ANKARA’DA AHİ HÂKİMİYETİ (1330?-1361)

ANKARA’DA AHİ HÂKİMİYETİ (1330?-1361)

Anadolu’nun en eski şehirlerinden biri olan Ankara, tarihin çok eski dönemlerinden beri birçok medeniyete beşiklik etmiştir. Hititler, Frikyalılar, Galatlar, Romalılar, BizanslIlar belli dönemlerde buraya hakim olmuşlardır. Türkler ise, Malazgirt Zaferin’den iki yıl sonra Ankara’ya girdiler. Şehri ilk defa alan Türk kumandanının kim olduğu bilinmiyor.[1] Ancak Anadolu Selçuklu Sultanı I. Kılıçarslan (1092-1107) zamanında, oğullarından Melik Arab’ın Ankara ve havâlisine hakim olduğunu biliyoruz. Bu arada Ankara, Haçlı seferi sırasında Raimond de Toulouse tarafından alınmıştı. Haçlılarla, İmparator Alexsios Komnenos arasında yapılan anlaşma uyarınca Ankara 1101 tarihinde Bizans İmparatorluğu’na bırakılmıştı.[2] Melik Arap burayı kısa süre sonra almış olmalıdır. Çünkü Melik Arap, Ankara ve çevresinde, kardeşi Sultan Mesud ve Danişmendli Hükümdarı Emir Gazi’ye karşı mücadele etmiş, bazı başarılar kazanmıştı. Hatta Melik Arap, bu mücadele sırasında Emir Gazi’nin oğlunu pusuya düşürerek esir etmişti.[3] Daha sonra Danişmendli Emir Gazi, Sultan Mesudla beraber, 1127 tarihinde Melik Arab’ı bozguna uğratarak, Ankara’yı almıştır.[4] Emir Gazi’nin 1134’te ölümünden sonra yerine geçen oğlu Melik Muhammed Devri’nde Danişmendli hakimiyetinde kalmışsa da hanedan üyeleri arasında başlayan taht kavgalarından istifade eden Sultan Mesud, Ankara ve çevresini 1142 tarihinde kesin olarak Anadolu selçuklu topraklarına dahil etmiştir. II. Kılıçarslan’ın Sultanlığı zamanında, oğullarından her birini bir şehre gönderdiğinde Ankara, melik Muhiddin Mes’ûdşah’a verilmiş idi.[5] Muhiddin Mes’ûd yaklaşık 17 yıl (1186-1203) Ankara’da Meliklik yapmıştır.[6] Melik Muhiddin Mesud ve Alâeddin Keykûbad zamanında Ankara ve çevresine Türkmen nüfus yerleştirilerek burası şenlendirilmiştir. XIII. yüzyılın başında Ankara’da Hıristiyan nüfus azalmaya başlamıştı. Ankara’da (diğer bazı “Uç” şehirlerinde olduğu gibi) nüfus artışını sağlayanlar, Hıristiyanlar değil, Türkler olmuştu.[7] XIII. yüzyıl başlarında Ankara merkezi kale dışına taşmıştı. Kale sâkinlerinin çoğunluğu Hıristiyanlar olmalıdır (Ermeni ve Rûm). Bu Osmanlı döneminde de (1589-1598) böyle olmuştur.[8]

Ankara’da Alâeddin Cami’nin bulunduğu Ankara iç kalesinin dışındaki alanda muhtemelen gayrimüslimler kalıyordu.[9] İç kalede camii (1178) ve saray[10] vardı. Ankara, kale dibinden, (tahte’l- kale) bugünkü istasyona doğru gittikçe eğimli bir arazi üzerinde yer almıştır. Kale çevresine yukarı yüz, bugünkü Anafartalar caddesinin altında kalan ve Hacı Bayram Cami’nden Karacabey Külliyesi’ne kadar uzanan kısmına Aşağı yüz diye adlandırıldığını biliyoruz. Aşağı yüz ve yukarı yüz iken yerlere, XIII. yüzyılın ortalarında birer mescit yapılmıştı.

