ANADOLU’DA İLK TÜRKLEŞME HAMLESİ: TOROSLAR BÖLGESİNDE BULGAR TÜRKLERİ

ANADOLU’DA İLK TÜRKLEŞME HAMLESİ: TOROSLAR BÖLGESİNDE BULGAR TÜRKLERİ

943 senesi civarında ünlü eseri Mürûc ez-Zeheb’i yazan Mes’ûdî, coğrafyaların, dolayısıyla faaliyetlerin birbirine girdiği bir haber dizisiyle kafamızı karıştırırken, aslında çok değerli tarihi bilgiler vermektedir. Zira haberde gördüğümüz kargaşayı yanlışlık olarak görmek hem Mes’ûdî’nin ilminin büyüklüğüyle bağdaşmamaktadır, hem de onun yaşadığı dönemlerden bahsedilmesi ve araya bilgi kaybına uğratacak bir zaman aralığı girmemesi itibariyle güvenilirliği yüksektir. Sözkonusu metin şu şekildedir:

“(İdil Bulgar) hükümdarı elli bin ve daha fazla süvarisiyle Kostantiniyye topraklarına gaza eder ve ona yakın Rum, Endülüs, Burcan (Burgond), Celalika (Galiçya) ve İfrenc (Frank) arazilerine akınlar tertipler. Bulgar şehrinden Kostantiniyye’ye kadar olan mesafe bozkır ve yerleşim birimlerinden geçen iki aylık yoldur. Müslümanlar Şam sınırındaki Tarsus’tan Dülefi adıyla tanınan Sügur emiri Selm el-Hadim ve emrindeki Şamlı ve Basralı denizcilerin gemileriyle 312 yılında gazaya çıkıp Kostantiniyye körfezi ağzından ve Rum Denizi’nden (Akdeniz) çıkışı olmayan başka bir ağzı geçerek Fenediyye (ﻓﻨﺪﻳﺔ) topraklarına geldiklerinde karadan bir grup Bulgar onlara yardıma geldi ve hükümdarlarının yakında olduğunu bildirdi. Bu olay Bulgar akıncılarının Rum Denizi sahiline kadar geldikleri şeklindeki beyanımızın delilidir. Bulgarlardan bir birlik Tarsusluların gemilerine binerek onlarla birlikte Tarsus’a geldiler.”[1]

Buradaki ilk cümleden önceki yerlerde açık şekilde İdil Bulgar anlatılmaktadır ve metin onların hikâyesi olarak devam eder. Dolayısıyla, ilk cümledeki zamir onların yöneticisine işaret eder. Fakat faaliyet buradan itibaren bir taraftan İstanbul tarafına, öbür yanda Fransa ve İspanya’ya ulaşan akınlar sözkonusu olunca, oyuncular değişir. Bugünkü Tataristan civarında yaşayan İdil Bulgarlarının yakın komşularıyla savaşlarını bile tam bilmiyoruz ki, İstanbul veya Paris’e saldırsınlar. Bahsedilen dönemde İstanbul’a saldıran başka Bulgarlar vardı. Simeon ve ondan sonra Petır idarelerinde en güçlü dönemlerini yaşayan bu en güçlü Balkan devleti, sık sık İstanbul’u tazyikte tutuyordu.[2] Aynı yıllarda şimdiki Almanya, Fransa ve İspanya arazilerine saldıranlar ise Macarlardı.[3] O dönemdeki aydın kimselerin dahi Macar ve Bulgarları birbirine karıştırması veya aynileştirmesi doğaldır, zira henüz Macarların kendileri bile Macar adını kullanmıyordu. İsimleri Türk idi ve bu Türkler Karadeniz ve Kafkasların kuzeyindeki Onoğur-Bulgar imparatorluğunun bakiyelerinden türemişlerdir. Bugün Macarlar için dış-adlandırma olarak kullanılan Ungar/Hungar ismi işte bu Onoğur kelimesine gider.[4]

Takip eden cümledeki coğrafi betimlemede Mes’ûdî tekrar İdil Bulgar’a döner. İstanbul ile işbu Bulgar başkentinin arası bozkırdan geçen iki aylık yoldur. Doğu Avrupa bozkırları üzerinden normal bir kervan hızıyla gerçekten de iki ay içinde İstanbul’da İdil sahillerine varılır. Buraya kadarki haberlerin özünde Mes’ûdî’nin üç ayrı siyasi birimden de aynı bağlamda bahsettiği gerçeği bulunmaktadır. Dolayısıyla bundan sonraki cümlelere bu nazarla bakmamız gerekmektedir.

