinleyelim: Sofya’da ateşemiliterdim. Harp çıktı. Osmanlı ordusunda hemen seferberlik yapılması bile düşünülecek bir sorun iken, Karadeniz’de bugün bile nasıl geçmiş olduğunu öğrenemediğim bir olay üzerine harbe girilmesinden şikâyetçi idim. Şikâyetlerim o zaman anlamsız sayılmıştı. Çünkü ben yalnız şikâyetçi değildim; aynı zamanda,  Almanlarla birlikte olanlar yenileceklerdir, diyordum. Doğrusu, bu sözlerim elverişsiz bir zamana rastlıyordu; çünkü Alman kuvvetleri dev adımlarla Paris üzerine yürümekte idiler. Ne var ki sonunda Paris önünde takılıp kaldılar (Atay, 1984 : 81).

1910’da bir ara Fransa’da Picardi manevralarına gider. Topçu Rıza Paşa ve Ali Fethi ile birliktedir. Her akşam harita üzerinde ertesi günkü hareketler üzerinde tahminlerde bulunmaktadır. Bir defasında yabancılara yaklaşarak, ertesi günkü hareketler üzerine tahminlerini söyler ve hareketleri takip için en iyi yerin, seçtikleri yer olmadığını ileri sürer. Yabancılar şöyle bakışıp dağılırlar. Ertesi gün Mustafa Kemal’in dediği doğru çıkar (Atay,1984: 62).

1916 yılının kasımında, Doğu Cephesi’nde XVI. Kolordu Komutanlığını henüz üstlenmiştir. Günlerce süren muharebe sonunda bulabildiği birkaç saatlik dinlenme sırasında, Kurmay Başkanı İzzettin Çalışlar’la görüşür ve ona bir not verir. Bu notta Türk kadın hakları, güçlü ve bilgili anne eğitimi gibi çok değişik konuları ele almakta, âdeta planlamaktadır (Göksel,1985).

I. Dünya savaşı sonlarında ikinci kez 7. Ordu komutanıdır.  Kurmay Başkanı o günün raporlarını okumaktadır. Sözü kendisine bırakalım: “Raporlar içinde bir nokta dikkatimi çekti. Bu bir İngiliz esirinin söyledikleriydi. Sezdim ki bir iki gün sonra İngilizler bütün cephede saldırıya geçeceklerdir. Hemen bir emir yazdırdım. Bu emirde düşmanın 19 Eylül günü genel saldırıya geçeceğini  bildiriyor, buna karşı alınacak önlemleri sıralıyordum. Emri bilgi için gönderdiğim Liman Fon Sanders Paşa bunu uzak bir olasılık görmüş ve gülmüş. Ben 19/20 Eylul gecesi kolordu komutanlarına gerekli önlemlerin alınıp alınmadığını soruyordum. Daha telefon konuşmasını bitirmeden, düşman topçusu hatlarımız üzerine ateş etmeye başladı. Gece savaşla geçti. Düşman süvarileri L. Fon Sanders’in karargâhını bastı. Gerçek meydana çıkmıştı. Fakat neye yarar?” (Atay,1984 : 108 vd.)

Ş. Aydemir’e göre “Atatürk’ün  bütün konuşmalarında uzak bir görüşün, uzun vâdeli hesapların,.. stratejik sezişlerin ve kararların damgası vardır.” 1919’da Erzurum’da yapılan gizli bir toplantıda, arkadaşlarına, “ufkun ötesini” ve yapılması gerekeni şöyle anlatır:  “Büyük direnmeler ve ihânetlerle karşılaşacağız. Ulusal Mücâdele’ye atılanların yok edilmesi için, Saray, hükümet ve yabancılar muhakkak ki ilk andan itibâren harekete geçeceklerdir. Büyük bir olasılıkla halkımız aldatılacak, isyanlar çıkarılacak, bu olumsuz hareketler ulusal mücâdelemiz aleyhine yönlendirilecektir. Daha akla gelmedik ne entrikalar, ne fesadlar ve ne tuzaklarla karşılaşacağız. Yürüyeceğimiz yol sarp ve haşin, tehlikeler ve çetinliklerle dolu bir yoldur. Her arkadaşımız buna göre düşünüp, buna göre kararını almalıdır.”

R. Robinson, Atatürk’ün askeri dehasını belirleyen nitelikler arasında “başkalarının hareketlerini önceden sezebilme yeteneğini” de sayar (Enginsoy,1985: 834). 1919 eylulünde bir akşam, arkadaşlarına şöyle der:  “ Padişah da, Ferit Paşa da sıkışık durumdadır. Kesinlikle söyleyebilirim ki Ferit Paşa’nın, mevkiini  bırakmaktan başka çâresi yoktur. Görürsünüz, bir hafta içinde çekilecektir.” M. Müfit şöyle yazıyor: “Paşa’nın görüşü hafta dolmadan gerçekleşti. Ferit Paşa istifa etti” (Kansu,1968: 353 vd.).

Atatürk, İstanbul’un İngilizler tarafından 16 Mart 1920’de işgalini, önceden sezmiş ve Meclis toplantısı için İstanbul’da bulunan arkadaşlarına “gafil avlanmayarak, icabında hızla ve güvenle Anadolu’ya geçmek için hazırlıklı olmalarını”  bildirmiştir (Aydemir,1966: 118, 211, 236). Bu meclise katılma konusunda ısrarlı olan M. Müfit’e şöyle der:  “Gidebilirsin, fakat yakında yine geleceksiniz. Ona göre tedbirli davran. Tekrar söylüyorum ki Meclis İstanbul’da tutunamayacak, feshedilecek ve dağıtılacaktır; tutuklamalar başlayacak, Anadolu’ya geçmek zor olacaktır.” Büyük Aydınlamacı’nın öngördükleri aynen çıkar:  Meclis kapatılır, tutuklamalar, kaçışlar başlar. M. Müfit şöyle yazıyor: İstanbul işgal ediliyor. Saray’da ve hükümette, pek doğal bir durum karşısında imişler gibi, hiçbir telaş ve girişim yok. Mustafa Kemal Paşa bize olacakları birkaç gün önce yazmış ve hemen Ankara’ya dönmemizi bildirmişken, bunu reddederek “Sonunu kadar burada kalacağız” demiştik. Artık kaçmak, Ankara’ya gitmek için düşünmeye başladık. Atatürk’ün vefâlı arkadaşı, yaşadığı serüvenden sonra, binbir zorlukla, kendini Ankara’ya  dar atar. Anılarında, ”Bir musibet bin nasihattan iyidir” misâli,  çıkardığı sonuç şudur: “Mustafa Kemal Paşa’nın, Rauf Bey’i ve öbür arkadaşları Ankara’ya çağırması ne kadar yerinde imiş. Bu çağrıdan üç dört gün sonra başgösteren olaylar, Paşa’nın geleceği ne kadar doğru gördüğünü kanıtladı. Paşa’nın meziyetlerinden biri de geleceği iyi görmesiydi. Geçmişi bugüne taşır, bugünden de geleceği keşfederdi” (Kansu,1968: 534,552 vd.).

