ANADOLU SELÇUKLULARI ZAMANINDA EVHADÎ DERVİŞLER

ANADOLU SELÇUKLULARI ZAMANINDA EVHADÎ DERVİŞLER

Anadolu Selçukluları zamanı, fikir hareketleri bakımından çok renkli ve çeşitlidir. Bu renklilik ve çeşitlilik, büyük ölçüde birbirinden küçük nüanslarla ayrılan pek çok dinî zümrelerden kaynaklanmaktadır. Abdallar, Ahiler, Haydarîler, Kalenderler (Cavlakîler), Mevlevîler, Babaîler, Bektaşiler, Şemsîler, Evhadîler, Rufaîler, Ekberîler, Kübrevîler vs. bu dönemde Anadolu’da faaliyet gösteren dinî, siyasî ve fikrî zümrelerdir. Bu zümreler Anadolu insanını teşkilâtlandırmakla kalmıyor, bugünkü siyasî partilerin yaptığı gibi tabanda kültürel ve siyasî kadrolaşmayı da sağlıyordu. Her tarikatın ve dinî zümrenin cemaatı, desteklediği şehzadeyi ve bu şehzadenin siyasî kadrosunu iktidara getirmek için faaliyet göstermekte idi. İşte bu faaliyetler sonucu zaman zaman iktidar bunalımları ve iç çatışmalar da meydana gelmekteydi.

Bu devirde meydana gelen ve “Babaîler İsyanı” diye bilinen Türkmen hareketleri, bu tür bir siyasî-dinî (tasavvuf?) harekettir. Mevlânâ ve hocalarının başlattığı ve XIII. asır sonlarında “Mevlevîlik” diye adlandırılan hareket de, aslında dinî-siyasî (tasavvufî) bir harekettir. 1256 yılından itibaren uzun bir süre iktidar olmuştur. Moğolların ve Moğol yanlısı iktidarların himayesini kazanmıştır. Mevlânâ’nın mektupları ve sohbetleri incelendiği zaman, onun devrinin siyasîleri ile sıkı ilişkiler içinde bulunduğu ve belli bir siyasî kadronun fikrî tabanını oluşturmaya yönelik faaliyetler içinde olduğu, rahatlıkla fark edilebilmektedir.

Bu dini ve fikri akımların birçoğu dışarıdan Anadolu’ya gelmiştir. Yesevîlik, Kalenderlik, Kadirîlik, Kübrevîlik gibi. Fakat bu akımlardan bazıları Anadolu’dan neş’et etmiş ve belli bir merkezden yönetilmiştir. Meselâ Ekberiye hareketi; Muhyi’d-din İbnü’l-Arabî’nin üvey oğlu Sadrü’d-din Konevî’nin başlattığı bir fikri cereyan olup, merkezi Konya idi. Celâliye veya Mevlevîlik denilen dinî-tasavvufi hareket de, Mevlânâ ve hocalarının başlattığı bir fikrî akım olup, daha sonraları Mevlânâ’nın halifeleri (Post-nişînler) tarafından bir tarikat ocağı haline getirilmiştir. Bu hareketin merkezi de Konya olmuştur. Keza Bektaşilik hareketi de Anadolu orijinlidir. Kurucusu olan Hacı Bektaş-ı Veli, bugünkü adı Hacıbektaş olan Sulucakarahöyük’de yaşadığı ve meftun olduğu için, burası tarih boyunca Bektaşiliğin merkezi konumunda olmuştur.

Anadolu Selçukluları Devri’nin en ünlü şair-mutasavvıflarından olan, Türkmen asıllı Şeyh Evhadü’d-din Hâmid el-Kirmânî’nin başlattığı Evhadiyye hareketi de, XIII. asrın başında Kayseri’den neş’et etmiş, en güçlü siyasî-fikrî ve dinî (tasavvufî) bir mahiyette tezâhür etmiştir. Özellikle I. Giyasü’d-din Keyhüsrev ve oğlu I. Alâü’d-din Keykubad zamanında iktidarın destek ve himayesini kazanmıştır. Bu hareket aslında, 34. Abbasî halifesi en-Nâsır li-Dinillah’ın organize ettiği ve yönettiği “Fütüvvet Teşkilâtı”na bağlı olarak kurulmuştur. Şeyh Evhadü’d-din Kirmânî Abbasî Halifeliği tarafından, Anadolu’ya Şeyhu’ş-şuyûhi’r-Rum (Anadolu’daki şeylerin şeyhi) olarak gönderilmiştir. Bu bakımdan Evhadü’d-din Fütüvvet Teşkilâtı’nı Anadolu’da kadrolaştıran ve yöneten kişidir. Bu yönü ile O, Anadolu Ahi Teşkilâtı’nın (Ahiyân-ı Rum) ve bu teşkilâtın kadınlar kolu olan Anadolu Bacıları Teşkilâtı’nın (Bacıyân-ı Rum) teşekkülünde de büyük rol oynamıştır. Evhadü’d-din’in Ahi Teşkilâtı’nın baş mimarı sayılan ve “Ahi Evren” diye bilinen Şeyh Nâsîrü’d-din Mahmud el- Hoyî’nin kayınpederi ve Bacılar Teşkilâtı’nın lideri Fatma Bacı’nın babası olduğunun hatırlanması, onun Anadolu’ya has olan bu iki tarihî kuruluş içindeki yeri ve önemini açıklamaya yeterlidir. Ahi Teşkilâtı ve bu teşkilatın kadınlar kolu olan Bacılar Teşkilâtı (Baciyân-ı Rum) da, ilk olarak Kayseri’de kurulmuş ve buradan da Anadolu’ya yayılmıştır.

