ANAYASAL AÇIDAN FATİH’İN TEŞKİLÂT KANUNNÂMESİ

ANAYASAL AÇIDAN FATİH’İN TEŞKİLÂT KANUNNÂMESİ

I. Osmanlı Hukukunda Anayasa Anlayışı

Osmanlı hukukunda anayasa anlayışını ortaya koyabilmek için önce İslâm hukukunda anayasa denince ne anlaşıldığı üzerinde durmak gerekir. Bilindiği üzere günümüzde kurallar topluluğuna anayasa diyebilmek için, söz konusu kuralların ya normlar hiyerarşisinde en üst sırayı işgal etmesi ve diğer kanunlardan daha zor bir usulle konulup değiştirilebilmesi[1] ya da yazılı veya gelenek şeklinde devletin temel düzenini, devletin kurum ve kuruluşları ile devletin vatandaşlarla ilişkilerini düzenlemesi gerekir.[2] Birincisine şekli ikincisine ise maddi anlamda anayasa denmektedir.[3] Bu açıdan bakıldığında İslâm hukukunda kitap ve sünnette yer alan kuralların şekli anlamda anayasayı oluşturdukları söylenebilir. Çünkü bu kurallar, ilahî irade ve bunun kontrolü altında peygamber tarafından konulduğundan normlar hiyerarşisinde en üst sırayı işgal etmektedirler. Değiştirilmeleri de aynı şekilde ilahî irade ve peygamber tarafından gerçekleştirilmiştir. Peygamber’den sonra ise bu hükümlerin değiştirilmeleri bir tarafa, değiştirilmeleri teklif dahi edilemez. Şekli anayasaların içerdikleri hükümlerin niteliği önemli olmadığı için söz konusu kaynaklarda yer alan kurallar düzenledikleri alanlara bakılmaksızın anayasal hüküm niteliğindedir. Keza şekli anlamda anayasaların kendilerinden aşağıdaki düzenlemelere meşruiyet sağlama gibi bir rolleri de bulunmaktadır. Başka bir ifade ile bir ülkede çıkarılan kanunların gerek yapılış gerekse içerik açısından anayasaya uygun olması gerekir.[4] İslâm hukukunda kitap ve sünnet dışındaki kaynaklar da meşruiyetlerini bu iki kaynaktan almaktadırlar. Buna bağlı olarak kitap ve sünnete aykırı hüküm içeremezler. Mecelle’deki (m. 14) ifade ile “mevrid-i nasda içtihada mesağ yoktur”. Çünkü bir meselede içtihat edilmesi farklı hükümlerin ortaya konabilmesi anlamına gelmektedir.

Maddi anlamda anayasa anlayışına gelince bunu tarihî gelişim içerisinde ele almak gerekir. Hz. Peygamber döneminde yasama, ilahî irade ve sünnet, yürütme ve yargı ise bizzat Hz. Peygamber tarafından yerine getiriliyordu. Ayetlerde onun sadece bir peygamber değil, aynı zamanda devlet işlerini de yürüten bir lider olduğu vurgulanıyordu.[5] Bununla birlikte her iki kaynakta da devlet yönetimi ile ilgili hükümlerin, danışma (şura) ile işlerin yürütülmesi, adil olma ve devlet başkanına itaat gibi birkaç genel prensiple sınırlı olduğunu belirtmek gerekir.[6]

Ayrıca burada Hz. Peygamber’in Medine’ye göç ettikten kısa bir süre sonra onun öncülüğünde Müslümanlarla gayrimüslimler arasında yapılmış sözleşmeye de temas etmek gerekir. Gerçekten bu sözleşmede anayasal hükümlerin hemen tamamına doğrudan veya dolaylı bir şekilde dolaylı bir şekilde yer verilmiştir.[7] Bu sebeple son zamanlarda haklı olarak “Medine Anayasası” olarak da isimlendirilmektedir.[8] Daha çok Müslümanlarla gayrımüslimleri bir arada yaşamaya alıştırmak için hazırlandığı anlaşılan bu sözleşme kısa süre sonra şartların değişmesi ile kendiliğinden yürürlükten kalkmıştır. Onun yerine yenisinin yapılmamasını ise Hz. Peygamber’in hayatında İslâm hukukunun tamamlanmaması ile izah etmek mümkündür. Ne var ki Hz. Peygamber vefat ettiği zaman kitap ve sünnette birkaç genel prensibin dışında hüküm bulunmuyordu. Raşit halifeler döneminde de yazılı bir anayasa teşebbüsü olmamasını ise, devrin siyasi ve hukuki şartları ile izah etmek mümkündür. Gerçekten Kur’an ayetlerinin bir araya getirilmesi ve daha sonra çoğaltılmasının birçok tartışmaya sebep olduğu Râşit halifeler döneminde anayasal hükümlerin yazılı hale getirilmesinin ne büyük bir karışıklığa sebep olabileceği muhakkaktı. Râşit halifelerin, muhtemelen, yazılı metinler yerine fiiliyatı tercih ettiklerinin bu sebepten ileri geldiği söylenebilir.

