ATATÜRK DÖNEMİ TÜRKİYE-YUNANİSTAN İLİŞKİLERİ

ATATÜRK DÖNEMİ TÜRKİYE-YUNANİSTAN İLİŞKİLERİ

Türkiye-Yunanistan ilişkileri Lozan Barışı’na rağmen 1923 yılından sonra da normalleşememiş, 1930 yılına kadar gerginliğini korumuştu. Bu süreçte Yunanlıların Batı Trakya Türklerine uyguladığı mezalim,[1] Yunan adalarından Batı Anadolu kıyılarına yönelik korsanca eylemler[2] Edirne’nin düşman işgalinden kurtuluşunun yıldönümü kutlamalarıyla ilgili olarak bayrak krizi gibi olaylar yaşanmışsa da, gerginliğin asıl nedenini Mübadele Antlaşması’nın uygulanmasına ilişkin anlaşmazlıklar oluşturmuştu. 30 Ocak 1923’te imzalanmış “Türk ve Rum Nüfus Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol” Rum Ortodoks dininden Türk uyrukları ile Müslüman dininden Yunan uyrukların değiştirilmesini öngörmüş, 30 Ekim 1918 öncesinde İstanbul belediye sınırları içinde yerleşmiş Rumlarla, Batı Trakya Müslümanlarını mübadele dışı tutmuştu. Daha sonra uygulama için Türk ve Yunan temsilcilerinin de yer aldığı uluslararası bir komisyon kurulmuş, Ekim 1923’te çalışmalarına başlamıştı.[3] Bu aşamada yerleşmiş (etabli) deyiminin içeriği konusunda anlaşmazlık çıktı. Türkiye deyimin anlamının kendi yasalarına göre belirlenmesi görüşündeydi. Yunanistan ise 30 Ekim 1918 öncesinde İstanbul’da bulunan tüm Rumların yerleşmiş sayılmasını istiyordu. Sorunun havale edildiği Milletler Cemiyeti, Lahey Adalet Divanı’ndan görüş istedi. Divan’ın Yunanistan lehindeki kararı gerginliği daha da tırmandırdı.[4] Bunda Yunanistan’ın gerek 1912’den önce Türkiye’ye göç etmiş Türklerin, gerekse Batı Trakya Türklerinin mallarına el koymasının, Türkiye’nin de Mukabele-i Bilmisl Kanunu’nu çıkarıp 19 Ocak 1925’te yürürlüğe sokmasının da önemli etkileri oldu. Yine Patrik Gregorios’un ölümüyle, yerine bir mübadil olan Arapoğlu Konstantin’in Başpapaz seçilmesi[5] bir eğer gerginlik unsurunu oluşturdu.

Türkiye’nin 30 Ocak 1925’te Başpapazı Yunanistan’a sevketmesi, Yunanistan’ın hem Avrupa devletleri nezdinde protestosuna hem de Batı Trakya Türkleri üzerindeki baskısını arttırmasına yol açtı. Bu durum Konstantin’in 19 Mayıs 1925’te istifasını açıklaması, yerine Vasilios’un Başpapaz seçilmesiyle bir yumuşama sürecine dönüştü. Taraflar 1925 yazısında ilk elçilerini karşılıklı olarak atadılar. Argyropoulos 20 Temmuz 1925’te İstanbul’a gelirken, Cevat Bey Atina’ya gönderildi. 1926 yılında Başpapazlığın yapmak istediği bir toplantıya ekümeniklik peşinde koşulduğu, bunun Lozan’a aykırı olduğu gerekçesiyle izin verilmedi.[6] Yumuşama süreci 1 Aralık 1926’da mübadele sözleşmesinin pürüzlerini gidermeye yönelik Atina İtilafnamesi’nin imzalanmasıyla sonuçlandı.[7]

Ancak Atina İtilafnamesi’nin uygulanmasında da sorunların çıkması ilişkileri tekrar gerginleştirmişti. Savaş rüzgarları esiyor, Yunan basınında Türkiye’nin adalara saldıracağına ilişkin haberler yayınlanıyordu. Oysa Türkiye soruna yapıcı ve sağduyulu bir şekilde yaklaşıyor, Balkanlar’ı bir barış ve istikrar bölgesi haline getirebilmek için güçlü bir irade sergiliyordu. İşte bu sırada Yunanistan Başbakanı Venizelos’un geçmişin yanılgılarını tekrarlamaktan kaçınan uzlaşmacı bir tavır benimsemesi, bir barış sürecine girilmesinde ve sonuçta barışa ulaşılmasında önemli bir etken oldu. Bir zamanlar Megali İdea aşığı olan Venizelos, Anadolu macerasından gerekli dersleri aldığını daha Lozan’da göstermiş, Yunanistan’ın Anadolu’da savaşı sürdürmesinin bir budalalık olduğunu itiraf etmişti.[8]