Evhadü’d-din-i Kirmânî Kayseri’de sur içinde bulunan Ahilere ait sanayi sitesinde, Dabbağlar (Dericiler) Çarşısı ile Külah-duzlar Çarşısı arasındaki mescide bitişik olan Hanikâhda ikamet ediyordu. Bu hanikâhın bir kapısı mescide, bir kapısı da kızı Fatma Hatun’un oturduğu eve açılıyordu.[1] İşte bu hanikâhda irşad ve tedris ile meşgul idi. Çevresindekilerle Türkçe olarak konuştuğu için, Türkmenler arasında büyük bir şöhrete sahip olmuş ve geniş bir çevre edinmiştir. O dönemde Anadolu’daki Ahiler çoğunlukla ona mensup idiler. Bununla beraber o, İran kültür ve edebiyatına çok vakıf iyi bir şairdir. Evhadü’d-din-i Kirmânî Kayseri’de ikamet ettiği zamanlarda, sık sık Erciyes Dağı eteğindeki Battal Mescidi’ne gider burada itikafa çekilirdi.[2] Bazı talebelerini burada çilleye sokardı. Burada onun gözetiminde çilleye giren Zahid Türk diye anılan zatın, Hacı Bektaş-ı Veli olduğu karinelerden anlaşılmaktadır.[3]

Anadolu Selçukluları Sultanı I. Gıyasü’d-din Keyhüsrev ikinci defa tahta geçince, (601/1204) hocası Malatyalı Şeyh Mecdü’d-din İshak’ı (618/1221) cülûsunu Abbasî Halifesine bildirmek üzere Bağdad’a göndermiştir.[4] Mecdü’d-din İshak (Şeyh Sadru’d-din-i Konevî’nin babası) o yıl hacca gitmiş, Bağdad üzerinden Anadolu’ya dönerken beraberinde birçok mutasavvıf ve ilim adamlarını da Anadolu’ya celbetmiştir. Ünlü sofî Muhyi’d-din İbnü’l-Arabî, Evhadü’d-din-i Kirmânî, Ebu Ca’fer Muhammed el-Berzâî, Şeyh Nasîrü’d-din Mahmud (Ahi Evren) bunlardan birkaçıdır. Bu olay 601/1204 senesinde vuku bulmuştur. Nitekim Muhyi’d-din İbnü’l-Arabî’nin 602/1205 yılında Konya’da olduğu bilinmektedir.[5] Ebu Ca’fer Muhammed el-Berzâî de “Ravzatü’l-müridîn” adlı eserinde,[6] Konya’daki evinde Evhadü’d-din-i Kirmânî’nin kendilerine, Hace Yusuf-i Hemedanî’nin (540/1148) bir kerametini anlattığını bildirmekte ve bu kerameti ondan nakletmektedir. Aynı kerameti İbnü’l-Arabî de gene Evhadü’d-din’den naklen anlatmaktadır.[7] Böylece I. Gıyasü’d-din Keyhusrev’in elçisi olarak Bağdad’a gönderilen Şeyh Mecdü’d-din İshak’ın, Anadolu’ya dönünce beraberindekilerle birlikte Konya’ya geldikleri anlaşılmaktadır.

Evhadü’d-din’in I. Gıyasü’d-din Keyhüsrev’in ikinci saltanatı devrinde (601-608/1204-1211), bu sultanla görüşmeleri olmuştur. Nitekim bu sultana hitaben bir rubaî de söylemiştir:

“Kayser’in ayağının altında yer eskimekteydi.
Köşkü gökyüzüne yükselmişti.
Ey Keyhüsrev, onun yerini almış durumdasın.
Söyle: O köşk nerde? Kayser ise sanki hiç yakışmadı.”

