ANADOLU’NUN TÜRK VATANI HALİNE GELMESİ

ANADOLU’NUN TÜRK VATANI HALİNE GELMESİ

Bundan otuz dört yıl önce bir yüksekokul öğrencisi iken merak duyduğum; Türkiye’nin Türklere vatan oluşu meselesi bugün de hâlâ ilgi konusu olmaya devam etmekte midir? Zannediyorum, özellikle son yıllarda “Anadolu mozaiği”nden söz edenlerin artmış olması bu soruyu gündeme taşımaktadır. Genç kuşakların ilgisini çekmesi gereken bu konuda bugüne kadar okuduklarım ve yazdıklarımda hâlâ boşluklar kaldığını itirâf etmeliyim.

Bu mütevâzı makalede de mevcut boşluklardan belki bir kareyi doldurmayı, bir eksikliği gidermeyi denemeye çalıştığımı göreceksiniz. Anadolu’nun Türk vatanı hâline gelişi ile ilgili soruları olanların, bu makaleyi okuduktan sonra kendi kendilerine yeni sorular sorarak, konuya merak duyacaklarını ve araştırmaya başlayacaklarını tahmin ediyorum.

Ne yazık ki, Anadolu Selçukluları ile Anadolu’da kurulan ilk Beylikler hakkında günümüze ulaşmış yeterli bir bilgi ve belge bulunmamakla beraber, dağınık rivâyetleri, farklı milletlere ve dinlere mensup yazarların yazdıklarını birleştiren tarihçilerin ve araştırıcıların yazdıklarını gözden geçirerek Anadolu’nun Türk vatanı hâline gelişi hakkında gelecek kuşaklar daha da yeni yorumlar yapabilme şansını elde edeceklerdir. Biz de bu makâlede konuya değişik bir yorum getirmeyi deneyerek bir mütevâzı örnekle Türk tarihinin bir penceresinin aralanmasına katkıda bulunmayı ümit etmekteyiz.

Üzerinde yaşadığımız toprakların, yani Anadolu’nun XI. yüzyıldan önceki tarihî konumunu gözden geçirdiğimizde; eski dönemlerden beri bu bölgenin kendine özgü bir bütünlük arz etmediği görülmektedir. Anadolu, geçmiş asırlarda bu topraklar üzerinde yerleşmiş tek bir milletin ülkesi olmamış, aksine üzerinden geçici ya da kısa veya uzun ömürlü olarak gelip geçmiş bir çok millet için doğu ile batı arasında bir köprü olmuştur. Bir başka deyişle; Hititler, Frigyalılar, Lidyalılar, İranlılar, Romalılar ve Suriyeliler gibi çeşitli milletler, tarih içinde bu toprakları fethetmek veya Anadolu üzerinden batıya geçmek ya da ticaret yapmak amacıyla bu topraklardan gelip-geçmişlerdir. Bu geliş-geçişlerden bazılarının uzun ömürlü bazılarının da kısa ömürlü olduğu görülmüştür.

Ancak, 1071 yılında kazanılan Malazgirt Zaferi’nin ardından Anadolu’da, geçmiş yüzyıllardakinden farklı, değişmeyen ve kalıcı bir ortamın ortaya çıktığı tarîhi bir vâkıadır. Bu bölg ede meydana gelen söz konusu değişmenin tarihi incelenince dokuz yüzyıldır süren ve günümüze intikal ederek bütünlük arz eden bir sürecin yaşandığı ortaya çıkmaktadır. Anadolu’nun bugünkü hâkim kültürünün on birinci yüzyıldan itibaren oluşan bir kültür olduğu, daha önceleri bu bölgede egemen olmayan söz konusu kültürün zaman içinde zenginleşerek koruna geldiği, hatta Balkanlar’a da yayıldığı söylenebilir. İşte bu kültürün nasıl oluştuğu, hangi evrelerden geçerek yerleştiği problemi yıllardır çeşitli araştırıcıların inceleme konusu olmuştur. Buna bir başka açıdan bakarak Anadolu’da hâlâ yaşamakta olan bu kültürün kökenlerini tespit etme hususunda genç kuşaklara bir nebze ışık tutabilirsek kendimizi mutlu sayacağız.