21 Şubat 1920’de, “Heyet-i Temsiliye’nin ve Kuva-yı Milliye’nin devamı konusunda fikrini sorduğu K. Karabekir’in “…Gelecekteki durum ve faaliyetlerimizde, olayların akışına ayak uydurulur” şeklindeki yaklaşımını, Nutuk’ta, “kadercilik” olarak niteler ve kendi tekniğini şöyle açıklar: “Biz, elbette işi böylesine bir kaderciliğe bırakamazdık. Aksine, olayların akışının ne olabileceğini önceden kestirip tesbit ederek, karşı tedbirleri düşünmek ve ânında, bir kararsızlığa düşmeden uygulamak taraftarı idik” (Atatürk,1991: 267).

1920’nin yaz aylarında, bazı kuvvetlerimizin, Yunan orduları karşısında geri çekilmesi üzerine, Meclis’de Mustafa Kemal’e karşı yoğun  saldırılar başlar. Paşa,  gizli bir toplantıda durumu bütün gerçekçiliğiyle açıklar ve ortalığı yatıştırır. Yaptığı konuşmada ilkesine şöyle değinir: “Bir felâketin meydana gelmesinden önce, ona karşı korunma ve onu önleme yollarını  düşünmek gerekir; yoksa felâket meydana geldikten sonraki üzüntü ve anlamanın bir faydası yoktur. Çünkü testi kırılmıştır” (Kansu,1968:593).

Daha 1932’de Amerikalı General Mac Arthur’la yaptığı bir görüşmede, 1940-45 yıllarında 2. Dünya Savaşı’nın çıkacağını ve nasıl sonuçlanacağını (Savaş’a A.B.D.’nin de katılacağını, bunun sonucunda Almanya’nın yenik düşeceğini, asıl galibin Sovyet Rusya olacağını) söylemiş, dedikleri doğru çıkmıştır (Bkz: Gökçen,1994: 216 vd.; Tünay,1985: 851). Belki biraz da bundan dolayıdır ki İkinci Dünya Savaşı komutanlarından olan Mac Arthur, onu takdir ve özlemle anar : “Geçen birkaç yılın sıkıntılı zamanlarında, dünya sorunlarının çözümlenmesi işine büyük yeteneklerini katabilmek için, onu hâla hayatta görmek isteğini çok kez duymuşumdur… Ölümü ile dünya büyük ve dâhi bir önderini, Türk ulusu en seçkin ve kahraman evlâdını, insanlık da uzak görüşlü ve korkusuz bir savaşçısını yitirmiştir” (Enginsoy, Kasım 1985: 95).

Aynı öngörüyü, doktorlarından N. R. Belger’in notlarında da buluyoruz: Hastalığının son aşamalarını yaşadığı günlerde, bâzı devlet ileri gelenleriyle yaptığı bir görüşmede uluslararası durumun çok gergin olduğundan söz açarak, “çok zaman geçmeden Avrupa’da korkunç bir fırtına kopacağını, o müthiş kasırganın dünyânın her yanına yayılacağını, insanlığın genel bir harp musibetinin bütün fâciaları ile, bir kere daha karşılaşacağını”  bildirmiştir (Kocatürk,1985: 545). Hitler’in gerçek yüzünü ve Almanya’nın uğrayacağı felâketi, herkesten önce farketmiştir : “Ben şuna üzülürüm ki Almanya gibi çok ilerlemiş bir millet,  bu mâceranın maddi ve mânevi bedelini ödemeye mahkûm olacaktır.” Mussolini hakkındaki öngörüsü ise bir kehânettir : “Mussolini’yi, milleti bacaklarından asacaktır” (Irmak, Kasım 1985:36).

Onun  “İstikbal göklerdedir. Göklerini koruyamayan uluslar, yarınlarından asla emin olamazlar” sözünün ne kadar doğru çıktığına, bugün hepimiz tanıklık ediyoruz.  S. Gökçen, anılarında -özetle- şunları yazıyor: Gazi Paşa geleceğin göklerde olacağına inanıyordu. Konuya ta 1925’lerde eğilmiş, “Türk Tayyare Cemiyeti”ni kurmuştu. Havacılıkla ilgili bütün yabancı yayınları izliyor, bu alandaki gelişmeleri Türkiye’de de uygulamaya çalışıyordu. Ona göre insanlığın hizmetine girecek en büyük gelişmeler havacılık alanında olacaktı. Hattâ gün gelecek, insanoğlu uzaya, başka dünyalara gidecek, ay’ı ve öbür gezegenleri bile fethedecekti. Savaşları da, göklerde üstün olan uluslar kazanacaktı. Öyleyse bu alana yatırımlar yapmalı, ülkeye çağdaş havacılık teknolojisi getirilmeli, uçak fabrikaları kurmalı, ele muhtaç olmamalıydık. Çünkü dünya uluslarını gelecekte hiç de parlak günler beklemiyordu.” S. Gökçen’i uçmaya teşvik ettiği bir sırada şu sözleri söylemiştir:  “Birgün batılılar Ay’a ayaklarının izlerini bırakacaklarsa, bunların arasında bir de Türk’ün bulunması için şimdiden çalışmalara girişmek, aşamalar kaydetmek gerekir” (Erenli, Kasım 1985: 218 vd.).

