ATATÜRK DÖNEMİ DIŞ POLİTİKASINDA İTALYA FAKTÖRÜ (1923-1938)

ATATÜRK DÖNEMİ DIŞ POLİTİKASINDA İTALYA FAKTÖRÜ (1923-1938)

Mustafa Kemal Paşa liderliğinde yapılan Türk İstiklâl Savaşı’nın zaferle tamamlanması ve bunun Lozan Barış Konferansı’nda kabul ettirilmesinden sonra Türkiye için yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönem; Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak için siyasî, sosyal, kültürel ve diğer alanlarda köklü değişikliklerin yapıldığı inkılâp dönemidir. İnkılâp döneminin başarıyla geride bırakılması için öncelikle bir barış dönemine ihtiyaç vardır. Bu itibarla; Atatürk döneminde Türkiye’nin dış politikasını tayin eden “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesi; sadece bu ülkeyi yönetenlerin barışın değerini iyi bilmeleri anlamına gelmemiş, aynı zamanda uluslararası bir barışa özlem duyulduğu ve içeride inkılâpların yapılması için gerekli ortama ihtiyaç duyulması anlamına da gelmiştir. Barışı kazanmak için savaş yapmak zorunda bırakılmış bir milletin yöneticileri olarak Atatürk ve arkadaşları; ülkelerinde kalıcı bir barış dönemi yaratmak istemişlerdir. İlave etmeye gerek yoktur ki, hem bu temel hedefe ulaşmak hem de ülkede halkın yararına değişiklikler yapmak ancak siyasal istikrarla, bu da barışla mümkün olacaktır. Bu, o dönemde ülkeyi yönetenler için ne pahasına olursa olsun, sorunları aleyhimize de olsa barışçı politikalarla çözmek demek değildir. Savaş en son şık olarak ve ancak ülke ve milletin hayati menfaatleri söz konusu olduğu zaman düşünülmüştür.

Lozan Barış Antlaşması, Türkiye ile İtilaf Devletleri arasındaki savaşa son vermiş ve Türkiye’nin dünya devletleri tarafından tanınmasını sağlamışsa da, bu antlaşma ile bütün sorunlar çözümlenmiş değildi. Denilebilir ki; Lozan Barış Antlaşması Türkiye için geçici bir barış dönemi yaratmış ve Atatürk döneminde Türkiye, Lozan’dan arta kalan sorunların çözümü için bir hayli enerji harcamak zorunda kalmıştır. Ancak, Almanya ve İtalya’nın sorunları kendilerince ve şiddete başvurarak çözdükleri bir dönemde, Türkiye’nin sorunları barışçı ve diplomatik yollarla çözme çabası takdirle karşılanmıştır.

Bu dönemde Türkiye, sadece kendi inisiyatifleriyle birtakım oluşumlar içerisinde yer almamıştır. İngiltere, Fransa ve İtalya gibi dönemin en güçlü ülkeleriyle komşu durumunda olmuştur. İlk dönemde iyi komşuluk ilişkileri kurmak mümkün olmadığı gibi, geçmişten gelen sorunların varlığı ayrı bir sorun olarak ortaya çıkmıştır.

I. Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Türkiye’nin Dış Siyaseti

Türkiye’nin iki savaş arası dönemdeki ilişkilerini 1920’li ve 1930’lu yıllar olarak iki aşamaya ayırarak incelemek yararlıdır. Cumhuriyet’in ilan edildiği ilk yıllarda Türkiye; büyük oranda Lozan’dan arta kalan sorunları çözmek için uğraş vermek zorunda kalmıştır. Dolayısıyla bu dönemde; bazı ülkelerle, savaşın uzantıları olan birtakım sorunlar yaşanmıştır. Sonraki on yıl ise, yeni bir savaşı hazırlayan gelişmelerin yaşandığı ve ülkemizin buna hazırlanmak istediği dönem olarak görülmelidir. İlk on yıl ile ikinci on yıl arasında ilişkilerimizdeki farklılık, sadece bizimle karşımızdaki ülkelerin yaklaşımlarıyla sınırlı değildir. Bunu asıl olarak belirleyen Avrupa’daki gelişmeler olmuştur. Dolayısıyla; 1930’ların ikinci yarısında İngiltere ve Fransa ile ilişkilerimizin yumuşamasında Avrupa barışı için yeni tehdit olarak ortaya çıkan Almanya ve İtalya’nın dış siyasetleri etkili olmuştur.