I. Anadolu ve Selçuklular

1. Selçuklulardan Önce Anadolu

1071 yılına gelinceye kadar Anadolu’nun doğu sınırları Müslümanlarla Bizans arasında zaman zaman el değiştiren bölgeler olagelmiştir. Özellikle Tarsus-Malatya doğrultusunda çizilecek bir hattın kuzey ve güneyi, büyük ölçüde devamlı mücadele sâhâsı olan bir bölge idi. Müslüman Araplarla Hıristiyan Bizanslılar arasında sürüp giden çatışmalar bölgenin nüfusunu oldukça etkilemişti. Sadece nüfus kaymasına değil, bölgenin her yönden çökmesine de sebep olan söz konusu mücadeleler, Bizans’ın içinde de sürüp gitmekte idi. Aynı şekilde Anadolu’nun Bizans tarafında kalan diğer bölgelerinde hâkim olan feodal toprak düzeninin sonucu olarak yerli halk hem fakirleşmiş hem de bazı bölgelerden göç etmek zorunda kalmıştı.

Bizans İmparatoru II. Basileios’tan (öl. 1025) sonra İmparatorluk, iktisâdî ve ictimâî yapısında meydana gelen değişmeler neticesinde, feodal derebeylerin güdümüne girmiştir. Aristokrat sınıfın, köylü ve askerlerin elinde bulunan arazileri ele geçirmeye başlamaları ve bunu önleyici kanunları hiçe saymaları sonucu büyük toprak sahipleri çoğalmıştır. Zamanla küçük toprak sahipleri ya ortadan kalkmış veya fakirleşmiştir. Dolayısıyla zenginleşen büyük arazi sahipleri hem küçük toprak sahiplerinden vergi alıyor hem de devlete vergi ödemekten kaçınıyorlardı. Bu arada kendilerine bağlı olan köylüleri baskı altında tutarak hâkimiyetlerini genişletmek istiyorlardı.

Bizans savunma düzeninde önemli bir yeri olan asker köylülerin vergi mükellefi durumuna getirilmesi ve “munzam vergi” ödeyenin de askerlik hizmetinden muaf tutulması Bizans ordusunun zayıflamasına yol açmıştır. Bunun sonucu orduda yerli asker sayısının azaldığı ve farklı milletlerden temin edilen ücretli askerlerin sayısının arttığı görülmektedir. Bu durum Bizans’ta çok ciddî bir savunma zaafı doğurmuştur.

Görüldüğü gibi vergi sistemindeki çöküntü ve savunmadaki zaafın yanında, Bizans’ın kötü yönetilmesi ve savaş ve isyanların birbirini takip etmesi Anadolu’nun yerli halkını da perişan etmiştir. Bunun sonucu olarak halk, ya bulunduğu bölgeden bir başka bölgeye göç etmiş ya da başka arayışlar içine girmiştir. Selçuklu fetihlerinde Anadolu’nun yerli halkı, Bizans kuvvetleri karşısında Türklere yardımcı olmak suretiyle fethin hızlanmasına da imkan sağlamışlardır. Nitekim halkın “bu fetihleri kendilerine karşı olmaktan çok Bizans için bir cezalandırma” olarak gördükleri bazı tarihçiler tarafından da belirtilmiş bulunmaktadır.[1]

Bizans’ın cezalandırıldığının düşünülmesine yol açan bir diğer sebep de Bizans’ın dinî politikasıdır. Zirâ Bizans içinde mevcut olan Hıristiyan kiliselerinin birbirleriyle devamlı sürtüşme halinde oldukları bilinmektedir. Bilindiği gibi Doğu’daki Hıristiyan kiliseleri hiç bir zaman birbirleriyle bağdaşamamışlardır. Hatta Orta Çağ’ın başlarında Müslüman ülkelerinde taraftarları olan kiliseler, Bizans kilisesinin egemenliğinden tamamen uzaklaşmış bulunuyorlardı. Ermenîlerin, Yâkûbîlerin ve öteki kiliselere bağlı halkların yaşadığı bölgeleri Bizans ele geçirince, Ortodoks kilisesi diğer kiliseler karşısında oldukça sert tedbirlere baş vurarak, bu kiliselerin ileri gelenlerini sıkıştırmaya başlamış; bunun sonucu olarak hoşnutsuzluklar arttığı gibi Ortodoks kilisesinden kopuşlar da çoğalmıştır.

