ATATÜRK VE TÜRKİYE’DEKİ MİSYONER OKULLARI

ATATÜRK VE TÜRKİYE’DEKİ MİSYONER OKULLARI

1. Misyonerliğin Başlangıcı

Misyoner faaliyetlerinin tarihi oldukça eskiye gider. İlk misyonerlerin ‘havariler’ olduğunu söylemek mümkündür. Zira, Hıristiyanlık inanışına göre Hz. İsa, etrafına topladığı havarilerine, “Gidiniz ve yeryüzündeki her yaratığa İncil’i anlatınız” diyerek onları vaaz etmek üzere görevlendirmiştir. Bu cümleden olarak genelde Hıristiyanlığı yaymak için gayret gösteren kişilere ‘misyoner’, Hıristiyan olmayan ülkelerde bu dini yaymak için kurdukları teşkilata da ‘misyon’ denilmektedir.[1]

İlk misyonerlerden kabul edilen Aziz Paulus (St. Paul) Hıristiyanlığı yaymak amacıyla Anadolu, Makedonya ve Yunanistan’da pek çok kilise kurmuş ve bu kiliseleri teşkilatlandırmıştır. Havariler ve yardımcıları sayesinde Hıristiyanlık zamanla bütün Roma dünyasına yayılır. Bu yoğun faaliyetler sonucunda 9. yüzyılda Almanların, 10. yüzyılda ise İskandinavların Hıristiyanlığı benimsediği görülmektedir. Roma Katolik Kilisesi’nin Avrupa’ya hakim olmasıyla Hıristiyanlığın bütün dünyaya yayılması için harekete geçilir ve bu amaçla Papalık tarafından 1662’de Vatikan’da “Misyon Bakanlığı” kurulur.

Yine bu tür faaliyetler için Paris’te “Dış Misyonlar Papaz Okulu” açılır ve giderleri “Papalık Propaganda Dairesi” tarafından üstlenilir. Misyonerliğin daha etkin olabilmesi için Almanya, Fransa ve Belçika gibi Avrupa ülkelerinde açılan çeşitli enstitülerin yanı sıra, misyonerlik çalışmalarını daha iyi yürütebilecek elemanların yetiştirilmesi için de yeni okulların kurulduğu görülür.[2] Böylece, başlangıçta kişisel gayretlerle başlayan misyonerlik faaliyetleri zamanla güçlenmiş ve emperyalizmin öncülük görevini üstlenen bir teşkilat halini almıştır.

Misyonerlik faaliyetlerini yürütmek gayesiyle kurulan en eski ve en güçlü misyon teşkilatlarının İngilizlere ait olduğu bilinmektedir. Bunlardan l646’da Londra’da kurulan ‘Hıristiyanlığı Yayma Cemiyeti’ hızla yayılır ve pek çok ülkede binden fazla şubesi açılır. Bu sayı 19. yüzyıla gelindiğinde 7 bine ulaşmıştır.[3] Sloganları olan “dünyanın Hıristiyanlaştırılması (the evangelization of the world in the generation…)”[4] için yoğun bir faaliyet içerisine giren misyonerler, kurdukları dernek ve teşkilatlar sayesinde sistemli ve örgütlü bir şekilde hedeflerini gerçekleştirmeye çalışırlar. Şimdi misyonerlerin amaçlarını ve kullandıkları metotları daha ayrıntılı olarak ele alalım.

2. Misyoner Faaliyetlerinin Amaçları ve Kullandıkları Metotlar

Misyoner faaliyetlerinin görünen amacı dinîdir. Yani, kendi ifadeleriyle ‘dinsiz’ dünyayı Hıristiyanlaştırmaktır. Bu amaçla bilmeyenlere İnciri öğretmek, Hıristiyan olmayanları bu dine davet etmek veya kendi mezheplerine insan kazandırmak için çalışan misyonerlerin nihai hedefi ise yeryüzünde güçlü bir Hıristiyan topluluğu oluşturmaktır.