Kuşkusuz, yukarda bazılarını verdiğimiz somut kanıtlardan dolayıdır ki “Batı literatüründe, Atatürk’ün ileri görüşlülüğü, gerçekçiliği ile birlikte, en başta gelen nitelikleri” arasında sayılır. Öyle ki onunla ilgili olarak “hayret verici siyasal kehanetler” veya “esrarlı denebilecek ileri görüşlülük”  gibi atıflara sık sık rastlanabilir (Enginsoy,1985: 839).

Aklı en büyük değer olarak gören Atatürk’ün akılcılığı, deneyci rasyonalizmdir. İnsan ve toplum olarak, yaşamımızı akla dayandırmamızı ister; bundan da bilimsel metodu kasteder. Gerçek arayışına metotlu şüpheyle başlar ve onu bilimsel metotla sürdürür. Tüm yaşamı, onun bu yönünün kanıtıdır. Gerçekçilik,  zamanlama, geçmişten ders alma, geleceği görme, engellerin üzerine yürüme, hedefe ve tehlikeye optimum yakınlık, örgütlenme gibi akılcı  teknikler kullanır.

Atatürk Devrimi, düşünce ve eylem yönüyle, Aydınlanma akımının temel değerlerinden biri olarak akılcılığı ve bilimsel metodu savunur; bunu Türk toplumunda kökleştirmeye çalışır. O, yalnız bu yönüyle bile insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçası, silinmez bir çizgisidir. Dolayısiyle onu tam olarak anlayabilmemiz, insanlığın bilimsel düşünce tarihini iyi bilmemize bağlıdır. Atatürk’ün, devrimleri emanet ettiği kuşakların bu konudaki ağır ihmalini, bugünkü genç kuşakların hızla gidermesi gerekir.

Bu çalışma; Antik Grek ve VII.-XII. yüzyıl İslâm filozoflarını, Rönesans, XVII.-XIX. yüzyıl ve sonrası düşünür ve yazarlarını, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi yönetici, aydın ve yazarlarını, akılcı ve bilimsel metotçu yönleriyle tanıtma şeklinde olabilir. Gençlerimiz onları sevmeye, onlara benzemeye özendirilmelidir. Onlardan esinlenerek, Atatürkçü düşünce; günümüzün gereksinimleri ışığında, daha da geliştirilmelidir.  Pek açıktır ki Atatürk’ü gençlerimize, en iyi şekilde, Doğa’yı, onun gerçeklerini, akıl ve deneyi, bilimsel yöntemi öğreterek anlatabiliriz. Bütün bunlar da,  bir Aydınlanma Modeli çerçevesinde yapılmalıdır.  Bu modelin temel amaçlarından biri, Türk gençlerine Atatürkçü düşüncenin evrenselliğini ve ölümsüzlüğünü göstermek olmalıdır.  Çünkü o, gerçeği Doğa’da, yaşadığı dünyada, insan aklına güvenerek ve bilimsel metotla arar.

Atatürkçü düşünce; evrensel ve ölümsüz olan Aydınlanma’nın Türkiye’deki doruğu, en mükemmel ürünüdür.

IV) ENGELLERİN ÜZERİNE YÜRÜMEK, HEDEFE YAKIN OLMAK

Atatürk  bu tekniği şöyle açıklar:

Genel durumu idare ve sevk sorumluluğunu üstlenenler, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye mümkün olduğunca yakın olmalıdır. Yeter ki bu yakınlık genel durumu görmekten yoksun bırakacak ölçüde olmasın (Kansu, 1968: 466).

“Ben bir işte nasıl başarılı olacağımı düşünmem. O işe ‘neler mâni olur’ diye düşünürüm. Engelleri kaldırdım mı, iş kendi kendine yürür” (Kongar,1994: 220).

Diğerleri arasından, hayatından iki örnek verelim:

A) Mustafa Kemal Paşa, Heyeti Temsiliye’nin Sivas’tan Ankara’ya taşınması konusunda kimi kumandan ve merkezlerin görüşünü alır. Kâzım Karabekir gönderdiği telgrafla “Kuvâ-yı Milliye’yi temsil eden heyet, değil Ankara’ya Sivas’ın batısına bile geçmemelidir” diyerek bu girişime karşı çıkar. Konu uzun uzun tartışılır. Sonunda “Heyeti Temsiliye’nin doğu illerinden çok, batı illerine yakın olması gerektiği” fikri üzerinde anlaşılır. Bu tartışmada “en canlı fikri meydana koyan” Mustafa Kemal Paşa’dır. Yaptığı konuşmada önce tekniği ortaya koyar ve şöyle devam eder: “Ankara bu koşulları içeren bir nokta idi… Cephelerle uğraşacağız diye, Balıkesir’e, Nazilli’ye ya da Karahisar’a gitmiyorduk. Fakat cephelere ve İstanbul’a demiryoluyla bağlı ve genel durumu idare açısından Sivas’tan asla farkı olmayan Ankara’ya gelecektik” (Kansu,1968: 466).

B) Bu tekniği Ali Galip Olayı’nda nasıl uyguladığını Nutuk’tan izleyelim :

Ali Kemal Bey’in genelgesi memurların ve halkın kafasını bulandırmış, aleyhimde propaganda ve faaliyetler başlamıştı. Bunlardan en önemlisi Sivas’ta hazırlanmış.

Elazığ Valisi olarak gönderilen Ali Galip Bey adlı biri, genelgenin yayınlandığı gün, adamlarıyla Sivas’tadır. Özel görevle geldiği açık olan Ali Galip; taraftar bulmuş, görevini yerine getirmek için önlemler almış. Duvarlara benim “hâin, âsi ve zararlı olduğuma”  dair yaftalar yapıştırılmış.

Kendisi de Sivas Valisi Reşit Paşa’ya giderek, genelgeden bahisle “Ben senin yerinde olsam, onu tutuklarım. Sen de böyle yapmalısın”  demiş. Konuşma uzamış. Bir kısım halk, kararı anlamak için toplanmış. Tarih 27 Haziran’dır.

Yeniden bu noktaya dönmek üzere, bakışlarımızı Amasya’ya çevirelim:

Sivas’ta aleyhimde bir hareket başladığını 25 Haziran’da öğrendim. 25/26 Haziran gecesi yaverim Cevat Abbas Bey’e, sabah karanlıkta Amasya’dan güneye hareket edeceğimizi söyledim.