Belirtmek gerekir ki, râşit halifeler uygulamaları ile İslâm anayasa hukukuna önemli katkı sağlamışlardır. Başka bir ifade ile kitap ve sünnetin bu alanda bıraktığı boşluk râşit halifelerin uygulamaları ile doldurulmuştur.[9] Bu sebeple daha sonraki hukukçular tarafından geliştirilen İslâm anayasa hukuku teorisinin, önemli ölçüde râşit halifelerin uygulamalarına dayandığı rahatlıkla söylenebilir. Sözgelimi devlet başkanında aranacak vasıflar, iktidara geliş yöntemi, görev süresi ve benzeri hususlar hep râşit halifeler örneğinden hareketle tespit edilmiştir.[10]

Râşit halifelerden sonra Muaviye’nin iktidarı zorla ele geçirmesi ve hilafeti saltanata çevirmesi, arkasından Abbasilerin de aynı yöntemi devam ettirmeleri sonucu İslâm anayasa hukuku da büyük bir durgunluk içine girmiştir. Bu dönemlerde iktidara gelen ve çoğunluğu liyakatsiz devlet başkanları devlet öncülüğünde anayasa yapma bir tarafa, kendilerine itaat etmeyen ve aleyhlerine fetva veren hukukçulara büyük işkenceler uygulamışlardır. Mesela Muaviye, oğlu Yezid’e biat alırken itiraz etmesi muhtemel hukukçuların yanına askerlerini dikerek sükut etmelerini sağlamıştır.[11] İmam Malik, Abbasi Halifesi Ebu Cafer el-Mansur’a karşı ayaklanan Muhammed b. Abdullah’a biat etmeleri için halkı teşvik ettiğinde, halk, daha önce Ebu Cafer’e biat ettiklerini ileri sürünce İmam Malik, “mükrehin talakı geçersizdir” hadisini delil göstererek Mansur’a yaptıkları biatın geçersiz olduğunu belirtmişti.[12] Bu ve benzeri görüşleri nedeni ile İmam Malik büyük işkencelere maruz kalmıştır.[13] Keza Ebu Hanife de hem Emeviler hem de Abbasiler Döneminde aynı gerekçelerle işkence ve sürgün cezasına muhatap olmuştur.[14]

İslâm hukukçuları, kendilerine veya onların fetvaları ile hareket edenlere yapılan işkencelere rağmen, uygulama imkanı bulamasa da anayasal hükümleri ilk dönemlerde sözlü fetvalar, sonra sistematik fıkıh kitaplarında bölümler daha sonra ise müstakil eserler kaleme alınmak suretiyle işlemekten geri kalmamışlardır.[15] Hatta anayasal hükümler nitelikleri itibariyle amelî olmasına rağmen, önemine binaen, biraz da şianın imamet anlayışının etkisi ile inanca ilişkin (îtikâdî) eserlerde de, bu konular işlenmeye başlamıştır.[16] Nitekim Gazali konunun önemi dolayısıyla akâid kitaplarına girdiğini açıkça belirtmektedir.[17]

Konu ile ilgili eserlerde işlenen anayasal hükümlerin başında şüphesiz devlet başkanının nasıl seçileceği ve taşıması gerekli vasıflar gelmektedir. Buna göre devlet başkanlığına, râşit halifelerin iktidara geliş şekilleri olan, seçim veya istihlaf ile gelinebilir. Bununla birlikte devrin siyasi şartları gereği istila ile iktidara gelmeyi meşru kabul edenler de olmuştur.[18] Halife olabilmek için Müslüman, âdil, erkek ve Kureyş kabilesinden olma gibi bir kısım şartların kitap ve sünnet tarafından tespit edildiği,[19] İslâm hukukçularının da râşit halifeleri esas alarak bunlara içtihat edebilecek nitelikte ve İslâm toplumunun en faziletlisi olma gibi hususları ilave ettikleri görülür.[20] Bu şartlar üzerinde ısrarla durulmasına rağmen kurumsallaşmadan bahsedilmemesi, İslâm hukukunun ferdi ön plana alan anlayışının burada da kendini göstermesi ile izah edilebilir.