Şimdi de Türk-Yunan gerginliğinin doğurabileceği kötü sonuçları görmüş ve 1928 yılı ortalarından itibaren Yunanistan’ın Türkiye politikasında kökten bir dönüşüm anlamına gelen barışçı bir politikaya yönelmişti. Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin Lozan Barışı sonrasındaki genel seyrine ilişkin bu genel girişten sonra makalemizin asıl konusu olan 1930-1932 dönemi Türk-Yunan ilişkilerine geçebiliriz. Bu dönem ilişkilerinin önemi ilk defa Venizelos’un ağzından Yunanistan’ın Megali İdea siyasetini terk ettiğinin, Ege Denizi üzerinde egemenlik kurma siyasetinden vazgeçtiğinin açıklanmış olmasıdır.

Yunan Başbakanı Venizelos 1930 yılı başlarında Türk-Yunan sorununun çözümüne yönelik görüşmelerin sonucundan emin görünüyor ve anlaşmanın sağlanmasının ardından Ankara’yı ziyaret etmeyi düşünüyordu.[9] Yine Venizelos aynı günlerde Yunan meclisinde muhtelif vesilelerle yaptığı konuşmalarda Yunanistan’ın Türkiye politikasındaki köklü değişikliği seslendiren önemli mesajlar vermişti. Yunan mebusu Zovitziono’nun Türkiye’nin silahlanmasının yarattığı tehlike hakkındaki sorusuna şu cevabı vermişti: “Türkiye’nin bize karşı silahlanmadığı hakkında güven ve inancım vardır. Fakat zannetmeyiniz ki biz savaşacak durumda değiliz. Allah bizi afetten korusun. Gerekirse savaşmasını biliriz”. Ayrıca Türkiye’nin kesin bir barış politikası izlediğini, çözüm bekleyen sorunların hallinden sonra Türkiye ile bir deniz antlaşması yapılacağını söylemiş[10] denizcilik politikasına ilişkin bir soruyu cevaplarken halen Yunan dış politikasını oluşturanların önemli dersler çıkarabileceği şu açıklamalarda bulunmuştu: “Yunan Hükümeti savaş gemilerini bir tarafa bırakarak hafif filoyu ve hava kuvvetlerini güçlendirme politikası gütmektedir. Bu politikanın esası sadece hükümete özgü olmayıp, barışa bağlı olan bütün ülkenin malıdır.

Yunanistan kendi aleyhindekiler de dahil olmak üzere savaş sonrası yapılan bütün antlaşmaları iyi niyetle kabul etmiştir. Çünkü insanlık Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı darbelerden sonra bu gibi patlamalara engel olmadığı takdirde ilerlemeye doğru olan yoluna devam edemez. Dolayısıyla hepimiz barışa ve özellikle Türkiye ile olan barışa bağlıyız. Dörtbuçuk yüzyıl süren Megali İdea ile dolu olduğumuz sürece Türkiye’ye karşı savaşçı politikamız gereği Adalar Denizi’nde (Ege Denizi) egemenliği hedefliyorduk. Fakat mademki antlaşmaların bize çizdiği ve sağladığı sınırları kabul ettik ve mademki Yunan refahını bu sınırlar içinde kurmaya hazırız. Adalar Denizi’nde egemen olmak fikrimizin de esası ortadan kalkmış oluyor.[11] Bugün Türkiye’nin kesinlikle barışçı olduğuna, ne Yunanistan’ın ne de diğer herhangi bir ülkenin topraklarında gözü olmadığına eminim. Türkiye kendisini Türk devletinin yeniden kuruluşuna adamıştır. Türk imparatorluğunun yıkılışından sonra Türkiye milli bir devlet olmak istediği takdirde yeniden yabancı milletlere ait toprakların fethinde hiçbir çıkarının olmayacağını kesinlikle hissediyor”.

Venizelos, İsmet Paşa’nın Lozan’da Türkiye’nin Batı Trakya’da kesinlikle gözünün olmadığı, Balkan milletlerinin topraklarından bir kısmını hediye etseler bile reddedeceği hakkındaki sözlerine atıf yaparak sözlerini şöyle sürdürmüştü: “Sanırım bu güvence içtendir. Çünkü sadece Türkiye’nin çıkarına uygun olmakla kalmıyor, aynı zamanda İsmet Paşa gibi etkili ileri gelen bir siyasiden geliyor”. Venizelos, Türkiye’nin Lozan’da yalnız Embros (İmroz) ve Tenedos’u (Bozcaada) istediğini,[12] diğer adaların Yunanistan’a ait olduğunu kabul ederek bu yönde hiçbir isteğinin olmadığını anımsatmıştı. Daha sonra bir savaş halinde Yavuz’un ne gibi bir rol oynayabileceğini, Yunanistan’ın ulaşımını sağlamak için ne yapmak gerekeceğini incelemiş, ardından Büyük Denizcilik Şurası’na sunduğu Yunanistan’ın deniz politikasını içeren raporunu okumuştu. Bu bağlamda Yunan Hükümeti, Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı deniz üstünlüğünü gerektirecek bir saldırıda bulunmayacağı görüşündeydi. Türkiye’nin de Yunanistan’a karşı saldırgan bir amaç gütmediğini, Avrupa’da egemenliğini genişletmek gibi hiçbir emeli olmadığından statükoyu içtenlikle kabul ettiğini düşünüyordu. Yine Türkiye’nin galip, Yunanistan’ın mağlup imzaladıkları Lozan Antlaşması, Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Midilli, Sakız adaları üzerindeki isteklerinden vazgeçtiğini kanıtlamıştı. Ayrıca Türkiye Akdeniz statükosunun değiştirilmesine uluslararası alanda izin verilmeyeceğini çok iyi bilmekteydi. Çünkü önünde bu gibi hareketleri bastıracak Milletler Cemiyeti’ni bulacaktı.