Bir yandan da şu önlemi kararlaştırdık: 5’inci Tümen Komutanı, kuvvetli bir atlı piyade birliğini hızla kuracaktı. Ben ve arkadaşlarım otomobille Tokat’a hareket edecektik. Birlik Sivas’a sevkedilecekti. Hareketimiz kimseye duyurulmayacaktı.

Tokat’a varır varmaz, gelişimin hiçbir yere bildirilmemesi için, telgrafhaneyi göz altına aldırdım. 27 Haziran’da Sivas’a hareket ettim. Tokat-Sivas arası otomobille altı saattir.

Bu defa  hareketimi Sivas Valisi’ne bildirdim. Ancak telgrafın, yola çıkışımdan altı saat sonra çekilmesini sağladım.

Şimdi bakışlarımızı yeniden Sivas’a çevirelim:

Tartışmanın kızıştığı bir sırada, telgrafımı Reşit Paşa’ya uzatırlar. Paşa telgrafı okur ve “İşte, kendisi gelmiş olacak, buyurun, tutuklayın” deyince, Ali Galip’in yanıtı “ Öyle dedimse, ben kendi il sınırlarım içinde tutuklarım, demek istedim”  olur.

Hep birden, “Haydi öyleyse, karşılamaya gidelim” diyerek toplantıya son verirler.

Ancak şehrin ileri gelenleri; bir karşılama töreni hazırlayabilmek için, Sivas kapılarına yaklaştığımı düşünerek, beni şehrin girişinde bir süre dinlendirmenin yolunu aramışlar. Vali daha önce teşkilat kurmak için Sivas’a gönderdiğim Tali Bey’den bunun sağlanmasını rica etmiş. Kendisinin bize daha sonra katılacağını söylemiş.

Gerçekten de bizi şehrin girişinde Tali Bey karşıladı. Bir çiftlikte oturduk. Tali Bey bütün olupbiteni açıkladıktan sonra, görevinin beni biraz oyalamak olduğunu söyleyince, “Çabuk otomobillere ve Sivas’a !”  dedim. Çünkü  Tali Bey’i aldatarak, bir aksi tertip için zaman kazanmak isteyebilirlerdi.

Tam otomobillere binerken, bir otomobil yaklaştı. İçinde Vali Paşa vardı.

Reşit Paşa “Efendim, biraz daha dinlenmez misin?” deyince, “Hayır, derhal yola çıkacağız ve sen benim yanıma gel”  dedim. Bu basit önlemin sebebi açıktır.

Sivas’a girdik. Tören düzeninde caddenin iki yanını dolduran askeri birlikleri ve halkı selamladım.

Doğruca Kolordu Komutanlığı’na gittim. Ali Galip’i ve yardakçısı fesatçıları getirttim. Onlara nasıl davrandığımı anlatarak, ayrıntıya girmek istemem.

Yalnız bir noktaya değineceğim :  Ali Galip daha sonra yanıma geldi. Elazığ Valiliğini kabul ederek gelmekten maksadının, benim yolumda hizmet etmek olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Bizi sabaha kadar oyalamayı da başardı (Atatürk, 1991: 27 vd.).

V) HER ŞEY ZAMANINDA YAPILMALI (ZAMANLAMA)

Atatürk şöyle diyor:

Kararları zaman verir (Aydemir,1966: 241). Zaman, gerçekleri birgün uygulatır (Atay, 1984 : 66). Başarı için pratik ve güvenilir yol, her safhayı vakti geldikçe uygulamaktır. Zamanında hiçbir şeyi kaçırmamalı,  zamansız hiçbir işe girişmemelidir.

A) R. Robinson, Atatürk’ün askeri dehasını beş nitelikle tanımlar ki bunlardan biri sabır, başka bir deyişle “kendi hareketlerinin en elverişli olabileceği zamanı kavrayarak seçebilme” yani “zamanlama” yeteneğidir (Enginsoy,1985: 834). F. R. Atay; onun, Samsun’a çıktıktan sonraki iki üç ay içinde “bir hayli bakımdan büyük bir yalnızlık içinde, içini açmadan ve dökmeden, gelecekte birçokları ile asla birlikte olamayacağı kimselerle çalışmak zorunda kaldığını”  yazar ve ekler: O, bütün güdüm araçlarını eline alıncaya kadar bir sabır heykeli gibi katlanır. Uzlaşır, yer yer ödün verir, ancak hiç şaşmaksızın amacına doğru yürür. İç dünyası hiç dışarı sızmamalıdır (Atay,1984: 178).

B. Tünay; bu tekniği Atatürk’ün nasıl kullandığını, örneklerle şöyle anlatıyor:  Atatürk, her işe başlarken, “dört başı mamur” düşünür. Amacını kesinlikle belirler. Engelleri kendine özgü yöntemlerle aşarak, büyük bir azimle yürür. Zaman sanki avuçlarının içindedir. Olayları kendi lehine çevirmekte son derece ustadır. Nitekim 1919’da Samsun’a çıktığı gün, amacını kesinlikle belirlemişti. Amasya Genelgesi, Erzurum, Sivas kongreleri onun güçlü zihin yapısının ürünüdür. Milli Mücadele boyunca sürdürdüğü başarılar zinciri, bu mükemmel işleyen zihnin tasarlayıp zamanı geldikçe uyguladığı plan aşamalarıdır.

Atatürk’ün politik faaliyetinden, bu tekniği kullanmasıyla ilgili pek çok örnek verilebilir.

Arkadaşı Fethi Bey Sofya elçiliğine atanınca, kendisine de ateşemiliterlik görevi önerilir. Bu olayla ilgili olarak F. R. Atay’ın yorumunu okuyalım: Mustafa Kemal; büyük işler yapmak isteyen insanlar için, sabırlı olmak, olayları boşuna zorlamamak, uygun zamanı beklemek gerektiğini bilirdi. Telaş ve aceleyle çıkmaza saplanmamalıydı. Askerlikte, rütbeleri çok üstün, ancak ikinci sınıf kimselerin arkasında kalarak başarılar kazanmıştı. Kendisini ortaya atmamayı, türlü hırslarla bunalıp kalmamayı öğrenmişti. Bir insanın, ölmedikçe daima vakti vardır.  Bu nedenle kenara çekilmeyi bildi. Ateşemiliterlik görevini kabul ederek, Sofya’ya gitti (Atay, 1984 : 70).