Bunlardan biri, Alâeddin Keykubad zamanında Ankara’ya Subaşı tayin edilen, Melikü’l-Ümerâ Seyfeddin Kızıl[11] tarafından yaptırılan mescit idi. Bu mescit, Ulus’ta şimdiki Ziraat Bankası’nın yerinde idi. Ayrıca burada medrese ve Kızıl Bey’in türbesi bulunmaktaydı.[12] Yukarı yüz dediğimiz kısımda ise şimdiki adı Ahi Şerafeddin (Arslanhane) olan bir cami vardı. Bu caminin dış tarafında, duvarda, yazısı XIII. yüzyılın başlarına ait bir karakter gösteren kitabe bulunmaktadır. Bu kitabede ismi şimdiye kadar yanlış okunan Emir Seyfeddin ismi görülmektedir (Şerafeddin şeklinde yanlış okuyuşun sebebi cami’nin Şerafeddin Camii ismi ile anılmasıdır).[13]

Esas itibariyle Cami’nin 1289 senesinden daha eski bir tarihe ait olabileceği düşünülebilir. Tarihçiler Emir Seyfeddin hakkında bir şey söylememektedir. Ancak bu Emir Seyfeddin’in I. Alaeddin Keykubad’ın ağabeyi Ankara Kalesi’nde teslim olacağı zaman, onu teslim alan Çaşniğir Emir Seyfeddin Ay-Aba[14] veya Melikü’l-Ümera Seyfeddin Kızıl ile ilgili olması gerekir.[15] Bu cami daha sonra Ahi Şerafeddin’in babası Ahi Hüsameddin ve amcası Ahi Hasaneddin tarafından tamir edilmiştir.[16] Daha sonra XIII. yüzyılın sonunda (1287m) Ahi olduğunu düşündüğümüz Serraç Sinan adlı birisi buraya bir mescit daha yaptırmıştır.[17] XIII. yüzyılda şehir dışına yapılan bu dinî yapılar nüfusu buraya çekerek, kalabalık mahallelerin oluşmasını sağlamıştır. Bütün bunlar, Ankara’da XIII. yüzyılın başında Türkmen nüfus yoğunluğunun sağlandığını gösterir.[18] Dikkat edilirse bu dönemde inşaa edilen yapıların hemen hemen tamamı Ahiler tarafından yapılmıştır.

Selçuklu iktidarının fiilî olarak ortadan kalkmasıyla, Ankara bölgesi önce İlhanlı hakimiyetinde kalmış, daha sonra bir süre İlhanlılara bağlı iken, 1343 tarihinden itibaren tam bağımsız olarak hareket eden, Eratna Devleti’nin hâkimiyet sahasına dahil olmuştur. Osmanlıların kesin zaptına (1361) kadar da, bölgede Eratna zaman zaman da Karamanoğullarının hüküm sürdüğü görülmektedir. İşte Selçuklu iktidarının yıkılışı ile Osmanlı hâkimiyetine geçmesine kadar ki bu dönem, Ankara ve havâlisi için birçok araştırmacı tarafından belirsizlik dönemi olarak nitelendirilmiştir. Bu dönemi, Ankara’da Ahilere ait iki kitabeden 1330 tarihli olanında[19] hükümdar ismi zikredilmediğinden, 1330 tarihinden başlatmamız daha doğru olacaktır. Ankara Ahilerini daha iyi anlayabilmemiz için 1240 tarihinden sonra Ahi ve Türkmenlerin Uç bölgelere göçüne kısaca değinmemiz gerekiyor. Çünkü Selçuklular Devri’ndeki taht mücadeleleri pek çok siyasî ve kültürel ihtilâflar ve sosyal çalkantılar sonucunda bu bölgeye Türkmenlerin göçü, Ankara’da Ahilerin kuvvetli bir zemin üzerine oturmasını sağlamıştır.