İdil Bulgarlarının ‘İspanya’ya varan” akınlarından muhtemelen Mes’ûdî’yi alıntılayan Endülüslü Bekrî de bahseder.[5] Belhî ise aslen Macar olan bu akıncıarı Bulgar değil, doğrudan Türk olarak tanımlar.[6]

Serhat bölgesine muhafız olarak savaşçılıkları iyi başka toplulukların yerleştirilmesi bütün büyük devletlerde görülen yaygın bir uygulamadır ve Bizans’a en yakın Müslüman idari bölgesi olan Tarsus merkezli uçbeyliğinin, yani suğranın da bu şekilde yerleşimlere açık olduğunu görüyoruz. Daha önce buraya örneğin Kafkasların kuzeyindeki sahadan getirilen Hazar tabii 20 bin Sakaliba, yani Slav’ın yerleştirildiğini biliyoruz ki,[7] haberi veren Belâzurî büyük ihtimalle Don nehri boylarından getirilen Onoğur Türklerini kastetmektedir. Dolayısıyla bu önemli bölgeye başka zamanlarda da benzer iskânların yapılması beklenecektir.

Bahsedilen dönem Müslümanların bütün Akdeniz’de yoğun faaliyet sergiledikleri, denizlere hâkim oldukları bir dönemdir. Öbür uçta İspanya’nın Müslümanlarda olmasının yanında, Sicilya, Girit ve Kıbrıs gibi önemli adaların da yüzyıllarca elde tutulduğunu unutmamak gerekir. Roma yakınlarındaki, hatta bugün İsviçre sınırları içinde kalan Alplerdeki bazı kaleler bile uzun süre Müslüman idaresinde kalmıştır.[8] Dolayısıyla Orta Akdeniz bölgesinde, bilhassa Adriyatik’te İslam donanmasının faaliyetleri şaşırtıcı değildir.

Mes’ûdî’nin metnine dönersek, Tarsus emiri Basra donanmasından da takviye alarak yola çıkıyor. Bunun iyi hazırlanmış ve tasarlanmış bir sefer olduğu açık. Yazar kitabı boyunca Akdeniz’den Rum denizi diye bahseder. Kostantiniyye körfezi ise Marmara denizidir, zira bir yerde tarif edip, 300 mil uzunluk ve 50 mil genişlik olarak büyüklüğünü de verir.[9] Metin donanmanın Marmara’yı geçerek Karadeniz’e girdiği şeklinde anlaşılabilir, lakin üç nokta bunu mümkün kılmıyor. Yazar Marmara’dan çıkışı olmayan başka bir ağızdan bahsediyor; kendisi Karadeniz’i etrafındaki halklarla çok iyi biliyor ve buna bağlı olarak üçüncüsü, takip eden cümlede Bulgarların “Rum Denizi” sahillerine kadar geldikleri beyanına okuyucunun şaşırmamasını söylerken, Karadeniz kıyısındaki Tuna Bulgarlarının Karadeniz sahiline ulaşmalarından bahsediyor olamaz. Burası, yine ağız özelliğinde olan Otranto boğazı olarak gözüküyor. Bu ağzı geçerek Fendiyye topraklarına geliyorlar ki, bunu ilk kurulduğu 5. yy’dan beri aynı adı taşıyan Venedik (Venetia) ile ilişkilendirmeliyiz. Mes’ûdî ile yaklaşık aynı dönemde yazan Konstantinos Porphyrogenitus da o günlerde Müslümanların Adriyatik’teki faaliyetlerini ayrıntılı anlatır.[10]

“Rum denizi sahillerine kadar” ifadesi Bulgarların umulmadık bir mesafede gözükmelerine işaret eder. Onlar için de bu deniz aynı bağlamda anlatılan Adriyatik olmalıdır. Bu noktada iş çözülmüş gözüküyor. Zira Simeon döneminde, yani bu aynı günlerde Arnavutluk’u alan Tuna Bulgarları Adriyatik sahiline yerleşmişlerdi. Simeon Müslümanları Bizans’a karşı doğal müttefikler olarak görüyordu ve fazla bir başarı getirmese de elçiler gönderip ittifak denemeleri yapmıştı.[11]