Mustafa Kemal 1918’de Pâdişah Vahdettin’le yaptığı görüşmeden sonraki izlenimi  ve vardığı sonuç şöyledir: “Hacı zannettiğimiz adamın, koltuğunun altında putu çıkmıştı. Artık başka bir şey aramak, ama vakitsiz kimseyi de ürkütmemek lâzımdı”  (Aydemir,1965: 310).

B) Verdiği büyük kararı niçin safha safha uygulaması gerektiğini  Nutuk’ta şöyle açıklar:

Osmanlı Devleti ömrünü tamamlamış, ortada bir avuç Türk’ün barındığı, taksimini bekleyen bir ata yurdu kalmıştı. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, bunların hepsi boş sözlerden ibaretti.

Öyleyse bir tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayalı, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmaktı. İşte, daha İstanbul’da iken düşündüğümüz, Samsun’a çıkar çıkmaz uygulamaya koyduğumuz;  bu karar olmuştur.

… Kararımızı uygulayabilmek için, ortaya atılmasında kamuoyu bakımından büyük sakıncalar doğuracak hususları dile getirmek zorundaydık. Osmanlı Hükümeti’ne, padişah ve halifeye karşı bütün milleti ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.

Bu kararın gereklerini ilk günden açığa vurmak, doğru olamazdı. Uygulamayı safhalara ayırmak, olayların akışından yararlanarak milleti hazırlamak, hedefe basamak basamak ulaşmak gerekiyordu.

Eğer dokuz yıldır yaptıklarımıza bakılırsa, ilk kararın çizdiği  yoldan asla sapmadığımız anlaşılır.

Milli Mücadele’nin, bugüne kadar, milli irade rejiminin bütün ilke ve gereklerini yerine getirmesi doğal bir tarihi akış idi. Bu kaçınılmaz akışı hemen sezmiş olan hükümdar ailesi, Milli Mücadele’nin amansız düşmanı kesildi.

Onu daha başlangıçta ben de sezmiştim. Ancak sezgimizi açığa vurmadık. Gelecek üzerinde konuşmak, giriştiğimiz mücadeleye, bir macera niteliği verdirebilirdi. Geleneklerine, düşünce ve ruh yapılarına aykırı değişmelerden ürkecek olanlar; direnmeye geçebilirdi. Başarı için güvenilir yol, her safhayı vakti geldikce uygulamaktı. Ben de bu yolda yürüdüm.

Ancak bu pratik başarı yolu, kimi çalışma arkadaşlarımla aramızda birtakım anlaşmazlıkların, hattâ ayrılmaların  sebebi olmuştur. Milli Mücadele’ye birlikte başlayanlardan kimileri; cumhuriyete kadarki  gelişmelerde, kendi kavrayış sınırları bittikçe, bana karşı direnişe geçmişlerdir.

Özetle, ben millette hissettiğim büyük gelişme yeteneğini, bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün topluma uygulatmak zorundaydım (Atatürk, 1991: 9-11).

C) Ali Galip’in Kürtleri ayaklandırma girişimini bastırdıktan sonra, İstanbul’a karşı uygulayacağı politikayı aynı tekniğe dayandırır:

Baylar, alınan önlemler ve sertlik sayesinde, kışkırtıcıların ayartmaya çalıştığı aşiretler dağıtılmış, Ali Galip önce Urfa’ya, sonra Halep’e kaçmıştır. Mr. Nowil Elbistan üzerinden gitmiş, ötekiler de kaçmışlardır. Bu konuda yayınlanacak belgelerde de, bugün ve gelecek için ibret dersleri vardır.

Hiç kuşku yoktur ki Ali Galip’in girişimi, Padişah ve Ferit Paşa Hükümeti’nin ortak bir girişimidir. Bu hainliğin elebaşılarına karşı eylemimizde ( i) açıktan hareket etmekten kaçınmak ve (ii) o günün gereği olarak, eylem gücümüzü bir noktada toplamak uygun olurdu. Biz de hedef olarak yalnızca Ferit Paşa Kabinesi’ni belirledik. Padişah’ın da, Kabine’ce olaylardan haberdar edilmeyerek, aldatılmakta olduğu tezini benimsedik. Padişah’ın, durumu öğrenince, bunları cezalandıracağını ileri sürdük. Hükümet’e güven duyulmaması doğal olduğundan, gerçeklerin Padişah’a arz edilmesiyle durumun düzeltileceğini, girişimlerimizin hareket noktası olarak kabul ettik (Atatürk,1991: 95).

D) Gazi Paşa 1919 kışında Sivas’tan Ankara’ya giderken, arkadaşlarıyla Hacıbektaş kasabasına uğrar. Çelebi Cemalettin Efendi’den, Kuvâ-yı Milliye’nin yanında olduğuna dâir söz alır. Hattâ Çelebi daha ileri giderek, cumhuriyet yanlısı olduğunu hissettirir; ancak Paşa “zamanı olmayan bu önemli sorun için olumlu veya olumsuz bir yanıt vermeyerek, çok tedbirli bir surette görüşmeyi idare eder” Atatürk’ün kişiliğini çok iyi anlamış olan M. Müfit Kansu onun bu yönünü şöyle belirlemektedir: “Mustafa Kemal Paşa, zamanı gelmeden, hiçbir şeyin kuvveden fiile (düşünceden eyleme) çıkmasını istemezdi. Her kararın bir uygulama zamanı olduğuna inanırdı. Bu bir prensipti” (Kansu,1968: 494,500).

Nutuk’ta, yaptığı devrimlerin zamanlaması hakkında şu açıklamayı yapmıştır: “Bu meseleleri Parti programına ithal ederek, vaktinden evvel, câhil ve gericilerin, bütün milleti zehirlemeye fırsat bulmalarını doğru bulmadım. Çünkü bu işlerin uygun zamanda çözümleneceğinden… kesinlikle emindim.”  Çerkes Ethem sorununu, bu kişi kardeşleriyle birlikte Yunanlılara katılıp ihâneti kesinleştikten sonra çözmüştür. Bu konuda şöyle konuşur:  “Ben zâten biliyordum. İş çoktan bu vaziyetteydi. Fakat işleri vakitsiz nasıl bozabilirdim” (Kongar,1994: 266, 274). Ekleyelim ki bu teknik “hemen gerçekleştirilebilecek işlerle, gelişmesi zamana bırakılacak işler arasında bir ayrım yapabilmeyi” içerir.