Görünen bu dini gayelerinin yanında, misyonerliğin zamanla siyasi, ekonomik, sosyal ve idari pek çok amacı da bünyesinde taşıdığı görülmektedir. Özellikle sömürgecilik çağı ile beraber bağlı bulundukları ülkelerin emperyalist politikalarına hizmette bulunmaları gözardı edilemeyecek bir gerçektir. Kendilerini kiliseye adayan ve İncil’in hizmetkarı olarak gören misyonerler, amaçlarına ulaşabilmek için her yolu ve metodu denemekten kaçınmamışlardır. Onlardan istenen şey gidecekleri ülkenin dilini, dinini ve kültürlerini öğrenip inceleyerek eksiklikleri belirlemek ve ona göre hareket etmektir.[5] Bu yüzden misyoner bazen bir doktor, bazen bir öğretmen, bazen da bir Barış Gönüllüsü veya din adamı olarak faaliyetini sürdüren bir insandır. Çünkü onlar için amaca götüren her yol ve her meslek araç olarak kullanılabilir.[6] Dolayısıyla, kendi din, dil ve kültürlerini yayabilmek için okul, matbaa ve hastahane gibi kurumları açarak, maksatlarına ulaşmak için bu kurumları araç olarak kullandıkları dikkati çeker.[7] Bu kurumlar arasında en etkili olanları okullardır. Zira, eğitim yoluyla öğrencileri Hıristiyanlaştırmak esas gayedir. Henry Jessup isimli bir misyonere göre okullar misyonerliğin başarısı için temel şart olarak görülmüş ve “Hıristiyan misyonerleri okulunda eğitim, yalnız gaye içinde bir vasıtadır. Bu gayede, insanları İsa’ya götürmek, fertler ve milletler Hıristiyan oluncaya kadar onları eğitmek…”[8] olarak ifade edilmiştir. Bu yüzdendir ki misyonerler gittikleri her ülkede dini kurumlarının yanında okullarını da kurmuşlardır.

Misyonerlerin amaçlarına ulaşmak için kullandıkları metotlardan biri de, mahalli kültürü yok edecek çalışmalarda bulunmaktır.[9] Bu maksatla, kitap, gazete, dergi ve broşür gibi yayınlarla etkili olma, İncil’i tanıtıcı kurslar açma, radyo televizyon gibi yayın araçlarında programlar düzenleme, seminer, konferans vb. toplantılar tertip etme; izci teşkilatları oluşturma ve çeşitli sportif faaliyetlerle etkili olma yollarını denemişlerdir. Kısacası, okul, kolej, yabancı dil kursları, hastahane, dispanser, yayınevleri, kızılhaç vb. kurumlar amaca ulaşmak için kullanılan araçlar arasında yer almaktadırlar.

3. Osmanlı Döneminde Misyoner Faaliyetleri

Dini ve mezhebi gayelerle Osmanlı topraklarına gelen misyonerler, zamanla ait oldukları ülkelerin Osmanlı Devleti’nde yeni nüfuz alanları oluşturma çabalarında araç olarak kullanıldılar. Zira, çok dinli ve çok etnik yapılı olan Osmanlı Devleti misyoner faaliyetleri için uygun bir zemine sahipti. Azınlıklara tanınan geniş haklar ile yabancılara verilen kapitülasyonlar da bu tür faaliyetler için uygun fırsatlar olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı’daki misyoner faaliyetlerini incelerken, olayın dini yönü kadar siyasi, kültürel, ticari ve ekonomik boyutunu da göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hız kazanan misyoner faaliyetlerinin tarihi oldukça eskiye dayanır. İstanbul, İzmir ve özellikle Kudüs gibi kutsal yerleri bulmaya yönelik olarak başlayan çalışmalar, sömürgeciliğin gelişmesiyle birlikte ticari ve siyasi bir mahiyet kazanır ve bu yönü ile ‘Şark Meselesi’ni halletmek için azınlıklar kanalıyla misyonerlerden yararlanılır. Politik bir kavram olarak 19. yüzyılın başlarında kullanılan ‘Şark Meselesi’ni Türklerin Anadolu’ya geldikleri tarihe kadar (1071) götürmek mümkündür. 17. yüzyıla kadar Hıristiyan Avrupalılar Türklerin Anadolu’ya gelmelerine ve Balkanlar’dan Avrupa’ya geçmelerine engel olmaya çalıştılar, ancak bu dönemde başarısız oldular. Ne var ki, bu yüzyıldan sonra Türkler, sürekli Batı karşısında toprak kaybetmeye ve gerilemeye başladıklarından dolayı savunma durumuna geçtiler.