Evhadü’d-din’in ilk olarak, 1204 yılında Fütüvvet Teşkilâtı’nın bir şeyhi olarak Anadolu’ya geldiği görülmektedir. Bu tarihten itibaren zaman zaman başka ülkelere seyahatleri olmakla beraber, gene Anadolu’ya dönmektedir. Çünkü o, Fütüvvet Teşkilâtı’nın Anadolu’daki Şeyhlerin lideri (Şeyhü’ş- şuyûhi’r-Rum) olarak halife tarafından görevlendirilmişti. Uzun bir süre bu görevde bulunmuştur. Anadolu’da çoğunlukla Kayseri’de ikâmet etmekteydi. Burada bir evlilik de yapmış ve bu evlilikten kızı Fatma Hatun dünyaya gelmiştir.[8] Fakat Malatya, Sivas ve Konya’ya da müteaddit defalar uğramıştır.

Evhadü’d-din Anadolu’da bulunduğu sürece, gerek devlet adamlarından, gerek halktan büyük itibar ve saygı görmüştür. Bununla beraber Anadolu’da ona muhalif olan bir çevre de vardı. O kendisine muhalif olan çevreden duyduğu rahatsızlığı, şu rubâisi ile ifade etmektedir:

“Zamanın elinden nice zulümler gördüm.
Bu zulümler olmasaydı Diyar-ı Rum’a gelmeme ne gerek vardı.
Yüz çeşit san’atım var, bin eziyet çekmem gerekiyor.
Ya Rab! Bu ne sıkıntı ve mahrumiyettir.”

Malatya’daki ikâmeti de uzun sürmüştür. Malatya’da ona muhalif çevrenin varlığı dikkati çekmektedir. Burada Ahmed-i Tebrizî adlı birisinin kendisine suikast teşebbüsünde bulunması, bu muhalefetle ilgili olabilir. Kezâ Malatya’nın zengin bir yöneticisi olan Fahru’d-din Hasan ile bozuşarak Malatya’yı bir daha dönmemek üzere terk edişi de, gene ona muhalif olan çevrenin baskılarıyla ilgili olabilir.

Evhadiye hareketinin Kayseri’den sonra en kuvvetli olduğu şehirlerden biri de Sivas idi. “Mirsadü’l-ibad” adlı ünlü eserin sahibi Şeyh Necmü’d-din-i Dâye ile görüşmeleri, Sivas’ta vuku bulmuş olmalıdır. Zirâ Necmü’d-Dâye Moğol istilâsı önünden kaçarak Anadolu’ya sığınmış ve Sivas’a yerleşmiştir. Aslen Tiflis’li olup Sivas’a yerleşen Şeyh Şemsü’d-din Ömer Evhadü’d-din’in önde gelen halifelerindendi.[9] Evhadü’d-din’in Menakıb-nâmesini yazan Muhammed el-Alâî bu halifenin oğludur. Bu zatın birçok defalar Sivas’dan Kayseri’ye gelerek Evhadü’d-din ile görüşmeleri olmuştur. Evhadü’d- din-i Kirmânî’nin rubaîlerinin İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunan nüshasındaki bir kayıttan, bu zatın torunlarının Bünyan’a yerleştikleri anlaşılmaktadır.[10]

Konya’da bulunduğu sıralarda, Konya’nın mecnûn ve âşık dervişlerinden olan Fakih Ahmed ile aralarında bir olay geçmiştir. Bu Fakih Ahmed’in Evhadü’d-din’in müridlerinden olduğu anlaşılmaktadır.[11]

Yukarıda da belirtildiği üzere, Evhadü’d-din’in Anadolu’da bulunuşunun politik bir yönü de vardır.

Konya, Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti olmasından dolayı, Evhadü’d-din Anadolu’da bulunduğu dönemlerde birkaç defa Konya’ya uğramıştır.

Anadolu’da Evhadü’d-din’e muhalif olanlardan biri de, Kâmil-i Tebrizî diye bilinen derviştir. Bu derviş Kayseri’deki Danişmend oğullarından kalan Battal Mescidi’nde[12] Evhadü’d-din ile görüşmüştür. Bu Kâmil-i Tebrizî ise, Mevlânâ Celâlü’d-din-i Rumî’nin mürşidi Şems-i Tebrizî’den (645/1247) başkası değildir. Zirâ Ahmed Eflâkî “Menakibü’l-arifin”de Şems-i Tebrizî’ye Kâmil-i Tebrizî dendiğini yazmaktadır.[13] Ancak Makâlât-ı Şemş-i Tebrizî’den, bir başka Kâmil-i Tebrizî adlı dervişin gene Kayseri’de yaşadığını öğreniyoruz.[14]