Venizelos, Türkiye’yle silahlanmanın sınırlanması görüşmeleri hakkında ise şunları söylemişti: “Bu fikir tekrar görüşme alanına konulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin de bizim prensiplerimizi benimser göründüğünü ve deniz kuvvetlerimiz hakkında bir anlaşmaya varabileceğimizi meclisinize sunmakla bahtiyarım. Türkiye ile bir yıldır devam eden görüşmeler bitince -ki bitecektir- ve dostluk antlaşmasını imzalayınca bu konuda anlaşma mümkün olacaktır. Esas, iki ülke donanmalarının eşitliğidir.”

Yine Yunan meclisinde Türkiye’nin Yavuz’u onarmakla kesinlikle Yunanistan’la savaşmayı düşünmediğini,[13] ülkesini düşünen bir politikacının Türkiye’yle savaşı öneremeyeceğini, bunun felakete yol açacak bir delilik olacağını vurgulamış; gençliğin ülküsünün savaş değil, barış olması gerektiğini, uzun süreli bir barışın da sağlandığını ifade etmişti.[14]

Venizelos’un Yunan meclisinde dile getirdiği bu tarihi görüşler her iki ülkenin basınında yankı bulmuş, genelde olumlu değerlendirmelere yol açmıştı. Örneğin Siirt Mebusu Mahmut Bey (Soydan) Hakimiyet-i Milliye’deki bir başmakalesinde Venizelos’un görüşlerini, Türkiye’nin siyasi hedeflerinin gün geçtikçe daha iyi anlaşılması ve takdir edilmesi anlamında değerlendirmiş, özetle şunları yazmıştı: Yeni Türkiye’nin inkılabın emrettiği bayındırlık ve gelişme politikasında başarılı olabilmesi için, her şeyden çok devamlı bir barışa muhtaç olduğu her fırsatta vurgulanıyordu. Venizelos’un bu gerçeği anlamış olması şaşırtıcı sayılmamalıydı. Çünkü kendisi deneyimi, kıvrak zekası ve pratik yaşama uydurduğu mantığıyla eşsiz bir diplomattı. Dolayısıyla söylediklerini içten ve ciddi kabul etmemek için hiçbir neden yoktu. Bir ara Yunan komşularımız milli savunmamızı düzenleme çalışmalarını kötüye yormuşlar, kendilerine karşı bir hazırlık gibi algılamışlardı. Buna bazı küçük politikacıların, Ankara-Atina ilişkilerinin gelişmesini çekemeyen bazı çevrelerin kışkırtmaları da eklenince, Yunanistan’da Türkiye’ye karşı bir tereddüt, tepki ve kaygı havası yaratmıştı. Oysa Cumhuriyet Türkiyesi’nin antlaşmaların sağladığı sınırlar içinde halkının refahını, ülkesinin bayındırlığını sağlamaktan başka bir amacı olamazdı. Biraz geç de olsa komşumuzun bu gerçeği anlamış olması memnuniyet vericiydi. Venizelos’un “Yunanistan’da Megali İdea’nın hakim olduğu devirlerde Adalar Denizi’nde bizim için deniz egemenliğinin bir gereği ve anlamı vardı. Halbuki bugün öyle bir gerek duymuyoruz. Onun için deniz egemenliği esasına dair Türkiye ile aramızda hiçbir mesele yoktur” sözleri, duruma ve gereklerine akılcı ve mantıklı bir yaklaşımın eseriydi. Venizelos durumu çok iyi görmüş, Türkiye’nin gaye ve amaçlarını çok iyi anlamıştı. Yunan Başbakanı söylendiği gibi Ankara’ya gelir, birçoğunu tanıdığı devlet adamlarımızla görüşürse, bu kanısı daha da güçlenecek, Türk dostluğu hakkında vatandaşlarına daha büyük bir içtenlikle güvence verebilecekti.[15]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