O günden bugüne kadar çeşitli politikalarla süren ‘Şark Meselesi’nin bu aşamasında Batılılar bir yandan Osmanlı’yı yarı sömürge haline getirirlerken, diğer yandan da ülkedeki azınlık milliyetçiliğini destekleyerek onları Osmanlı’dan koparmaya çalıştılar.[10] Bu politikalarını gerçekleştirmek için kullandıkları metotlardan biri de misyonerlik çalışmalarıdır.

19. yüzyıla gelindiğinde Anadolu, Boğazlar, Orta Doğu, Petrol Bölgesi, Akdeniz çevresi ve Makedonya gibi dünyanın jeopolitik ve jeostratejik bakımdan önemli bölgelerine sahip olan Osmanlı Devleti, misyonerler açısından ilgi çekiciydi.

Bölge üzerinde daha çok İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya arasında görülen mücadeleler yeni problemleri ortaya çıkarır ve her ülke Osmanlı üzerindeki nüfuzlarını arttırmak için misyonerlerini kullanırlar.

Osmanlı topraklarına gelen ilk misyonerler Katoliklerdir. Fransız olan bu misyonerler İstanbul’daki yabancıların ve azınlıkların eğitimi ile ilgilenmek üzere 16. yüzyılın sonlarına doğru bölgeye gelirler ve dini kurumlarının yanında okullarını da kurdular. Cizvitlerle başlayan bu faaliyetler Katolikliğin diğer tarikatları olan Dominiken, Kapuçin ve Frerler rahip ve rahibelerinin de gelmesiyle devam eder ve çoğunlukla kendi isimleriyle anılan St. Joseph, St. Michel, St. Louis ve Notre Dame de Sion gibi okullarını açarlar.[11] 1914’e gelindiğinde 59.414 öğrencinin öğrenim gördüğü bu okulların sayısının 500’e ulaştığı görülür.[12]

Katoliklerin yanı sıra Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren diğer misyonerler Protestanlardır. Bunların çalışmaları 19. yüzyılın ortalarından itibaren yoğunlaşır. Bunda Osmanlı’nın içinde bulunduğu olumsuz durum ve emperyalist devletlerin bölgedeki menfaat çatışmalarının rolü büyük olmuştur. Bilindiği üzere Katoliklerin hamisi Avusturya ile Fransa, Ortodokslarınki ise Rusya idi. Bunlara İngiltere de katılır ve bir Protestan topluluğu oluşturmak için çalışmalara girişir. Osmanlı topraklarına gelen ilk Protestan misyonerin 1815’te Mısır’a gönderilen İngiliz Church of Missionary Society’e bağlı bir papaz olduğu kaydedilir. [13]

Ayrıca yine bu amaçla 1842’de Kudüs’te bir Protestan kilisesi açılır ve İngiltere, Almanya ve Amerika’dan Protestan misyonerleri gönderilir. Bu misyonerler 1856 tarihli Islahat Fermanı’nın getirdiği vicdan hürriyeti ile mezhep değiştirme serbestliğinden de yararlanarak çalışmalarına hız verirler. Anadolu’ya gelen ilk Protestan misyonerler ise Amerikalılardır. 19. yüzyılın başlarında gelmeye başlayan bu misyonerler, kurdukları ‘misyon’ların yanı sıra çeşitli seviyelerde okullarını da açarlar. Bu okulların büyük kısmı 1810’da Boston’da kurulan ve kısaca American Board olarak anılan American Board of Commissioners for Foreign Missions (ABCFM) isimli teşkilat tarafından açılmıştır.[14] Önceleri İzmir ve İstanbul gibi kıyı şehirlerine gelen Amerikalı misyonerler daha sonra gittikçe iç bölgelere doğru yayılırlar.