19. yüzyıl boyunca, Orta Doğu’daki menfaati gereği Osmanlı Devleti’ni dışarıdan gelen tehlike ve saldırılara karşı koruyan İngiltere, daha sonra bu politikasını değiştirerek bu devletin tarih sahnesinden silinmesi için her türlü girişime destek vermiştir. Ne var ki, sonraki dönemdeki İngiliz politikası kendileri için iyi sonuçlar doğurmadığı gibi geleceği şekillendiren olumsuz tohumlar da atmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda Türklere karşı Çanakkale deniz ve kara savaşlarını kaybetmiş olan İngiltere, Mondros Mütarekesi’nden sonra da her türlü olumsuzluğun hazırlayıcısı olmuştur. İngiliz patentli dünya politikalarına karşı bir direnişin adı olan İstiklâl Savaşı’nda maddî ve manevî her türlü desteği verdiği Yunanistan’ın yenilmesi de, İngiltere’nin Türkiye’ye karşı siyasetini Lozan Barış Konferansı’nda ve sonrasında derinden etkilemiştir.

İngiltere ile aramızdaki Musul sorunu, Cumhuriyet’in ilk yıllarında hem Türkiye ile İngiltere arasında önemli bir problemdir hem de ülke içerisinde ciddi etkileri olmuştur. Lozan Barış Konferansı’nda Türkiye ve İngiltere’nin tezlerinde ısrar etmeleri nedeniyle bu konu hakkında ortalama bir çözüm bulunarak, antlaşmadan sonra iki ülke arasında yapılacak görüşmelerle çözümlenmesine, bu da olmazsa Milletler Cemiyeti’nin devreye girmesine karar verilmiştir. Bu sürecin yaşandığı dönemde Türkiye, iç ve dış barışa büyük ihtiyaç duymuştur. Fransa ile Osmanlı borçları, Hatay ve yabancı okullar nedeniyle yaşanan antlaşmazlıklar da dikkate alınması gereken başka problemlerdir.

Türkiye’nin bu yıllarda sorunlar yaşadığı diğer bir ülke de Yunanistan olmuştur. Yakın dönemde Anadolu’da Yunanlıların yaşadığı ve daha çok yaşattığı trajedi, duygusal etkisini korumuştur. Buna ek olarak; mübadele ve patrikhane gibi sorunlar, bu dönemde iyi ilişkiler kurulmasını önlemiştir.

Türkiye; Lozan’dan sonra, bir süre önce sömürgeciliğine karşı savaştığı Avrupa’nın medeniyet sisteminde yer almak istemiştir. Fakat; İngiltere ve Fransa’nın Türkiye’ye karşı düşmanca tutumları, Türkiye’yi komşularına yöneltmiştir. Türkiye; komşu ülkelerle ikili veya çok taraflı antlaşmalar yapmak suretiyle çevresinde bir güvenlik ağı oluşturmak ve bu suretle dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı sınırlarını güvence altına almak istemiştir.

Millî Mücadele döneminde iyi ilişkiler kurulan ülkelerden birisi olan Sovyet Rusya, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da Türkiye’nin en önemli müttefikidir. Her iki ülke de, İngiltere ve Fransa ile iyi ilişkiler kuramadıkları gibi, Avrupa’da meydana gelen birtakım oluşumları da kendilerine karşı gördükleri için, birbirleriyle iyi komşuluk ilişkileri kurmaya özen göstermişlerdir. Bu dostluk; 17 Aralık 1925 günü imzalanan dostluk ve tarafsızlık antlaşmasıyla somutlaştırılmıştır. İkinci Dünya Savaşı başlangıcına kadar olan dönemde Türkiye’nin Sovyet Rusya ile olan ilişkileri İngiltere ve Fransa ile ilişkileriyle ters bir yön takip etmiştir. 1930’ların ikinci yarısında Türkiye ile İngiltere ve Fransa arasındaki ilişkiler düzelmeye başlarken, Türkiye’nin bu ülkelere yaklaşmasına sıcak bakmayan Sovyetler Birliği ilişkileri bozulmaya başlamıştır.