Doğu’daki bu farklı Hıristiyan kiliselerini başlangıçtan beri hazmedemeyen Bizans, bu toplulukları Ortodokslaştırmak niyetiyle baskı politikası da uyguluyordu. Anadolu’nun çoğu Hıristiyan olan yerli halkı üzerinde yoğunlaşan Bizans’ın dînî baskısı, yani Ortodokslaştırma ve Rumlaştırma siyâseti Ermenîleri, Süryânîleri ve diğer Hıristiyan mezheplerin mensuplarını -ki bunlar Hıristiyanlarca “Râfizî” olarak kabul ediliyorlardı- Bizans’a düşman etmişti. Gayrimüslim halkın Türklere yani Selçuklulara yaklaşmalarına, hatta onları bir kurtarıcı gibi görmelerine yol açan bu ortam, Anadolu’nun gerek 1071’den önceki, gerekse Malazgirt’ten sonraki Türkleşmesine ve İslâmlaşmasına da imkân hazırlamıştır.[2]

2. Anadolu ve Türkiye Selçuklukları Devleti

XI. yüzyılın ikinci yarısında Büyük Selçukluların Bizans’a karşı kazandıkları başarılar ve nihayet 1071 yılındaki Malazgirt Zaferi’nden sonra, Anadolu’da yeni bir ortamın doğmasına yol açan gelişmeler olmuştur. Özellikle, birçok Türk aşireti doğudan batıya doğru Anadolu’nun çeşitli yörelerine sevk edilmiş; Mengücek, Artuk ve Saltuk Beyliklerinin esasını teşkil eden bu aşiretler, devamlılık arz eden göçleri de besleyip yönlendirmişlerdir. Daha sonra Türkiye (Anadolu) Selçuklularının kurulması ile de bu devletin asıl unsurunu oluşturmuşlardır.

1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Türklerin Anadolu topraklarına doğudan batıya doğru yerleştikleri, tarihî kaynaklarda açıkça belirtilmektedir. Bu topraklarda oturan gayrimüslim ahâlinin bir bölümünün daha önceki yıllarda Bizans’ın baskıcı politikası sebebiyle kısmen de olsa oturduğu toprakları terk ettikleri bilinmektedir. İşte, Türklerin fetihleri de bu ahâlinin diğer bir kısım toprakları terk etmelerine sebep olmuştur.

Bunlardan boşalan yerlere ise zaman zaman vukû bulan göçlerle gelen Türk nüfus yerleşmiştir. Gerçi bu durum, hemen bir anda olup bitmiş bir hâdise değildir. Ortalama iki ila üç yüzyıl boyunca süregelen göçler değişik olaylar sebebiyle bazen artmış, bazen de durmuştur. Bu gelen Türkler, yerleştikleri şehirlerde veya köylerde, çoğunluğunu “gayrimüslim” Hıristiyanların oluşturduğu halkla karışarak, onlarla birlikte yaşamaya başlamışlardır.

A. Türkiye Selçukluları (Anadolu Selçukluları)

Selçuklu tarihinin yerli uzmanlarından merhum Prof. Dr. Osman Turan’ın, “Selçuklular Zamanında Türkiye” adlı eserinde, Selçuklu hânedânına mensup Kutalmışoğullarının faaliyetleri ile ilgili pek çok soruları cevaplandırdığını ve sonraki araştırıcıların da onun bıraktığı boşlukları doldurduğunu görüyoruz. Onun için biz burada Kutalmışoğullarının nerelerde dolaşıp siyâsî hâkimiyet için neler yaptıklarını ele almayacağız. Sâdece Türkiye Selçuklularının kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleymanşah’ın Anadolu’ya gelişi ve devletini kuruşu ile ilgili bilgileri hatırlatmakla yetineceğiz.

Bilindiği gibi Malazgirt Zaferi’nden sonra (1071) Bizans İmparatoru Diogenes ile yapılan anlaşmanın, Diogenes Bizans’a dönmeden imparatorluk makamına geçirilen yeni imparator tarafından selefinin gözlerine mil çekilip kör edilerek hapse atılmasıyla geçersiz kalması üzerine, Selçuklu Sultanı Alp Arslan çevresindekilere; “Bugünden itibaren Rumlarla mevcut sulh sona ermiştir. Artık haça tapanlar öldürülecek ve memleketleri istilâ olunacaktır” demiştir. Eski imparatora revâ görülen bu duruma üzüntüsünün ifâdesi olarak söylenen bu sözler, aynı zamanda Selçukluların artık Anadolu topraklarında hakları olduğunu düşündüklerini de göstermektedir. Nitekim kendisine bağlı beylere; “Bundan böyle arslan yavruları olunuz; yeryüzünde gece-gündüz kartal gibi uçunuz ve Rumlara merhamet etmeyiniz” diyen Alp Arslan, Diogenes’in ölümünden sonra da barış anlaşmasının kesin olarak bozulduğuna hükmederek, askerlerini Bizans eyâletlerinin, yani Anadolu’nun fethine göndermiştir.[3]

İster Alp Arslan’ın bu emri ile olsun, isterse Anadolu’daki durumun elverişli hâle gelmesinden olsun, Anadolu’ya gelen Türkmen grupları, Selçuklu hânedanına mensup şahsiyetler ile diğer Türk komutanları âdeta Anadolu’da ayak basmadık yer bırakmadılar. Göçlerle gelen bu Türkmenlerin önemli bir bölümü de Alp Arslan’a ve oğlu Melikşah’a isyân eden Kutalmış, El-basan ve Kavurt’a bağlı Yabgululara mensuptular. Bunlar devamlı bir şekilde Rum ülkesine (Anadolu’ya) akınlarda bulunuyorlardı.