Ahilerin Uç Bölgelere Göçü ve Ankara Ahileri

XIII. yüzyılın ortalarında, Anadolu Selçuklu Devleti’nde birçok karışıklıklar meydana gelmişti. II. G. Keyhürev’in veziri Sadeddin Köpek, birçok Ahi ileri geleni tutuklattı.[20] Arkasından Anadolu’da Babailer İsyanı olarak bilinen büyük bir isyan çıktı (1240).[21] Ahiler ve Türkmenler takibâta uğrayarak büyük çoğunluğu Ankara bölgesi dahil olmak üzere uç bölgelere göç etti. Daha sonra Moğol İstilâsı ile gelen Kösedağ yenilgisi (1243)[22] ile Ahi ve Türkmenler, ağır bir katliama uğradı. Moğollar pek çok Ahiyi katlederek, on binlerce Ahi ve Bacı’yı esir etti.[23] Bu olaydan sonra merkezi Kayseri olan Ahi ve Bacı Teşkilâtı dağıldı. Bu Ahilerin bir kısmının Ankara ve çevresine yerleştikleri düşünülebilir. Bu bölgeye gelen Ahiler, IV. Rükneddin Kılıçarslan zamanında (1250), çevre illere bazı tayinlerin yapılmasıyla büyük rahatsızlık duydular. Kırşehir Emirliği’ne Nureddin Caca tayin edilmişti. Ankara, Aksaray, Çankırı, Kastamonu, Kırşehir bölgelerinde Türkmen ve Ahiler, yönetime karşı ayaklandı.[24]

Ankara bölgesindeki Ahiler ve Türkmenler de baskı ve zulüm gördü.[25] Bütün bunların üstüne bir de Muinü’d-din Süleyman Pervane’nin (1261-1278)[26] ağır baskıları eklenerek, Tükmen nüfus Uç bölgelerine göç etmek zorunda kalmıştır. Şeyh Edebali, Geyikli Baba ve Abdal Musa, Ahi ve Türkmen ileri gelenleri Kırşehir Ahi katliamından kurtularak, Uç bölgelere göçenlerden bazılarıdır.[27] Ünlü Ankara Ahilerinden olan Ahi Şerafeddin’in babası Ahi Hüsameddin ve dedesi Seyyid Şemseddin Ahi Yusuf da bu dönemde Ankara bölgesine göçmüş olmalıdır. 1295 yılında 62 yaşında vefat eden Ahi Hüsameddin’in.[28]

Ahi Evren’i tanıdığı, rahle-i tedrisinden geçtiği ve onun talebelerinden olduğu düşünülebilir. Bezm u Rezm’de XIV. yüzyılın başlarında göçler sonucu Kırşehir ve Aksaray’ın küçük bir köy haline geldiğini yazar.[29] Buraya gelen Ahilerin büyük bir çoğunluğunun zanaatı debbağ olduğu düşünülebilir. Bunlar, Ankara’nın kuzeybatısında Bent Deresi denilen yerde, nehir kenarında faaliyette bulunuyorlardı. Dere boyunca onların imalathâneleri ve atölyeleri vardı. Bu dükkanların arkasında da aileleriyle birlikte yaşadıkları evleri bulunuyordu. Günümüzde yapılan yol kazılarında, bu eski iş yerlerinin oldukça gelişmiş tesisleri bulunduğu, yer altında deri işlerken kullanılan sarnıçlar, havuzlar, mahzenler yapıldığı görülmüştür.[30]

