ANADOLU SELÇUKLULARI ZAMANINDA TASAVVUF DÜŞÜNCESİ

ANADOLU SELÇUKLULARI ZAMANINDA TASAVVUF DÜŞÜNCESİ

Kutalmışoğlu Süleyman tarafından 1075 yılında kurulan Anadolu Selçuklu Devleti, kısa sürede bu bölgedeki varlığını ispatlayarak önce İzmit ve çevresini, daha sonra da Karadeniz Bölgesini topraklarına katmıştır. 1080 yılında ise İznik’i merkez edinerek, Bizanslılarla savaşmaya başlamışlardır. Anadolu Selçukluları, sadece Bizans’la savaşmayıp, Avrupa’dan gelen Haçlılarla da savaşmak ve onlara karşı koymak durumunda kalmışladır. 1097 yılında İznik’i kuşatan Haçlı ordusu karşısında başarısız olan I. Kılıçarslan, şehri Bizanslılara teslim ederek, bu defa Konya’yı başkent yaptı.

Anadolu Selçukluları, bir taraftan da diğer kardeş devlet veya beyliklerle savaşmak durumundaydılar. Bunlar arasında Danişmendliler, Büyük Selçuklular, Anadolu’da kurulan diğer Beylikler bulunmaktadır. Ayrıca o zaman Anadolu’nun çeşitli yerlerine hakim olan Ermeniler ile dışardan Anadolu’ya akınlar düzenleyen Moğollar da ayrı birer güç olarak bu devletin karşısına çıkmaktaydılar.

Bütün bunlarla beraber devletin yöneticileri birbirleriyle de uğraşmışlar, bu durum zaman zaman devleti büyük sıkıntılara sokmuştur.

İşte iç ve dış meselelerle uğraşan ve 1075-1308 (genel kanaate göre devletin yıkılışı II. Mesud’un öldüğü 1308 tarihi verilmektedir) yılları arasında hüküm süren Anadolu Selçuklu Devleti’nin yöneticileri, Konya’yı başkent edindikten sonra kültür, edebiyat ve özellikle mimari konusunda çok önemli eserler bırakmışlardır.

Bu dönemde din adamları, fıkıh, kelam, tefsir, hadis, felsefe âlimleri yetişmiş ve sultanlar tarafından himaye görmüşlerdir. Anadolu Selçukluları hakkında eser veren İbn-i Bibi’nin El-Evâmiru’l- Âlâiyye fi-Umur-ı Devleti’l-Aliyye,[1] Muhammed b. Ali Ravendi’nin Râhatu’s-Südûr ve Âyetü’s-Sürûr,[2] Kerimüddin Mahmud Aksarayi’nin Müsâmeretü’l-Ahbâr,[3] Tarih-i Âl-i Selçuk,[4] Kadı Burhaneddin Anevî’nin Enîsu’l-Kulûb[5] adlı eserleri bugün ilk elden kaynaklardan bazıları olmak bakımından önemlidir.[6]

Anadolu Selçuklu Devleti zamanında Moğol istilasından kaçan ilim adamları ve tasavvuf erbabı Anadolu’yu yurt edinmişler ve burada önemli eserler yazmışlardır. Yazılan eserler daha sonra Osmanlı Devleti sahasında, oradan da günümüze kadar devam eden bir etki bırakmıştır. İşte yazımızda Anadolu sahasında yetişen mutasavvıflar, bunların yazdıkları eserler ve kurmuş oldukları dergâhlardan bahsedilecektir.

Tasavvuf Düşüncesinin Doğuşu

Kaynağını Kur’an-ı Kerim ve Peygamber’in Hadislerinden alan Tasavvuf düşüncesi, H. II/M. IX. asra kadar bir “zühd hareketi” olarak devam etmiştir. Kelime olarak zühd; dünyaya ilgi duymamak, değer vermemek, küçümsemek gibi manalara gelmektedir. Bu dönemde yetişen mutasavvıflara ise zühhad, âbid, nâsik gibi isimler verilmektedir. Bu dönemin konu ile ilgili en önemli eseri ise Abdullah b. Mübarek (öl. 181/797) tarafından yazılan Kitabu’z-Zühd ve’r-Rekaik’tir.[7]