İşte Kutalmışoğlu Süleyman da; Suriye bölgesindeki Selçuklu beylerinin kendisine karşı ittifak ettiklerini görerek, artık o bölgede kalmasının kendisinin siyasî geleceği bakımından uygun bir ortam yaratmayacağını anlamış ve Rum gazâsına girişmiştir, yani Anadolu’ya geçmiştir. Anonim “Selçuknâme” yazarı bundan sonra olanları şöylece özetlemektedir: “Talih yardım etti; devlet yüz gösterdi ve kendisine koşan Horasan Türkmenleri ile önce Antakya üzerine yürüdü, fakat fethedemedi. Oradan Rum’a geçti; evvelâ Konya’yı Mârtâvkustâ’dan ve Gâvele (Gevâle) Kalesi’ni de Rûmânûs Mâkrî’den aldı; birçok müstahkem kaleleri ve hükümdarların hazinelerini ele geçirdi. Heybeti kâfirlerin kalbinde yerleşti ve kahramanlığı sâyesinde Konya’dan İznik kapısına kadar her tarafı aldı; hiçbir ordu karşısına çıkamadı (Az bir zaman zarfında o civardaki bir çok muhkem kaleler elde ederek İslâm topluluğuna mal etti)”.[4]

Müslüman müelliflerden bazıları da bu bilgileri teyit ederek Süleyman’ın İznik ve bölgesini H. 467 (M. 1075) yılında fethettiğini kaydetmektedirler.[5] Bu kayda dayanarak Osman Turan, diğer bazı tarihçilerin aksine Türkiye Selçuklu Devleti’nin kuruluşunu 1075 olarak kabul etmektedir.[6] Bu tarihten itibaren İznik’te yerleşen Süleyman, bu tarihte iyice kızışan Bizans’ın iç mücâdelelerine bile müdâhil oldu. Hatta, mevcut imparatora başkaldıran Botaniates’in imparator olmasını da sağlayarak, yeni imparatorla birlikte Türk askerleri Üsküdar’da çadırlarını kurdular. Böylece, bu tarihlerde, Türklerin hâkimiyeti Karadeniz, Marmara ve Akdeniz sâhillerine kadar genişledi. Adetâ her yer Türklerle doldu.

Kutalmışoğlu Süleyman Malazgirt Zaferi’nden üç dört yıl sonra İznik’i merkez alarak kurduğu bu yeni devletinde, buralara önce gelen ve kendisi zamanında da gelmeye devam eden Türkmenlere dayanmakta idi. Bu çerçevede 1080 yılında vukû bulan yoğun akınlar, Süleyman’ın başarılarını duyan Türkistan ve Selçuklu bünyesindeki Türkmenlerin Anadolu’ya yaptıkları göçlere örnek olarak verilebilir.[7]

Büyük Selçukluların mensup oldukları hânedân ile amcazâdeleri olan Kutalmışoğlu Süleyman arasındaki siyasî çekişmelerin devam etmekte olduğu, 1078’de Melikşah’ın Emir Porsuk’u Anadolu’ya göndererek amcazâdelerini itaat altına alma teşebbüslerinden anlaşılmaktadır. Başarısızlığa uğrayan bu seferlerin daha sonra da tekrarlandığı kaynakların kayıtlarından anlaşılmaktadır. Sonunda Sultan Melikşah’ın; Konya, Aksaray, Kayseri ve bütün Rum beldelerini (Anadolu) Kutalmışoğlu Melik Rükneddin Süleyman’a bıraktığına dair ifâdeler, artık Türkiye Selçuklularının istiklâlinin tanındığını ortaya koymaktadır.[8] Bu arada, Bizans imparatoru da Balkanlar’da beliren Normand istilâsına karşı Süleymanşah’la anlaşmak zorunda kalmış ve gerek doğudan gelebilecek herhangi bir tehlikeyle karşılaşmamak için gerekse mevcut istilâ hareketine karşı Türk askerlerinin desteğine muhtaç olduğundan Süleymanşah’la bir muâhedenâme imzalamıştır. 1091 yılında imzalanan bu anlaşma ile Süleymanşah’ın Anadolu’ya fiilî hâkimiyeti hukûken de tanınmış oluyordu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al