Kullanmaya hazır hale getirdikleri derileri burada pazarlamış olmaları muhtemeldir. Burada mesela deriden edikler (Uzun konçlu çizmeler, kısa konçlularını kadınlar kullanıyordu, umumiyetle sarı ve kırmızı renkte idiler), Sokman (bir tür çizme) başmak (kadın pabucu) gibi ayakkabılardan başka, deri elbiseler de yapıyorlardı. Bu Türk sahtiyânları çok ünlü olup, Batı tâcirleri ile Mısır ve Suriye tüccarlarına çok miktarda satılıyordu. Bu sahtiyânların en çok rağbet görenleri, kırmızı ve mor renkte olanlarıydı. Bunlar Ankara’ya gelen tâcirlere satılıyor, ayrıca Yabanlu Pazarı’nda da rağbet görüyordu.[31] Debbağların arasta adıyla anılan bir yeri vardı. Buraya herkes elindeki malı getirir ve satardı. Örneğin sarraçlar, debbağlardan meşin, kösele ve sahtiyân alırlardı.[32] Bu bilgilerden, şehirde Osmanlı yönetimine geçmeden önce de dericilik çevresinde yoğunlaşmış üretim yapıldığı anlaşılıyor. Aynı dönemde dericiliğin yanı sıra sof dokumacılığının da geliştiği ve “Ankara sofunun” dünyaca tanındığını görüyoruz.[33] Softçuluğun hammaddesinin elde edildiği tiftik keçilerinin Asya içlerinden ve Tibet yaylalarından Anadolu’ya Türkmenler tarafından getirildiğinden ve üretildiğinden bahsedilmektedir.[34] Daha Hititler Dönemi’nde yapılan taş kabartmalarda tiftik keçisine rastlandığına göre, en azından verimliliği ve üretimi arttıracak önlemleri ahi örgütleri içinde bu dönemde geliştirildiğini düşünebiliriz.

XV-XVI. yüzyılda bu esnaf gruplarını daha ayrıntılı olarak görebiliyoruz. Bunlardan bazılarını burada sıralayalım: Bezzâzân, Debbâğân, Kaftancılar, Keçeciler, Muytabân, Sof Yuyucuları, Yorgancıyân, Dülgerân, Kürkciyân, Takkeciyân, Kalpakcıyân, Dikiciyân, Terziyân, Bezirciler, Külâhçılar, Pabuçcular, Sofçular, Sof perdahtçıları, Attarân, Bez Boyacıları, Tiftik Boyacıları, Hallâcân, vs. gibi zanaat erbâbı vardır.[35] XIII. yüzyılın ortalarında, bu kadar ayrıntılı olmasa da bu esnâf gruplarının bulunduğunu söyleyebiliriz. Bâcıyan-ı Rûm Ankara’da da faaliyettedir. Bu kadar gelişmiş atölyelerin bulunduğu yerde Bâcıyân’ı Rûm’un olmaması mümkün değildir. Ankara’da Bacı[36] adlı bir kaza bulunmaktadır. Kaynaklarda Bacı kazasına bağlı Fatma Bacı Karyesi ile, Bacı Zaviyesi’nin adı geçmektedir. [37] Ayrıca Bacı kazasında Bacı adlı bir cami de bulunmaktadır.[38] Bu Fatma Bacı adının Ahi Evren’in eşi olan Fatma Bacı’ya duyulan hayranlıktan dolayı çok fazla kullanıldığını düşünüyoruz. Burada Defter-i köhne’de kayıtlı olduğundan bahsedilmektedir. Yani daha eskiye dayanmakta, büyük bir ihtimalle de bu Bacılar, Kayseri’yi Moğolların istilâ etmesinden sonra bu bölgeye gelen “Bacı”lardan olmalıdır. Ankara’daki vakıflar incelendiğinde kadın vakıfları çok büyük bir yekûn tutmaktadır. Hatta Ankara’da Ahi isimli “Bacı”lar da bulunmaktadır. Bunlardan biri Ahi İklim Hatundur.[39] Bundan da anlaşılıyor ki bu unvan sadece erkeklere mahsus değildir. Bacı kazasında ve Fatma Bacı Karyesi’nden başka şehrin merkezinde Hatun mahallesi[40] bulunmaktadır. Debbağlanan derilerin yünlerin, buralarda dokunduğu düşünülebilir. XIII. yüzyılın sonlarında Ankara’da kurulan atölyelerin, Kayseri’de Ahi Evren’in kurduğu debbağ atölyesinden çok daha büyük olduğu söylenebilir. Ankara’daki müsait ortam Kayseri’den daha iyiydi. Ankara’da yoğun bir ticaret yapıldığını bu dönemde alınan vergilerden çıkarmak mümkün gözükmektedir.[41] Bu yoğun ticaretin içinde tabii ki Ahiler bulunmaktadır. Hatta 1330 yılında Emir Eratna bir vergi anlaşmazlığı yüzünden Ankara’ya gelmiş, bu anlaşmazlığı ortadan kaldırmıştır.[42]