Evhadü’d-din’in Kayseri’de bulunduğu tarihlerde, Şemş-i Tebrizî’nin de Kayseri’de olduğunu biliyoruz. Rahmetli İ. Hakkı Konyalı’nın kütüphanesinde bulunan, Kayseri’nin Hacılar Nahiyesi yolu üzerindeki bir çeşmeye ait 627 (1230) tarihinde Kayseri’de düzenlenen vakfiyeye, Şems-i Tebrizî’de “Şemsü’d-din Muhammed b. Ali et-Tebrizî” adıyla imza koymuştur.[15] Durum böyle olunca, Evhadü’d- din’le Kayseri’de Battal Mescidi’nde görüşen, ona muhalefette bulunan, iftira eden Kâmil-i Tebrizî, Şems-i Tebrizî olmalıdır. Diğer Kâmil-i Tebrizî Türkmen olup, bu zatın Evhadü’d-din’e muhalefeti söz konusu olamaz. Zirâ bu Kâmil-i Tebrizî Türkmen çevrelerde büyük bir üne sahip olan, Sultan I. Alâü’d-din Keykubad’ın muteber tuttuğu, saygı gösterdiği bildirilen zâttır. İyi bilinen bir husustur ki, Sultan Alâü’d-din Keykubad zamanında, Kayseri’de yöneticilerle Türkmen dervişler arasında geçimsizlik baş göstermiş, bu durum tehlikeli bir mahiyet arz edince de, Sultan âcilen Konya’dan Kayseri’ye gelmiş, Türkmen dervişler lehine bir siyaset izleyerek, Türkmenlere muhalif olan bazı önde gelen ümerayı idam ederek olayın büyümesini önlemiştir. Evhadü’d-din’nin rubaîlerini derleyen zatın tespit ettiğine göre, Kayseri müşrifi (vakıf mallarını gözeten yönetici) hüküm çıkararak Evhadü’d-din’in ve Ahilerin mallarını müsadere etmiş, o da bunun üzerine Kayseri müşrifini Sultan Alâü’d-din Keykubad’a şikayet eden bir mektup yazarak, durumun vahametini sultana bildirmiş ve mektubunda şu rubaisi de yer alıyormuş. Bu rubai aynen şöyledir:

“Her kim gönül kanıyla bir dirhem biriktirirse,
Onu sana vermedikçe sen ona rahat vermiyorsun.
Herkesi inciterek göçüp gideceksin.
Bari onun malını kendisine bırak öyle git.”[16]

Devrin tarihçileri Kayseri’de meydana gelen bu olaya çok kısa olarak değinmişler ve olayın mâhiyeti hakkında bir açıklamada bulunmamışlardır. 620 (1223) yılı yazında meydana gelen bu olayda ümeradan bazıları idam edildiğine göre, Kayseri’de çok ciddi problemlerin zuhûr ettiği muhakkaktır.

Evhadü’d-din’in bu rubaîsi, bu olayın mahiyetine ışık tutmakta ve Kayseri’deki yöneticilerin Türkmenlerin mallarını müsadereye giriştikleri anlaşılmaktadır. Bunun sadece Kirmânî’nin mallarını müsadere ile sınırlı olması mümkün değildir. Nitekim Ahi Evren menakıb-nâmesinde de Kayseri’de yöneticilerin Ahi Evren’i taciz ettikleri, onu tutuklamaya kalktıkları bildirilmektedir. Anonim Selçuklu Tarihi’nin bildirdiğine göre, Sultan Alâüddin Keykubad’ın bu tedbir ve uygulamasından sonra da, yöneticilerden hiç kimse bu dervişlere ilişememiştir.[17] Türkmen çevreler Alâüddin Keykubad’a, büyük bir şevk ve imanla yakınlık duymaktaydılar. Zaten Menakıb-ı Şeyh Evhadü’d-din-i Kirmânî’de ifade edildiği üzere, Sultan I. İzzeddin Keykâvus’u Sivas’ta zehirleyip, Alâüddin Keykubad’ı iktidara getirenler de Türkmen ümera ve dervişler olmuştur. Evhadü’d-din’in Alâüddin Keykubad’ın tahta geçmesini sağlamak için bazı faaliyetlerde bulunduğu, bu menakıb-nâmede anlatılmaktadır.[18]

Burada esas belirtmek istediğimiz ve belirtmemiz gereken husus şudur: Anadolu Selçukluları Devri’nde İranî çevreler ile Türkmen çevreler arasında, fikrî, kültürel ve siyasî muhalefet bulunmaktaydı. Bu muhalefet ve mücadele, XIII. asır boyunca ve XIV. asrın sonlarına kadar devam etmiştir. Bu kültürel ve siyasî rekabetin sonucu olarak, Türkmen çevrelerin yarattıkları, baş tacı edindikleri, muteber tuttukları kahraman tiplerin benzeri İranî çevrelerde de yaratılmaktaydı. Türkmenlerin yarattıkları, muteber tuttukları kahraman tiplerinden biri Kayseri’deki Türkmen derviş Kâmil-i Tebrizî idi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