Cumhuriyet’in ilânından ve saltanatın kaldırılmasından sonra, İstanbul gazetecilerinin İzmir’de Gazi’yi ziyareti sırasında, Atatürk “Cumhuriyet’in öyle sanıldığı gibi aceleye getirilmediğini, Büyük Millet Meclisi’nin kararı ilân edilmezden önce çok düşünüldüğünü, arkadaşlar arasında pek çok görüşmeler ve tartışmalar yapıldığını” anlatır ve şöyle devam eder: “Askerlikte bir kural vardır. Düşmanın harp cephesi çok kuvvetli olursa, onu parçalamak gerekir. Biz Milli Mücadele’ye başlarken, karşımızda iki düşman vardı. Biri iç düşman ki bunu İstanbul hükümeti temsil ediyordu. Öbürü dış düşmanlar ki bunu da yabancı işgal kuvvetleri oluşturuyordu. Her iki düşmanla aynı zamanda mücadele etmek olanaksızdı. Doğal olarak önce dış düşmanlara karşı vaziyet aldık. Milli Mücadele zafere ulaştıktan ve Lozan barışı imzalandıktan sonra da iç düşmanları tasfiye etmeye başladık. İç düşmanları da parça parça ayırmak, sıraya koymak, en önemli olanları önce bertaraf etmek, ondan sonra öbürlerini ele almak gerekirdi. Yaptığımız budur” (Us, 1964: 90 vd.).

E) Karar vermek zamanı gelinceye kadar, büyük bir sabır gösterir. Yenilmeyecek koşulları zorlamaz. Bundan dolayıdır ki Milli Mücadele’nin ilk zamanlarında  “Makam-ı mukaddes-i hilâfeti düşman esaretinden”  kurtarmak, dilden düşürmediği sözler arasındadır. Müstesna bir zekânın bütün fırsatları sabır ve soğukkanlılıkla kollamasını ve kullanmasını bilen taktikleri önünde, herkes sürüklenip gider. Bellibaşlı arkadaşlarından hiçbirine ikincilik muamelesinin ağırlığını hisettirmemiş, fakat daima birinci olarak kalmayı da bilmiştir. Basit çete reislerine, milli kuvvetlerin başında bulunanlara, rütbe ve şahsiyet farkına bakmaksızın kahraman saygısı göstermiştir. Bunların halka karşı apaçık zulümlerini bile durdurmak için, boşa gidecek müdahalelerde bulunmamış, sergerdeleri huylandırmaktan kaçınmıştır. Büyük kararlarda “geç kalmamak” kadar, “erken davranmamak” da liderlik dehâsının büyük bir niteliğidir. Daima tam vaktini seçer. Bu vakit öyle seçilmiştir ki bir gün önce kimsenin hatırından geçmeyen şeyler, bir gün sonra gerçekleşiverir. Herkes şaşırır. Kimse dayatma denemesinde bulunamaz  (Atay,1984: 210).

F) Erzurum Kongresi’nin yapıldığı günün akşamı yakın arkadaşı M. Müfit Kansu’ya bir not yazdırır: Zaferden sonra cumhuriyet ilân edilecek, Hânedan için gereği yapılacak, kıyâfet ve alfabe değişecektir. M. Müfit’in onu “hayalperest” bulması üzerine, “Bunu zaman belirler” yanıtını verir. Bu ünlü olayı Burhan Göksel şöyle yorumluyor: “Sonraları gördük ki Atatürk, bir hayalperest değil, çok kuvvetli bir plancı idi. Gerçekleştirdiği bütün reformları… çok önceden düşünmüş, hesaplamış, planlamış, işlemiş ve en elverişli gördüğü zamanda da uygulamıştır” (Göksel,1985).

F. R. Atay yazıyor (Atay,1984: 145) : “Mustafa Kemal son çağ Türk tarihinde parlayıp sönen bir çok şöhretler gibi tesadüflerin adamı değildir. Onun askerlik ve reformculuk yaşamı, ilk gençliğinden beri uyumlu ve çelişkisiz bir gelişme gösterir. Çankaya sofrasında konuşan Atatürk de, Meşrutiyet’ten önce Selanik birahanelerindeki masasında konuşan Mustafa Kemal Bey’in tıpkısıdır. Kafası binbir düşünceyle, içi binbir tutkuyla kaynar; ancak hiçbir zaman aklının yolundan şaşmaz. Onda idealist ve realist iç içedir. Daima ateşli, ancak aynı ölçüde hesaplıdır. ‘Deha, uzun bir sabırdır’  demişler. Mustafa Kemal hiç acele etmemiş, eline geçen hiçbir fırsatı da kaçırmamıştır.”

VI) BAŞARI İÇİN BİRLİK VE ÖRGÜTLENME

Atatürk’ü, Batı’da, “dahi bir teşkilatçı, akıllı bir önder; bir ulusun harikalar yaratan yöneticisi ve ülkenin kurtarıcısı” (Erendil,1988: 209) olarak tanımlayanlar olmuştur.

Gerçekten öyledir: O dahi bir örgütleyici, üstün bir yönetici ve önderdir. Her işinde önce örgütlenme yoluna gider.

“Örgüt” kavramı; “ortak bir amaç ya da eylemi gerçekleştirmek için bir araya gelmiş kurumların ya da kişilerin oluşturduğu birlik” olarak tanımlanabilir. Buna göre örgütlenme; bir yandan bir “amaç ya da eylem,” öbür yandan “birlik,” “çalışma ortaklığı” yani işbirliği gerektirir.

Atatürk bu işbirliğini, geniş ve dar ölçekli olmak üzere iki şekilde gerçekleştirir: (i) Halkla işbirliği yapmak. (ii) Yakın çevreyle işbirliği yapmak.

A) HALKLA İŞBİRLİĞİ

Atatürk’e göre, başarı; kitle ile, halkla birlikte sağlanabilir. Nitekim, Bağımsızlık Savaşımızı halkla birleşerek, halkla bütünleşerek yürütmüştür. Uygarlık savaşını da aynı teknik üzerine oturtmuştur: Kuracağı partinin programının, “ulusun kendi programı” olmasına özen göstermiştir. Halka danışmak, Atatürk’ün başlıca yöntemlerinden biri olmuştur.