Bölgeye gönderilen Amerikalı misyonerlerden istenen şey, öncelikle gittikleri yerlerde halkın arasına karışarak bilgi sahibi olmalarıydı. Özellikle halkın dini durumunu tespit etmek, din adamları hakkında (sayıları, bilgi düzeyleri, eğitim durumları vs.) bilgi edinmek, ülkedeki eğitim ve öğretim durumunu tespit etmek ve halkın moral durumunu öğrendikten sonra, ne tür bir çalışmada bulunulacağını belirlemekti. Onlardan istenen bir başka görev ise “.Bu mukaddes ve vaad edilmiş toprakların silahsız bir haçlı seferiyle geri alınmasını sağlamak” için gerekli çalışmaların yapılmasıydı.[15] Daha çok Yahudi ve Müslüman olmayan azınlıkların yaşadıkları bölgelerde faaliyetlerini yoğunlaştıran bu misyonerler Osmanlı topraklarını Avrupa, Doğu, Batı ve Merkezi Türkiye olmak üzere dört misyon bölgesine ayırırlar[16]: Bunlardan Avrupa Türkiyesi Misyonu, Filibe, Selanik ve Manastır’ı içine alıyordu ve bölgedeki Bulgarların bilinçlendirilmesi i§in çalışıyordu.

Batı Türkiye Misyonu, İstanbul, İzmit, Bursa, Merzifon, Kayseri ve Trabzon yörelerini; Merkezi (Orta) Türkiye Misyonu, Toroslar’ın güneyinden Fırat nehri vadisine kadar olan bölgeyi (özellikle Maraş ve Antep illerine ağırlık veriliyordu), Doğu Türkiye Misyonu ise; Harput, Erzurum, Van, Mardin ve Bitlis’ten başlıca Rus ve İran sınırına kadar olan bütün Doğu Anadolu topraklarını içine alıyordu. Bu son üç misyonun Ermeniler üzerinde çalıştıkları dikkati çeker.[17] Yirminci yüzyılın başında Doğu, Batı ve Merkezi Türkiye Misyonlarına ait yaklaşık 20 bin öğrencinin öğrenim gördüğü 337 okul vardı ve bu okulların %42’si Batı’da, %30’u Merkezi Türkiye’de, %20’si ise Doğu Türkiye Misyonu’nda idi.[18]

Bu amaçla işe koyulan misyonerler kurdukları ‘misyon’ ların yanı sıra ilk, orta ve yüksek seviyelerde açtıkları okulları ile matbaa, hastane ve yardım kuruluşlarıyla çok yönlü bir Protestanlaştırma faaliyetine giriştiler. Bu derece örgütlü ve planlı bir faaliyet sonucunda hem mezheplerini yayıyorlar hem de azınlıkları etkileyerek onların Osmanlı’dan kopmalarına yardımcı oluyorlardı. Bu alanda en önemli Protestan kolejleri İstanbul ve Beyrut gibi merkezlerde açıldı. Bunlar arasında 1863’te İstanbul’da Cyrus Hamlin isimli bir misyonerin açtığı Robert Kolej anılmaya değerdir.