Ancak Mes’ûdî’nin anlattığı Bulgarların Tuna Bulgarları olduğunu düşünmemizi zorlaştıran karşı sebepler de bulunuyor. Gerek bu Bulgarların savaşlarından, gerekse Müslümanların Adriyatik kuşatmalarından bahseden Porphyrogenitus, bu ikisinin işbirliğine dair hiçbir şey söylemiyor. Üstelik Tarsus emirinin sefer yaptığı günlerde Bulgarlar Sırplarla ölümüne bir mücadeleye girmişlerdi.[12] Zorda kalan Bulgarlardan bir kısmının Müslümanlara sığındığını mı düşünmeliyiz? Zira Bulgarlar bu zorlu savaşı yenilgiyle bitirmişlerdir. Lakin metinde öyle bir şey geçmiyor. İlticadan ziyade davetle gelmiş gibi bir halleri var. Diğer kaynaklardan da böyle bir haber gelmiyor.

Fendiyye, yani Venedik ifadesi de Arnavutluk sahillerini düşünmemizi engeller. Kendisi iyi bir coğrafyacı olan Mes’ûdî, bu ifade ile Dalmaçya’nın kuzey kıyılarına, en azından Zadar ve ötesine işaret ediyor olmalıdır. En önemlisi de, ayrı bölgelerde hem Müslüman, hem de Hıristiyan Bulgarların varlığından haberdar olan Mes’ûdî, burada Hıristiyanlardan bahsetmiyor. Venedik’in hemen doğusundaki sahil bölgesinde Müslüman Bulgarlar elbette şaşırtıcı olacaktır; bunu bilen yazar bu yüzden şaşırmamamızı peşin olarak ihtar ediyor.

Bu bölge o dönemde Orta Avrupa’daki varlıkları bir kuşağı ancak tamamlayan Macarların elindeydi ve Batı Avrupa’ya akınlarında İtalya’nın kuzeyinden geçerek gidiyorlardı. Büyük Frank imparatorluğundan payına bu bölge düşen Berengar onların müttefiki idi.[13] Bu noktada 1205 yılında yazılan elimize ulaşan en eski Macar vakayinamesi (isimsiz yıllık, Anonimus) yardımcı oluyor: “Ve Bular (Bulgar) ülkesinden büyük bir İsmailî ordasıyla birlikte isimleri Billa ve Boçu olan bazı çok asil beyler geldiler… Aynı zamanda yine aynı bölgeden Heten adında çok asil bir savaşçı geldi…[14] Hem ismin Bular biçimi, hem de Müslüman oluşları bu ilk kuşakta gelenlerin İdil Bulgarları olduğunu gösterir. İşte muhtemelen bunlardan bir taife muhtemelen Macar yöneticilerin hoş görmeleri ve izin vermeleriyle dindaşları olan Adriyatik kıyısındaki Araplara katılıp Tarsus’a gelmişlerdi.

Bulgarlar Çukurova bölgesindeki Arap idaresinde fazla kalmadılar. Onlar geldikten kısa süre sonra Suriye istikametinde Bizans ilerleyişi başladı ve 963 yılından itibaren buralar el değiştirdi. Halep’de bile Bizans’a bağlı bir Müslüman emirin bulunduğunu düşünürsek,[15] Müslüman ahalinin varlığını sürdürdüğünü, bölgeden sürülmediğini düşünebiliriz. Nitekim bölgenin tekrar Türklerin eline geçtiği dönemde nereden geldiği bilinmeyen bir Bulgar topluluğundan bahis başlıyor. Mevlana ve Hoca Dehhânî’nin şiirlerinde de yer bulan bu Bulgarlar hakkındaki temel kaynağımız Şikârî’nin eseridir.[16]

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 2 YORUM
  1. Altayli dedi ki:

    Sn. Aldoğan,
    Türkmenlerin Türk olmadıklarını safsatasını nereden çıkarıyorsunuz? Bunu söyleyen kişinin art niyetli olduğunu düşünmemek elde değil.

  2. Sayın hocalar bu dönemde Torosalar da yaşayanlar Türk değil Türkmenler idi. Türkmenler Türk değildir.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al