1) Halkla Birleşmek

Atatürk’e göre, en büyük güç kaynağı halktır. Başarı, ancak halkla birlikte sağlanabilir. Nitekim, Bağımsızlık Savaşımızda, orduyu ve sivil yönetimi birleşmeye çağırmış; ancak asıl kuvvet kaynağını halkın kendisinde, halkla bütünleşmekte aramıştır.

Gerçekten, 2 Şubat 1923’de İzmir’de halkla yapmış olduğu konuşmada şöyle diyor:

[Anadolu’ya geçince] ilk yaptığım iş, derhal ordu başları ile şifreli temas oldu. Onlara apaçık olarak ülkenin ve ulusun yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu söyledim. Dedim ki “Bunun tek çaresi birleşmektir. Kuvvet, birleşmektedir.” Ordumuzun subay ve komutanları bu çağrıya büyük bir eğilim gösterdiler. Sivil yöneticiler de, içlerinde tereddüte düşenler olduysa da, çoğunlukla namuslu kişilerdi. Fakat ben asıl kuvvet kaynağını halkın kendisinde arıyordum. Orduyu yapacak oydu; her türlü gücü [yaratacak olan] oydu (Borak,1997: 169 vd.).

2) Ulusun Kendi Programı

Halka çok büyük değer verdiği ve inandığı için, kuracağı partinin programını da yurttaşlarına danışarak, onların görüşlerini bir araya getirerek hazırlar. Kendi görüşünü, program diye dayatmaz. Böyle bir tutumun, başarı getirmeyeceğine inanır. Asıl güç halk olduğuna göre, bu gücün harekete geçmesi için, izlenecek program “ulusun kendi programı” olmalıdır.

Nitekim, 2 Şubat 1923 İzmir konuşmasında halka şunları söylemiştir:

Barıştan sonra Halk Fırkası (Partisi) adı altında bir parti kurmayı düşünüyorum. Bu partinin programını belirlemek için, bütün yurttaşların ve uzman kişilerin kendi görüşlerini bana iletmelerini rica etmiştim. Şimdi, birçok rapor, program ve görüş geliyor bana… Benim düşündüğüm şey, bütün bu görüşleri bir araya getirerek ayırmak ve onlardan bir program çıkarmaktır.

Ben kendi kendime düşünür, bir program hazırlar ve “İşte benim programım, buna katılanlar buyursun, birlikte çalışalım” da diyebilirdim!.. Ancak ben böyle yapmadım; çünkü bunun hatâlı olduğuna inanıyorum. Ben istedim ki izlenecek program herhangi bir kişinin değil, ulusun kendi programı olsun. Ulus yalnızca kendi arzu ve istencinin arkasından gitsin. Bunu sağlamak için, mümkün olsaydı bütün yurttaşları, hiç olmazsa bütün uzman kişileri bir araya toplamak, onlarla büyük bir kongre halinde görüşmek ve bir program vücuda getirmeyi çok isterdim. Fakat bunu maddi olarak gerçekleştiremediğimden, yazılı olarak yapma yolunu benimsedim” (Borak,1997: 217).

3) Danışmak

Halka danışmak, Atatürk’ün en büyük tutkularından biriydi. Öyle ki o kitlenin en mütevazı üyelerinin dahi görüşünü aldığı olurdu. Bir yakını şu öykücüğü anlatmıştır:

Atatürk danışmaya büyük değer verirdi. Zihninde tasarlayıp uygulanmasına karar verdiği konular üzerinde, kanaatleri kendisince hiçbir değeri olmayan kimselerle de görüştüğü olurdu. Bu davranışını şöyle açıklamıştır:

“Bazen hiç olmadık adamlardan, ben çok şeyler öğrenmişimdir. Hiçbir kanaati küçük görmemek lazımdır. Sonuçta kendi fikrimi uygulayacak bile olsam, herkesi ayrı ayrı dinlemekten zevk alırım.”

Atatürk bu alışkanlığını hayatının sonuna dek değiştirmedi (Erendil,1988:118).

B) YAKIN ÇEVREYLE İŞBİRLİĞİ

Atatürk işbirliğini, ikinci olarak, yakın çevre ile gerçekleştirir. Yakın çevrenin üyeleri; genellikle, çalışma arkadaşları, bilim ve sanat adamları, uzmanlardır.

Çalışma arkadaşlarında kesin olarak iki özellik arar: Biri “aynı sorun üzerinde birlikte odaklanma,” öbürü “eleştiri…” Ayrıca bir ekibin başarılı olması için, liderin ve astların sahip olmaları gereken kimi niteliklere değinmiştir. Önem verdiği davranışlardan biri de, işbirliği içinde çalışanların takdir edilmesidir.

1) İşe Odaklanma ve Eleştiri

Atatürk yakın çevresiyle, çalışma arkadaşlarıyla da sürekli bir işbirliği ortamı yaratır. Bu ortamı oluşturan iki temel; “aynı sorun üzerinde birlikte odaklanma” ve “eleştiri”dir.

Hikmet Bayur, Atatürk’ün Genel Sekreterliğini yapmıştır. Şunları yazıyor:

“Atatürk, içten olmak koşuluyla en yüksek düzeyde eleştiri ister ve arardı; yakınlarınca bunun yapılmamasını samimiyetsizlik sayardı. önem verdiği her işle çevresindekilerin de meşgul olmasını isterdi. Bu suretle, aynı şeyle dolu kafalardan çıkacak mütalaa ve eleştirilerin daha esaslı olmasını sağlardı” (Erendil,1988: 101).

Burada ayrıca, çalışma arkadaşlarında aradığı özelliklerden ikisini buluyoruz: ( i) İçten olmak kaydıyla eleştiri. (ii) Kendisinin önem verdiği işlere ilgi gösterme.

2) Liderler ve Astlar

Bir örgütte lider vardır, astlar vardır. Atatürk; konuşmalarında, bunların sahip olmaları gereken özelliklere de değinmiştir.

a) Liderin İki özelliği

Aşağıdaki özdeyişler Atatürk’e aittir (Erendil,1988:192-193). Bunlarda bir liderin sahip olması gereken özelliklerden, sırasıyla şu ikisine dikkat çekiyor: Kendinde liderlik gücü görmek. Kendini astın yerine koymak.