H. III/M. X. asırda tasavvuf düşüncesinin temellerini oluşturan Cüneyd-i Bağdadi, Haris Muhasibi ve Hakim Tirmizi gibi önemli şahıslar yetişmiş ve eserler vermişlerdir. Ayrıca söz konusu şahıslar etrafında kurulan ve bunların adına izafe edilen “tasavvufi mekteplerin” de aynı dönemde vücut bulduğu görülmektedir. Bu mektepler ve kurucusu kabul edilen kimseler şunlardır: Muhâsibiye (Haris Muhasibi), Kassariye (Hamdun Kassar), Tayfuriye (Bayezid Bistamî), Cüneydiye (Cünyed Bağdadî), Nuriye (Ebu Hüseyin Nurî), Sehliye (Sehl b. Abdullah Tusterî), Hakimiye (Hakim Tirmizî), Harraziye (Ebu Said el-Harraz), Hafifiye (Muhammed b. Hafif) ve Seyyariye (Ebu Abbas Seyyarî).[8]

Tasavvufî düşüncenin temel klasikleri olarak kabul edilen Risale (Abdülkerim Kuşeyrî), Keşfu’l- Mahcûb[9] (Ali b. Osman Hucvirî), Tabakatu’s-Sûfiyye[10] (Ebu Abdurrahman es-Sülemî) ve Menazilu’s- Sâirin[11] (Herevî) gibi eserler H. V/M. XI. asırda kaleme alınmıştır. Bu eserler ve bunlardan bir asır önce Muhasabî,[12] Serrâc,[13] Ebu Talib Mekkî,[14] Kelabazi[15] ve diğer bazı mutasavvıflar tarafından yazılan eserler tasavvuf düşüncesinin olgunlaşmasına zemin hazırlamıştır.

H. VI/M. XII. asırdan itibaren tarikatların tarih sahnesine çıktığı görülmektedir. Kadirilik Tarikatı’nın kurucusu Abdülkadir Geylani, Yeseviliğin kurucusu Ahmed Yesevî, Rifailiğin kurucusu Ahmed Rifaî bu asırda vefat etmişlerdir. Bu tarihten itibaren tarikatlar İslam dünyasına hızla yayılmış ve her tarikat kendine göre müesseseler kurmuş, rituellerini (zikir adab ve erkanını) belirlemiştir.

Andolu’da ise tarikatların kurulup, yaygınlaşması ancak H. VII/M. XIII. asırdan itibaren başlamıştır. Şimdi Anadolu’daki tasavvufî düşüncenin tarihi seyrine bakılabilir.

Anadolu’da Tasavvufî Düşüncenin Temsilcileri

Moğol istilasından kaçarak veya Selçuklu sultanlarının daveti üzerine Anadolu’ya gelen ve burada tekkelerini kurarak düşüncelerini yayan sûfîlerin görüşleri doğrultusunda bazı mektep veya tarikatlar oluşmuştur. Bunları ve temsilcilerini şöyle sırlamak mümkündür:

a- Vahdet-i Vücud mektebi: Muhyiddin-i Arabî, Sadreddin-i Konevî bu ekolün en önemli temsilcileridir.

b- Sühreverdilik: Evhadeddin Kirmani. Bu tarikat; daha çok Konya, Kayseri, Tokat ve Amasya gibi önemli kültür merkezlerinde yayılmıştır.

c- Kübrevilik: Necmeddin Dâye, Bahaeddin Veled, Burhaneddin Muhakkk-ı Tirmizî ve müritleri. d- Mevlevilik: XIII. yüzyılın ikinci yarsında ortaya çıkmış, son iki mektebin bağdaştırmacı bir tasavvuf anlayışını temsil etmiş ve özellikle Osmanlı’da önemli bir yer edinmiştir.[16] Bu tarikat ve mekteplerin dışında kalan başka sufîler de bulunmaktadır:

  • Fahreddin Irakî-Tokat;
  • Müeyyededdin el-Cendî;
  • Sadeddin Ferganî;
  • Afifeddin Tilimesanî;
  • Hacı Bektaş Veli; Hacı Bektaş ve civarları;
  • Seyyid Mahmud Hayranî;
  • Hacı İbrahim Sultan.[17]