İslâm hukukçuları söz konusu şartları taşımayan veya iktidarda iken kaybeden devlet başkanına karşı ne yapılması gerektiği üzerinde de durmuşlardır. Buna göre devlet başkanı yukarıda sayılan şartlardan birisini kaybettiğinde meşruiyetini yitirir. İslâm hukukçuları meşruiyetini yitiren devlet başkanına karşı nasıl hareket edilmesi gerektiği hususunda ise farklı fikirler ileri sürmüşlerdir. Haricîler ile şîanın bir kısmına göre böyle bir devlet başkanının mutlaka hal’ edilmesi gerekir.[21] İmamiyye şîası ile sünnîlerin çoğunluğuna göre fâsık bir devlet başkanının yaptıklarına sabretmek gerekir.[22] Ebu Hanife’nin temsilciliğini yaptığı diğer bir görüşe göre ise fâsık hale gelmiş bir devlet başkanı fitneye sebep olmayacaksa hal’ edilir, aksi takdirde sabretmek gerekir.[23] İslâm hukukçuları arasındaki bu fikrî farklılık, hilâfet şartlarını taşımayan devlet başkanlarının lehine olmuş, saltanatlarına daha rahat devam etme imkânı bulmuşlardır. Bunun sonucunda da, tıpkı İslâm hukukunun diğer alanlarında olduğu gibi, anayasa alanında da devlet öncülüğünde bir düzenlemeye gidilmemiş, tartışmalar kitaplarda kalmıştır.

Netice olarak İslam hukukunda maddi anayasa kuralları kitap, sünnet icma, kıyas, râşit halifelerin uygulamaları, istihsan, istislah ve örf gibi kaynaklarda yer almıştır.[24] Bunlardan kitap ve sünnette yer alan hükümler değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümlerdir. Diğer kaynaklarda yer alan hükümlerin ise zamana ve zemine göre değişmeleri mümkündür.[25] Bir konuda daha önceden yapılmış bir içtihadın varlığı aynı konuda başka bir içtihadın yapılmasına engel teşkil etmeyeceğine göre[26] bunlardan hangisinin anayasa hükmü kabul edileceği sorusuna, belirli bir mezhep veya mezhep içerisinde bir görüş tercih edilerek uygulanır şeklinde cevap verilir.[27] Gerçekten Abbasilerde Ebu Yusuf’un kadı’l-kudatlık makamına getirilmesi ile fiilen, Osmanlılarda ise hukuken Hanefi mezhebinin görüşleri uygulanmıştır.[28]

II. Osmanlı Hukukunda Kanunnâmeler

Osmanlılar kendilerinden önceki Müslüman Türkler gibi İslâm hukukunu uygulamışlardır. Bilindiği üzere İslâm hukuku kendi içerisinde ibâdât (ibadetler), münâkehât (aile hukuku), muâmelât (özel hukuk ilişkileri) ve ukûbât (ceza hukuku) olmak üzere dört kısma ayrılmaktadır. Ceza hukukunun da tamamı değil sadece had (kısas-diyet dahil) suç ve cezaları tespit edilmiştir. Anayasa, idare, malî hukuk, vergi ve ta’zir suç ve cezaları gibi hususları düzenleme yetkisi zamana ve zemine bağlı olarak devlet başkanı veya yetkili kurullara (ülü’l-emr’e) bırakılmıştır.[29]

Müslüman olmadan önceki Türklerde, töre koymak hakimiyetin en önemli göstergesidir.[30] Gerçekten eski Türklerde Hakanlar hem kendileri töre koyar hem de eski törelere saygı duyarlardı.[31]

Türkler aynı alışkanlıklarını Müslüman olduktan sonra da devam ettirmişlerdir.[32] Başka bir ifade ile töre koyma Türk hükümdarlarının bir geleneği olmuştur.[33] Osmanlı Devleti’nde de padişahlar şer’î hukukun boş bıraktığı alanlarda yasama yetkilerini kullanarak kanunnâme, ferman, adaletnâme, yasaknâme gibi isimlerle anılan düzenlemelerle bu geleneği sürdürmüşlerdir.[34] Padişahların bu düzenlemelerine, fıkıh ve fetva kitaplarındaki hükümlerle karışmaması için örfî hukuk ismi verilmiştir. Bu durumda fıkıh ve fetva kitaplarında yer alan hükümler şer’î hukuku, padişahların emr ü fermanları ile oluşan hükümler de örfî hukuku oluşturmaktadır. Kanunnâmelerde örfî hukuku ifade etmek için “örf-i padişâhî”, “örf-i sultâni”, “yasâğ-ı pâdişâhî”, “siyaset”, siyeset-i şer’îye” gibi kavramlarının kullanıldığı da görülmektedir.[35] Yine örfî hukuka padişahın onayından geçerek yürürlüğe girdiği için kanun hukuku da denmektedir.[36]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