ATATÜRK VE DİN

ATATÜRK VE DİN

Giriş

Oluşturduğu toplumsal dalga itibariyle, bin dokuz yüz yirmilerin başlarında Türk ve dünya tarihine bir sosyal olay olarak giren Mustafa Kemal Atatürk, kısa bir süre sonra sosyal olgu seviyesine yükselmiş ve insanlığa mal olmuştur. Tarihi süreç içerisinde bütün diğer sosyal olgularda olduğu gibi, Atatürk olgusunun da bilimsel bir şekilde aydınlatılması son derece önemlidir. Hiç şüphesiz, bu bağlamdaki temel araştırmalardan birisi de “Atatürk ve Din” konusudur.

Temel sosyolojik kurumlardan birisi olan din olgusu karşısında Atatürk’ün takınmış olduğu tutum; din-devlet ilişkileri ve laiklik açısından büyük önem taşımaktadır. Fakat bu konuda çalışan bir çok yerli ve yabancı araştırmacı, zıt kutuplarda toplanmışlardır. Çünkü bu incelemeler genellikle belirli ideolojiler doğrultusunda yapılmıştır. Farklılığın bir diğer önemli sebebi de, verilerin psiko-sosyal ortamdan kopuk olarak değerlendirilmesidir. Bu ise; kastedilenden çok farklı, hatta aksi neticelerin çıkmasına sebep olabilmektedir. O halde, bu konunun objektif ve psiko-sosyal şartlar çerçevesinde ele alınması gerekmektedir.

I. Bölüm: Şahsi İnanç Açısından Atatürk

1.1. Dini Tecrübe, Dini Tutum, Dua ve Atatürk

Kutsalın tecrübesi şeklinde tanımlanan dini tecrübe[1] birçok çağdaş psikolog tarafından Allah’ın işaret ve delillerinin sezgi yoluyla kavranması olarak algılanmıştır. Böylece dini tecrübe kavramı altında, şuur olayları olarak insanın dini duyguları bilimsel incelemeye tabi tutulmuştur.[2] Herhangi bir din hakkında, özellikle küçük yaşlarda alınan din eğitimi ve yaşanan dini tecrübe; o öğretinin kabulü açısından büyük önem taşımaktadır. Aynı şekilde çocuğun yetiştiği çevre, onun kişiliğinin oluşmasında çok önemli bir faktördür. Öte yandan çocuk, Allah inancına çok açık bir yapıdadır. “6-7 yaşında çocuk, Allah’ı bütün kainattaki varlıkların yaratıcısı olarak tasarlar. 7 yaşından itibaren genellikle çocuğun Allah tasavvuru oldukça açıklık kazanır… Çocuklar Allah’ın varlığını zorunlu olarak görürler.”[3]

Atatürk bu açıdan tahlil edildiğinde, onun çocukluğunun dini bir çevre içerisinde geçtiği görülmektedir. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım Selanik’te “Zübeyde Molla” diye tanınmıştı. Çünkü Rumeli’de az çok Kur’an, namaz, mevlit gibi bilgileri olan ve bunları etrafındakilere öğreten okumuş kadınlara molla deniliyordu.[4] “Böylece, küçük Mustafa dindar bir annenin elinde hayata gözlerini açtı. Selanik’teki Hatuniye, yahut Ahmet Subaşı mahallesinin basit, fakat müslüman bir hava esen sokaklarında ilk çocukluk yıllarını yaşadı.”[5] İlk öğrenimini gördüğü Şemsi Efendi Mektebi ve daha sonra devam ettiği Selanik Mülkiye İdadisi devrin şartları içinde ciddi dini bilgiler veren öğretim kuruluşları idi. Hatta daha sonra girdiği Selanik Askeri Rüştiyesi de, Manastır Askeri İdadisi de programlarında aynı ciddiyet ve seviyede din kültürü veren müesseselerdi.[6]

Dini tutum, kişinin dinle ilgili düşünce, duygu ve davranışlarını belirleme tarzıdır. Yani kişinin dine dair bilgi ve inançları (zihni unsur), dinin bütününden ya da herhangi bir esasından hoşlanması veya hoşlanmaması (duygu unsuru) ve dinle ilgili davranışları, yani lehte ve aleyhteki bir takım faaliyetleri (davranış unsuru) onun dini tutumunu oluşturur.[7] Dini tutumların oluşmasında başta aile grubunun büyük etkisi olur. Ailedeki bireylerin dini tutum ve davranışları çocuğu kuvvetle etkileyerek, onun dini tutumlarında belirleyici bir rol oynar. Çocuk da benzer tutumlara sahip olur. Her ne kadar yaş ilerledikçe çocuğun dini tutumlarında değişiklikler olursa da çocukluk dönemindeki tutumların izlerine her zaman az çok rastlamak mümkündür.[8]