Türkiye, Sovyetler Birliği dışında diğer komşularıyla da iyi ilişkiler kurmak ve bu dostluğu imzalanacak saldırmazlık antlaşmalarıyla güvence altına almak istemiştir. Bunun için de, Balkanlar’da Yunanistan’a karşı dostluğu ya da en azından tarafsızlığı önemli olan Bulgaristan’a bilhassa önem verilmiş ve Ankara’da 18 Ekim 1925 günü bir dostluk antlaşması imzalanmıştır. Türkiye, İngiltere ile Musul meselesi çözümlendikten sonra, Orta Doğu’daki Müslüman ülke ve topluluklarla daha rahat ilişki kurabilmiştir. Bunlar arasında İran ve Afganistan özel bir yere sahip olmuşlardır. Bu iki ülke, Türkiye ile dostluklarını resmi birer antlaşma ile göstermekle kalmamışlar, Atatürk önderliğindeki inkılâp hareketlerinden de etkilenerek bunları ülkelerinde uygulamaya çalışmışlardır.

II. Rodos Hadisesi ve İtalya’ya Karşı Güvensizlik Dönemi

Bilindiği gibi İtalya; Millî Mücadele döneminde Türk bağımsızlık hareketine her türlü desteği vermiş ve Lozan Barış Antlaşması’nı tasdik eden ilk İtilaf Devleti olmuştur.[1] Türkiye, bu dönemde İtalya ile de adalar nedeniyle komşudur ve görünüşte iki ülke arasında ciddi hiçbir sorun yoktur. Ne var ki, Lozan’dan sonra iki ülke arasındaki ilişkiler, İtalya’nın yayılmacı siyaseti nedeniyle bozulmuştur. Öyle ki, Türkiye, yeni başkentini seçerken bile İtalya faktörünü dikkate almıştır.[2] Türkiye’nin, İngiltere ve Fransa ile ilişkilerini düzeltmesinde İtalya’nın Türkiye için tehdit unsuru olmasının etkili olduğu kuşkusuzdur. Atatürk döneminde, Lozan’dan arta kalan birtakım sorunlar nedeniyle İngiltere ve Fransa ile bozuk olan ilişkiler, sorunların çözümlenmesi ve Avrupa’da meydana gelen değişiklikler nedeniyle zamanla normal seyrine kavuşmuştur. Oysa, Millî Mücadele döneminde dostane olan Türk- İtalyan ilişkileri, Lozan’dan sonra İtalya’nın Türkiye’yi hedef alan yayılmacı politikası nedeniyle bozulmuştur.

İtalya’da, Türk zaferine alkış tutan Benito Mussolini[3] liderliğinde iktidara gelen Faşistler, halklarına yeni bir umut vermek istemişlerdir. Bu dönemde Faşistlerin, Romalıların “mare nostrum” (Bizim Deniz) dedikleri Akdeniz bölgesinde hak iddia etme tutkusu bütün İtalyan politikasını etkilemiştir.[4] Yeni İtalya’nın yayılmacı siyasetinde Anadolu’nun da yer almasının nedenleri vardır: Her şeyden önce hâkimiyetine aldığı Rodos ve On İki Ada nedeniyle komşu olduğu Türkiye’deki yeni rejimin başarılı olup olmayacağı konusunda endişeleri, daha doğrusu başarısız olması yönünde beklentisi söz konusu olmuştur. İtalyanlar, Mustafa Kemal Paşa liderliğinde yapılan inkılâpların başarıya ulaşamaması ihtimalini ya da inkılâplara karşı çıkacakların bulunması nedeniyle Türkiye’nin zayıflayacağını düşünmüşlerdir. Böyle bir durum, yâni ülke içerisinde huzursuzluğun ortaya çıkması veya yeni rejimin yerleşememesi İtalya’nın hedeflerine kolaylıkla ulaşması için bir ortam yaratacaktır. İtalya’yı Türkiye’nin bütününe olmasa dahi, Güneybatı Anadolu’ya yönelten bir başka neden de, Millî Mücadele dönemindeki yardımlarının karşılığını alamadıklarını iddia etmiş olmasıdır. Öte yandan İtalyanlar, Lozan’da başlattıkları, kendi tüccarlarına birtakım ticari imtiyazlar verilmesi yönündeki taleplerine sonraki dönemde de ısrarla devam etmiştir. Türkiye’nin böyle bir talebi kabul etmemesini de içlerine sindirememişler ve saldırganlaşmışlardır. Türkiye’nin İngiltere ve Fransa ile ciddi sorunlarının varlığı da İtalya’yı, Türkiye’den istediklerini alacağı yönünde bir umuda sevk etmiştir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