Kurucuları, yöneticileri ve çoğu öğretim elemanı misyonerlerden oluşan bu Kolej’in 1863-1903 tarihleri arasındaki mezunlarının çoğunu Bulgar öğrenciler oluşturuyordu. Yine, Kolej’in ilk Bulgar mezunlarından beşinin Bulgaristan’da başbakanlık görevinde bulunduğu ve Birinci Dünya Savaşı öncesi Bulgar kabinelerinden her birinde en az bir Robert Kolej mezununun yer aldığı görülür.[19]

Yüklü bir program uygulanan Kolej’de Almanca, İngilizce ve Fransızca gibi Batı dillerinin yanında başta Bulgarca ve Ermenice olmak üzere on beşe yakın değişik dilin öğretilmesi, Kolej’in çok yönlü amaçlarını ortaya koyması açısından önemli bir husustur. Bulgarlar için çalışan Avrupa Türkiyesi Misyonu’nda ise 1899’da on misyoner, on iki Amerikalı misyoner yardımcısı ve 81 yerli yardımcı görevli hizmet veriyordu.

Bölgedeki Protestan kiliselerinin sayısı ise on beşi bulmuştu. 1870-80’li yıllarda, İstanbul’da misyonerlerin kurduğu matbaada yayınlanan eserlerin yarıya yakınının Bulgarca olması bu konu üzerindeki çalışmaların ciddiyetini ortaya koymaktadır. ‘American Board’dan başka Bulgarları Protestanlaştırmak için çalışan bir diğer Amerikan misyoner örgütü olan ‘Methodist Episcopol Mission’nun da 1858’de Bulgaristan’da birer misyon merkezi kurduğu görülür.[20] Amerikan misyonerlerinin İstanbul’da kurduğu Robert Kolej’in Bulgarlar için üstlendiği görevi, Beyrut’ta açılan Protestan Koleji de Arapları bilinçlendirerek Osmanlı’dan koparmak için üstlenmiştir.[21]

Bu iki Kolej’den başka Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde açılan pek çok Kolej, aynı şekilde daha çok Ermenilere yönelik olarak çalışmıştır. Anadolu’da ilk Amerikan misyoner merkezi 1852’de Harput’ta kurulur. Aynı yerde 1878’de açılan Osmanlıların Fırat Koleji dedikleri Ermenistan Koleji (Armenian College) Protestan papazı yetiştirmek ve Ermenilere dilleri, tarihleri ve edebiyatları ile milliyetleri hakkında bilgiler vermek için hazırlanan programları takip eder.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Melki Tekin dedi ki:

    Rab İsa göğe alındıktan sonra, Onun Öğrencileri, Antakya’da ilk kilise kurdular. ( İncil kitabinda Res:11:26.) Bu kilisenin yöneticileri, ırk’a ve cinsiyet`e bakmaksizin, Hristiyanlığa Misyoner oldular: ’Yeni yaradılışı giyindiniz. Bu yenilikte Grek ve Yahudi, sünnetli ve sünnetsiz, barbar, İskit, köle ve özgür ayrımı yoktur. Mesih her şeydir ve her şeydedır’ (İncil kitabinda: Kol.3.11). İşte Hristiyanlik Amerikadan değil, Antakya’dan tüm milletlere müjdelendi. (İncil kitabinda Res:22,21)

    Rab İsa’nın emri şudur: Sizi sevdiğim gibi birbirinizi sevin. Hiç kimsede, insanın, dostları uğruna canını vermesinden daha büyük bir sevgi yoktur. Size buyurduklarımı yaparsanız, benim dostlarım olursunuz. ” (İncil:Yuh.15:12.) Önemli olan ismen Hristiyan yahut ismen Müslüman olmak değil, ancak içten ona inanmak ve bu dünyada iyilik yapmaktır! Kardeş Atalarimiz: Arab -Süryani, Ermeni, Türk veya Kürd olsun, bu Atalar için ve onların soyu için canını vermedi mi? Ama Kötülük yapan ister Müslüman olsun ister de Hristiyan olsun bir gün yaptığı kötülüğün karşılığını biçer.
    Melki Tekin

BİR YORUM YAZ