Dini tutum açısından Atatürk tahlil edildiğinde, onun dini tutum kabul edilebilecek bir çok davranış sergilediği görülmektedir. Bunda başta annesi olmak üzere ailesinin ve çocukluğunun geçtiği psiko-sosyal ortamın büyük bir etkisi vardır. Bu etkinin izlerine hayatının her aşamasında rastlamak mümkündür. Bu bağlamda Atatürk’ün İslam dininin kutsal kabul ettiği gün ve aylardaki davranışları onun dini tutumları hakkında aydınlatıcı veriler sunmaktadır. Bu konuda Sadi Borak’ın 27 Şubat 1960 tarihili Akşam Gazetesi’nde yayınlanan Hafız Yaşar Okur’la yaptığı mülakatta şu bilgiler vardır: “Ramazanların atam için hususi bir önemi vardı. Ramazan gelir gelmez incesaz heyeti Çankaya Köşkü’ne giremezdi. Kandil geceleri de saz çaldırmazlardı. Sadece beni huzurlarına çağırır Kur’an-ı Kerim’den bazı sureler okuttururlardı. Ben okurken gözleri bir noktaya takılır, derin bir istiğrak içinde dinlerlerdi. Ruhen çok mütelezziz olduğu her halinden anlaşılırdı.”[9] Ramazan ve kandil gecelerine özel bir önem vermek, bu gecelere saygı göstergesi olarak bazı alışkanlıkları bırakmak, dinen ibadet sayılan Kur’an-ı Kerim okutup dinlemek ve dini düşüncelere dalmak gibi davranışlar; bir kimsenin dini tutumları olarak değerlendirilebilir. İçinde inanç olmayan ya da din karşısında tamamen olumsuz bir tavır benimseyen bir kimseden böyle davranışlar beklemek mümkün değildir.

Atatürk, aynı çerçevede Ramazan aylarında Hacı Bayram ve Zincirli Kuyu Camilerinde şehitlerin ruhuna, kendi ecdadının ruhuna Hatmi Şerif okutuyordu.[10] Ahret inancıyla yakından ilgili olan “şehitlik” gibi bir dini kavrama inanmak, şehitlerin ruhuna bir ay süreyle hatim okutmak gibi davranışlar da; dindarane tutumlar olarak değerlendirilebilir. Ahret hayatına, dini anlamdaki ruh kavramına, Kur’an okumanın sevabına, Ramazan ayının kutsiyetine, camilerin önemine inanmayan materyalist bir kimseden böylesi davranışlar beklemek mümkün değildir. Şüphesiz Atatürk’ün dini tutumları yukarıdaki birkaç örnekle sınırlı değildir, bu alanda yüzlerce veri bulmak mümkündür.

İnsandaki dini duyguları gösteren faktörlerden birisi de duadır. Her ne kadar inançsız insanların da dua edebildiği iddia edilebilse de, bu istisnai bir durumdur. Böyle kimseler, eğer belirli bir ilaha dua ediyorlarsa, o zaman onların ateist olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Buna göre psikolojik açıdan, “dua ve ibadet insan ile Allah arasında iman bağı ile kurulmuş ilişkiyi tanımlayan ve dışa yansıtan uygulamalar bütünüdür.”[11] “Dua ile insan doğrudan doğruya Allah’a başvurmakta ve O’nunla konuşmaktadır.”[12]

Dini duygu ve dua faktörleri açısından M. Kemal Atatürk tahlil edildiğinde, onun bir çok dini duyguyu yaşadığı ve halk tabiriyle “ağzı dualı” bir insan olduğu görülmektedir. Mesela, 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir Paşa Camii’nde yaptığı konuşmada çok önemli bir dini duygu olan Allah’tan sevap beklentisi içerisinde olmuştur: “Hz. Peygamber’in mübarek yolunda bulunduğumuz bu dakikada milletimize; milletimizin bugününe ve geleceğine ait hususları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde Allah’ın huzurunda bulunuyoruz. Bu vesile ile büyük bir sevaba nail olacağımı ümit ediyorum.”[13] Atatürk, özellikle İstiklal Mücadelesi yıllarında bir diğer dini duygu olan “Allah’tan yardım beklentisi ve O’na güven duygusu” içerisinde olmuştur: “Davamızın meşruiyet ve kudsiyeti, bu müşkil zamanlarda, Cenab-ı Hak’tan sonra en büyük zahirimizdir.”[14] “Giriştiğimiz istiklal ve vatan mücahedesinde Cenab-ı Hak’kın avnü inayeti bizimledir.”[15]