Burada söz konusu edilmesi gereken dört zümre daha vardır. O da Aşıkpaşazade’nin eserinde bahsettiği ve Anadolu’da İslamiyet’in yayılmasında önemli rol oynayan dört tâifedir: “Ve hem bu Rûm’da dört tâife vardır kim, misafirler içinde anılır. Biri Gâziyân-ı Rûm, biri Ahîyân-ı Rûm ve biri Abdâlân-ı Rûm ve biri Bâcıyân-ı Rûm. İmdi Hacı Bektaş Sultan bunların içinden Bâcıyân-ı Rûm’ı ihtiyar etti kim. O Hâtun Ana’dır. Onu kız edindi, keşf ve kerametini ona gösterdi, teslim etti, kendi Allah rahmetine vardı”.[18] Böylece aşağıda bahsedilecek olan Hacı Bektaş Veli’nin bu zümrelerden birini seçtiğini belirtmiştir.

Anadolu Selçukluları zamanında Anadolu’ya gelen ve burada faaliyette bulunan, düşünceleri ile söz konusu devleti etkileyen, kendilerinden sonra da düşünceleri şu veya bu şekilde yaşayan veya kesilen tasavvuf erbabı bulunmaktadır. Bu sayı oldukça fazladır. Zira bu dönem “tasavvuf tarihi” bakımından tarikatlaşma dönemi sayılmaktadır. Ayrıca felsefî tasavvuf düşüncesinin gelişmesinde önemli rolü olan ve tasavvufta “vahdet-i vücud” anlayışını zirveye çıkaran İbn Arabî bu çağda yaşadığı gibi, ömrünün bir kısmını da Anadolu Selçuklularının başkenti Konya’da geçirmiş ve sultanlarla yakın temaslarda bulunmuştur. Bu bakımdan Anadolu’nun söz konusu dönemdeki tasavvufî macerası oldukça önemlidir.

Özellikle XIII. yüzyıl başlarından itibaren Mâveraünnehir, Harezm, Horasan, Azerbaycan ve Suriye’den göç ederek gelen dervişlerin büyük kısmı Türk olmakla beraber, aralarında İran ve Arap asıllı olanlar da vardır. Bunlar Anadolu’da Kayseri, Konya ve Sivas gibi büyük şehirlere yerleşerek, zaviyeler kurarak faaliyetlerde bulunmuşlardır. Anadolu Selçuklu sultanları I. İzzeddin Keykavus, Alaaddin Keykubad, onların devlet adamları, vezirler ve diğer zengin kimseler de bu dervişlerin kurdukları zaviyelere zengin vakıflar tahsis etmişlerdir.[19]

Anadolu’da faaliyette bulunan dervişleri kesin bir çizgiyle birbirinden ayırmak mümkün olmadığından, bunlar hakkında bilgi verilmesi için belli bir metot takip edilmelidir. Biz de daha sonra tarikat özelliğini devam ettirmeyenleri şahıs olarak, bir tarikat olarak tarihe mal olanları da o tarikatın içinde değerlendirmeye çalıştık.

Evhadeddin Kirmanî (Öl. 635/1238)

Anadolu Selçukluları döneminde doğan ve bu devletin sınırlarında belli bir süre yaşayan önemli mutasavvıflardan birisidir. İran’ın Kirman bölgesinde dünyaya gelmiş, daha sonra o zamanın ilim merkezi olan Bağdat’a giderek burada ilim tahsil etmiş, bir taraftan da tasavvufa meylederek, bir mürşide intisab etmiştir. Devrinin diğer sûfîleri gibi “Fütüvvet Teşkilatı”na girmiş ve seyahatlere başlamıştır.[20] Kirmanî seyahatlerin birisinde Anadolu’ya gelmiş ve Kayseri’de ikamet etmiştir. Bu sırada Anadolu Selçuklu devletinin başında bulunan I. Gıyaseddin Keyhusrev İslam dünyasının çeşitli yerlerinden alim ve sûfîleri Anadolu’ya davet etmiştir. Bunlar arasında Muhyiddin İbn Arabi, Evhadeddin Kirmanî ve Ahi Evran da bulunmaktadır.