-Kendinde Liderlik Gücü Görmek: “Komutanlık görev ve sorumluluğunu yüklenecek kadar omuzlarında ve özellikle dimağlarında güç bulunmayanların, acıklı sonuçlarla karşılaşması kaçınılmazdır.”

-Kendini Astın Yerine Koymak: “Emir verirken, kendini o emri yapacak olanın yerine koymak ve emrin nasıl yerine getirilip uygulanacağını düşünmek ve bilmek gerekir.”

b) Astların Nitelikleri

Birlikte çalıştığı insanlarda belirli özellikler aramıştır.

H. R. Soyak anlatıyor:

“Atatürk her görevlinin- üzerine aldığı işleri, aklını, zekâsını ve yasal yetkilerini sonuna değin kullanarak, zamanında halletmeye çalışmasını ve sorumluluk yüklenmekten çekinmemesini isterdi. İlgililerin ve görevlilerin değerlendirmelerini dinlemeden, hattâ kendileriyle müzakere etmeden bir sorun hakkındaki görüşünü bildirmezdi. Ben maiyetindeki bütün görev hayatım sırasında, konuşmadan ve fikir alışverişi yapmadan bir emir aldığımı hatırlamıyorum. …

Tetkike dayanmayan açıklamalara çok sinirlenirdi. Bu şekilde hareket edenlere:

– Senin kafan işlemiyor mu, bir mütalaan (fikrin) yok mu, derdi.

Kafası işlemeyen ve her ne sebeple olursa olsun, kafasını yormak gereğini duymayan insanları olumlu ve verimli iş yapmak yeteneğinden yoksun, anlamsız ve çekilmez yaratıklar olarak görürdü” (Erendil,1988: 92)

Bu açıklamalardan, çalışma arkadaşlarında şu özellikleri aradığı anlaşılıyor: ( i) Zeki olmak. (ii) Sorumluluk yüklenmek. (iii) Görevinde aklını, zekâsını, yasal yetkilerini kullanmak. (iv) Olumlu ve verimli iş yapabilmek. ( v) Bilgileri tetkike dayanmak . (vı) İşi zamanında halletmek.

3) Çalışanı Takdir Etmek

Atatürk; birlikte çalıştığı insanları unutmaz, onların hizmetlerini takdir eder. Kendi başarılarındaki paylarını açıkça söyler ve tarihe mal eder. Buna dair -birçokları arasından- iki örnekle yetinelim.

a) “Aydın ve yurtsever bir din adamı olarak takdir ettiği” Amasya Müftüsü Kâmil Efendi’nin halka gerçek yolu göstermesiyle ilgili olarak, 24 Eylül 1924’de Amasya Belediyesi’nde yaptığı konuşmada -özetle- şunları söylemiştir:

“ … Bundan beş yıl önce buraya geldiğim zaman, bu şehir halkı da bütün ulus gibi gerçek durumu anlamamıştı. Fikirlerde karışıklık vardı. Dimağlar âdeta durmuştu. Ben burada birçok kişiyle birlikte Kâmil Efendi ile de görüştüm. Bir camide gerçeği halka izah ettiler. Halka dediler ki: ‘Ulusun onuru, haysiyeti, özgürlüğü, bağımsızlığı tehlikeye düşmüştür. Bu felaketten kurtulmak [için], gerekirse yurdun son bireyine değin ölmeyi göze almak lazımdır. Padişah olsun, Halife olsun, ad ve unvanı her ne olursa olsun, hiçbir kişi ve makamın hikmeti mevcudiyeti kalmamıştır. Biricik kurtuluş çaresi, halkın doğrudan doğruya egemenliği eline alması ve iradesini kullanmasıdır.’ İşte Efendi Hazretleri’nin bu yol gösterici vaaz ve öğüdünden sonra herkes çalışmaya başladı. Bu münasebetle Müftü Kâmil Efendi Hazretleri’ni takdirle anıyorum. Genç Cumhuriyetimiz bu gibi ulema ile övünç duyar” (Erendil,1988: 66).

b) Ölmez yapıtı Nutuk”ta telgrafçılarımızın Kurtuluş Savaşı’mızdaki hizmetlerini minnetle anar ve tarihimize şöyle mal eder: “Efendiler, sırası gelmişken arz edeyim. Bütün telgrafçılarımızın, teşebbüslerimiz ve Millî Mücadelemiz için yaptıkları fedakârca hizmetlerinin millî tarihimizde önemli bir yeri vardır. Kendilerine bugün açıkça teşekkür etmeyi bir borç sayarım” (Atatürk,1991: 134).

SONUÇ

Büyük Aydınlanmacı’nın yukarda belirttiğim düşünce ve eylemlerinden, biz Atatürkçüler; çalışmalarımızda uygulamak üzere, şu ilke, kural ya da teknikleri çıkarabiliriz:

Bir Atatürkçü:

– En büyük güç kaynağı olarak halkı görür. Hedefine, halkla bütünleşerek yürür. Düşünce ve eylemini, halkın, insanların görüşlerini alarak oluşturur.

– Yakın çevresiyle, işbirliği yapar. Çalışma arkadaşlarının yeteneklerini aynı sorun üzerinde yoğunlaştırır. Eleştiri bekler.

– Eğer bir örgütte başkansa, o konumu hak ettiğinden emindir. Astlarında zekâ, sorumluluk duygusu, verimli çalışma, bilgi ve titizlik arar. İş yaptırırken, kendini astın yerine koyar.

– Eğer ast ise, işinde zekâsını kullanır; sorumluluk yüklenmekten, yasal yetkilerini kullanmaktan çekinmez. Verimli çalışır. Her işini zamanında bitirir. Bilgisini sürekli geliştirir.

– Birlikte çalıştığı insanların hizmetlerini takdir eder.

Prof. Dr. Cihan DURA

Alıntı Kaynağı: www.cihandura.com

KAYNAK: Cihan Dura, Düşmanı Çağırdılar Satıldık Uyanın, İleri Yayınları, İst., 2005, ss. 800-825.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