Bazı Ünlü Ankara Ahileri

Ankara Ahilerinin içinde çok zengin olanları da vardı. Mesela Niğdeli Kadı Ahmed’in bahsettiği Ahi Mecdü’d-din Ankaravî[43] çok zengindir. Eflakî ise ondan, Hâce Mecdüddin-i Meraği diye bahsetmektedir. Şüphesiz bu Ahi Mecdüddin Evhadîler tâifesinden olmalıdır.[44] Onun Ankara ve Konya ovasında 1000 adet koyunu vardı.[45] Ahi Mecdüddin Ankaravî Mevlânâ ile yakın bir ilişki içindedir. Moğolların Anadolu’da Ahi ve Türkmenlere baskı ve zulüm yaptığı zamanlarda bu koyunlarının korunması için Mevlânâ’dan himmet dilemişti.[46]

Bir keresinde ise, Mevlânâ 40 gün kayıplara karışmış, Ahi Mecdüddin Ankaravî onu bulana 1000 dirhem vermiştir.[47] Ahi Mecdüddin Ankaravî, Hindistan’ın Şâş-i Hindî sarığı, Hindi bârî fereci ve gömlekleri gibi dikili giyecekler ve başka şeylerle ayakkabı ve çizmelerden ikişer üçer takım yaptırmış, birkaç sandığa koyup saklamıştı. Mevlânâ semâda veya başka bir yerde gûyendelere ve halka bahşiş vereceği zaman Ahi Mecdüddin Ankaravî derhal yanındaki elbiseleri hazır bulundururdu. Ankara Ahilerinin en ünlülerinden birisi de Ahi Şerafeddin’dir. Kırşehir Müzesi’nde ziyaretçilere teşhir edilen 1471 tarihli Ankaralı Ahi Mesut oğlu Ahi Sinan adına düzenlenen Farsça şecere-nâmede adı,[48] Ahi Şerafeddin Hace Osman,[49] olarak geçmektedir. Ahi Şerafeddin yörede zengin vakıflara sahip bir takım eserler yaptırmıştır.[50]

Bunlardan kendi adıyla anılan zaviye günümüze ulaşmazken camii ve türbesi hâlâ ayaktadır. Türbe, Ahi Şerafeddin’in vefatından çok önce 1330 yılında yaptırılmıştır.[51] Ahi Şerafeddin Osmanlıların (1362) Ankara’yı almasından[52] 12 yıl evvel, 1350 tarihinde ölmüştü. Ahi Şerafeddin’in babası Ahi Hüsameddin ve amcası Ahi Hasaneddin 1289 tarihinde hayattadırlar. Hatta XIII. yüzyıl başında Çaşniğir Emir Seyfeddin Ay-Aba veya Melikü’l-Ümera Seyfeddin Kızıl tarafından yapılan camiyi tekrar yapmışlardır.[53] Bu da Ahilerin durumları oldukça iyi olduğunu büyük bir servet sahibi olduğunu göstermektedir.[54] Ahi Hüsameddin cömertliği, zahitliği, âlimlere olan hürmeti, ve sözünün doğruluğu ile tanınmıştı.[55] Ahi Hüsameddin’in kendi adıyla bilinen bir zaviyesi vardı.[56]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