Atatürk’ün yaşamış olduğu dua tecrübesinin yoğunluğunu göstermesi bakımından çok önemli bir belge de, 21 Nisan 1920 tarihli bildiridir. Altında Atatürk’ün imzası olan bu bildiri, BMM’nin açılış davetiyesidir. Bu bildiri tamamen “dua faktörü” üzerine bina edilmiştir. Burada; ülkenin düştüğü kötü durumdan kurtuluş için, bütün milletin Allah’a dua etmesi istenmektedir. Bu çerçevede; “Namaz”, “Toplu Dua”, “Hususi Dua”, “Hatim”, “Buhari Hatmi”, “Mevlit”, “Ezan”, “Sala”, “Sakalı Şerif”, “Hutbe”, “Vaaz”, “Kurban”, “Kutsal Gün”, “Allah’tan Yardım” gibi hemen hemen bütün dini dua ve sembollere yer verilmiştir.[16]

M. Kemal Atatürk, Meclis’in açılışından sonra da, burada yapmış olduğu birçok konuşmasında Allah’a dua, şükür ve minnet içerisinde olmuştur. Hatta tecrübe ettiği bazı dini duygulara başkalarını da davet etmiştir: “Görüyorsunuz ki; bize yapmak istedikleri bütün felaketleri Cenab-ı Hak onların başına tevcih etti. Cenab-ı Allah’ın adaletinin bu kadar vazıh tecellisine hep beraber hamdü sena edelim. (Hamdolsun sesleri)”[17] Aynı şekilde şehitlerin arkasından, ayağa kalkılmak suretiyle fatiha duasının okunması isteğinde bulunmuştur: “Bu şahamet meydanlarında rahmet-i rahmana kavuşan şühedamızın muazzez ervahına hep beraber fatihalar ithaf edelim. (Kaimen fatihalar ithaf edildi)”[18], “Bu rüfekayı kiramla beraber istiklal uğrunda cephelerde ve suvari saire ile şehid olan bilumum arkadaşlarımızın ruhlarına kaimen fatihalar ithaf edelim. (Umumem ve kaimen fatiha ithaf olundu.)”[19] Atatürk, 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhurbaşkanı seçilince yaptığı teşekkür konuşmasında yine Allah’ın yardımına sığınma duygusu içerisinde olmuştur: “Ancak bu sayede ve Allah’ın inayetiyle, şahsıma tevcih buyurduğunuz ve buyuracağınız vazaifi hüsnü ifaya muvaffak olabileceğimi ümidederim. (Allah muvaffak etsin sesleri)”[20]

1.2. Atatürk’e Göre Dinin Psikolojik Gerçekliği

Ferdin inanç ve dini hayatını şuur olayları olarak ele alan psikoloji,[21] dini bir realite olarak kabul etmektedir. Bu bilim dalı içerisinde dinin psikolojik boyutunu daha kapsamlı bir şekilde incelemeyi amaçlayan “din psikolojisi” dalı da gelişmiştir. Din psikolojisi, inanç ve inkar olaylarını psikolojik açıdan tahlil etmeye çalışmaktadır. İnanç noktasındaki ağırlıklı görüşlerden birisi; insanların mutlak anlamda inançsız ya da dinsiz olmalarının çok zor olduğu yolundadır. Özellikle çocukluktan itibaren dini bir psiko-sosyal çevrede yaşayan insanlar arasında bu zorluk daha da artmaktadır: “Genellikle insanlarda en esaslı terbiye din ile başlar. Çocuk genellikle önce din ile terbiye olduğu için dini inançlar dimağda kökleşir…Daha sonraları tamamen dinsiz olduklarını iddia edenlerin bile bir çok işlerinde dinin izleri görülür, o terbiyeden büsbütün ayrılamazlar. Onun için dinin ruh üzerindeki etkisi büyüktür.”[22]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