Kirmanî, Anadolu’dan ayrılırken yerine bıraktığı müridlerinden, Zeyneddin Sadaka, Konya’da Sadr-ı Hakim adlı bir zaviye kurmuş ve irşad faaliyetlerine burada devam etmiştir. Ayrıca Konya Ereğli’si’nde de müridleri olduğu anlaşılmaktadır.[21]

Kirmanî ile İbn Arabî arasında bir dostluk olduğu her ikisinin de Bağdat, Malatya ve Konya’da beraber olmalarından anlaşılmaktadır. Sadreddin Konevî kendisinden geniş çapta yararlanmış ve fikirlerinden etkilenmiştir.

Kendisine nispet edilen Evhadiyye Tarikatı, Türkmenler arasında yayılmış, özellikle müridi ve aynı zamanda damadı olan Ahi Evren, Anadolu’da ahilik teşkilatının kurucusu olarak, onun görüşlerini yaymıştır. Bunun dışında Kirmanî’nin 30’a yakın müridinden bahsedilmekte ve bunlar Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde şeyhlerinin görüşlerini yaydıkları ifade edilmektedir.[22] Ayrıca Kirmanî, Kayseri’de bulunduğu sıralarda bir evlilik yapmış ve bu evlilikten doğan Fatma adlı kızı, Anadolu’da “Bacıyan-ı Rum” olarak tanımlanan kadınlar teşkilatının liderliğini yapmıştır.[23]

Kirmanî’nin, Anadolu Selçuklu sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev’e hitaben şöyle bir rubaîsi vardır:

Kayser’in ayağının altında yer eskimekteydi
Köşkü gök yüzüne yükselmiştir
Ey Keyhüsrev, onun yerini almış durumdasın
Söyle: O Köşk nerede? Kayser’se sanki hiç yaşamadı.”.[24]

Necmeddin Daye (öl. 654/1256)

Necmeddin-i Kübra’ya (öl. 618/1221) nispet edilen Kübreviyye Anadolu sahasında pek yayılmamasına karşılık, Kübrevî’nin iki takipçisi onun görüşlerini bu sahada temsil etmişlerdir. Bunlardan birisi Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled, diğeri de Necmeddin Daye’dir.

Necmeddin Daye, doğduğu yer olan Rey’den ayrılarak, ilim tahsili için çeşitli İslam şehirlerini gezdikten sonra Anadolu’ya gelmiş ve burada Kayseri, Sivas ve Konya’ya uğramış, Konya’da Mevlana Celaleddin ile görüşmüştür. Yazmış olduğu Mirsadu’l-İbad adlı eserini I. Alaaddin Keykubad’a takdim etmiş ve bu eserinde Selçuklular ve özellikle dönemin sultanı Alaaddin Keykubad hakkında övgü dolu ifadelerde bulunmuştur.[25] Bu eser Ömer Suhreverdî’nin tavsiyesi üzerine sultana takdim edilmiştir. Suhreverdî, Konya dönüşünde Malatya’ya uğramış ve Necmeddin Daye burada yazmış olduğu eserini kendisine takdim etmiştir. O da eseri okumuş, kitabı ve yazarını öven bir de yazı yazmıştır.[26]

Necmeddin Daye, yazmış olduğu eserinde, sultana bazı nasihatlerde bulunmuştur. Buna göre; saltanat Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Sultan, Allah’ın yeryüzündeki vekilidir. Ülkeyi adaletle idare etmeli ve kimseye eziyet edilmemelidir. Nefsi arzularına göre davranmamalıdır.[27]

Gerek Necmeddin Kübra’nın, gerekse müridi Necmeddin Daye’nin eserleri Anadolu sahasında okunan ve sevilen eserlerdendir. Daye, Mirsadu’l-İbad adlı Farsça eserini Anadolu’da iken kaleme almış, eser II. Murad adına Karahisarlı Kasım b. Muhammed tarafından 825/1422’de İrşadu’l-Murid ile’l-Murad ismiyle Türkçe’ye çevrilmiş ve II. Murad’a takdim edilmiştir.[28] Necmeddin-i Kübra’nın âdeta tarikatların el kitabı mahiyetinde olan Usulu’l-Aşere adlı küçük risalesi de İsmail Hakkı Bursevi (öl. 1137/1725) tarafından Türkçe’ye çevrilip şerh edilmiştir.[29]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al