ANADOLU SELÇUKLULARI VE BEYLİKLER DEVRİ KÜLTÜR SANATI

ANADOLU SELÇUKLULARI VE BEYLİKLER DEVRİ KÜLTÜR SANATI

Son araştırmalar Anadolu Selçuklu sanatının, Büyük Selçuklu sanatının devamı olarak geliştiğini göstermektedir. Bu sanat, Azerbaycan üzerinden İldenizoğulları; Suriye üzerinden de Zengilerle gelen etkiler sonucu gelişmiştir. Diğer taraftan Büyük Selçuklu sanatı da, daha önceki Karahanlı sanatının kurduğu esaslar üzerinde gelişmiştir. Milat öncesi yıllara uzanan Türk sanat ve kültürü, Karahanlılarla İslam temeline oturduktan sonra, parlak ve devamlı bir gelişme göstermiştir. Bu gelişmelerde, Türk sanatının bütün dönemleri, birbirleri ile olan bağlantılarını kaybetmemiştir. Bu dönemlerde önemli bir yeri olan, Anadolu Selçuklu sanatı araştırmalarında Friedrich Sarre ilk sıralarda yeri alır.

Fransa’dan göçmüş bir Alman aileden gelen Sarre, 1890 yılında Leipzig Üniversitesinde Mecklenburg Sanatı üzerine doktorasını yaptıktan sonra, 1895 yılı yaz aylarında Almanya’dan İzmir’e, oradan da yol boyunca gördüğü yerleri inceleyerek Konya’ya 22 Haziran’da gelir. Bu ilk Anadolu gezisi hemen bir yıl sonra büyükçe resimli bir cilt halinde “Reise in Kleinasien-Sommer 1895-Forschungen zur Seldjukischen Kunst und Geographie des Landes” (Berlin 1896) olarak yayımlanmıştır. Kunst und Kunsthandwerk’de 1907’de çıkan “Mittelalterliche Knüpfteppiche” makalesi 1905’te, Konya Alâeddîn Camii’nde Selçuklu halılarını keşfeden Martin’in 1908 yılında bunları yayımlamasından bir yıl önce, bu halıları hiç görmeden üç tanesini fotoğraflarından inceleyerek tanıtmak suretiyle öncülüğü almıştır. Daha sonra 1909’da “Seldschukische Kleinkunst” kitabında bu Selçuklu halıları tekrar yayımlandı.

1905 yılına kadar defalarca Alâeddîn Camii’ni inceleyen Sarre, girişin iki tarafına serili duran halıları fark edememiştir. Bu halılar ilk defa, İsveçli ve Viyana Üniversitesi’nden mezun F. R. Martin’in, o zamanlar Alman Konsolosluğunda görevli ve Danimarka asıllı Loytved’e bunların çok büyük ilmi değerlerini işaret etmesiyle aydınlığa çıkıp kısa zamanda tanınmıştır. Martin, Edhem Paşa’nın yardımları ile, bu halıların resimlerini çektirmiş ve korunması için Loytved’e vermiştir. O da bir müsaade almadan habersizce bunlardan üçünü Berlin müzesi müdürü Sarre’ye göndermiştir.

Böylece Sarre halıları, Martin’in 1908’deki yayınından 1 yıl önce yayımlayıp tanıtma fırsatı bulmuştur. En büyük halı sanatı uzmanlarından biri olan Kurt Erdmann, bu halıların Dünya halı sanatının temelini oluşturduğunu kabul etmiştir. Son yıllarda Tibet Budist manastırlarında keşfedilen ve sipariş üzerine Konya Selçuklu halı tezgâhlarında yapıldığı anlaşılan halılarla bunların önemi daha da artmıştır.

1910 yılında “Denkmäler Persische Baukunst-Geschichtliche Untersuchung und Aufnahme Muhammedanischer Backsteinbauter in Vorderasien und Persien” (Berlin 1910) adı ile bastırdığı büyük kitabın dördüncü bölümü “Seldjukischer Bauten in Konia” başlığını taşır. Çok mükemmel baskısı yedi yıl süren bu kitapta metin içindeki şahane 229 resimden başka, ayrı bir cilt halinde basılan 123 levhalık albüm, kitapta ele alınan eserleri daha iyi tanıtmaktadır. Ancak Sarre bütün bu eserleri İran’a mâletmektedir. Herzfeld ile birlikte hazırladıkları “Archaeologische Reise im Euphrat- und Tigrisgebeit” adlı eser 4 cilt halinde 1911-1920 yılları arasında yayımlanmış, eserin editörü Sarre olmuştur. Yine Herzfeld ile birlikte, Samerra kazılarının seri halde yayımlandığı “Die Ausgrabungen von Samerra” (Berlin 1923-1930) ciltlerindeki “Die Keramik von Samerra” adlı iki ciltlik bölümü hazırlamışlardır.

Sarre, Herzfeld ile birlikte 1907-1908 yılları arasında İstanbul’dan Halep, Bağdat ve Basra körfezine yeni bir geziye çıktı. Bu seyahatten maksat; erken dönemlere tarihlenen İslâmi bir kazı alanı seçmekti. Seçim düşünüldüğü gibi Samerra oldu. Osman Hamdi ve Ethem Beyler planı uygun gördüler. Genç yaşta öksüz kalan Sarre’ye annelik eden halası Elise Wetzel-Heskmann da bir İslami arkeoloji araştırma vakfı ile bunun gerçekleşmesini sağladı.

Sarre’nin Konya ile ilgili 1936’da Berlin’de basılan “Der Kiosk von Konia” adlı eseri, 1895’teki notları, fotoğrafları, parça halindeki çinilerin yardımı ile Anadolu Selçuklu hakkında son eseri olmuştur. Sarre, Berlin Üniversitesi’nde profesör, Berlin Kaiser Friedrich Museum’da Islamische Abteilung’un 1921’den 1931’e kadar müdürü olmuştur. Kendi koleksiyonu olarak topladığı eşsiz değerde eserlerin büyük kısmını da bu müzeye bağışlamıştır. Koleksiyonun halılar kısmı bir bombardıman esnasında yanmıştır. Sarre, Almanya’nın yıkılışını kurduğu müzenin kısmen mahvını ve eserlerin dağılışını görerek 31 Mayıs 1945 yılında öldüğü zaman 80 yaşına varmıştı. Almanya o zamanlar en kötü yılını yaşadığı için ölümü pek akis uyandırmamıştır.

1 Haziran 1945 günü Sarre’nin evine el konulmuş, ailesi dışarı atılmış, zengin kitaplığı, notları, koleksiyonları ve fotoğraf arşivi yakılmıştır. Anadolu üzerine çalışmasını ona tanınmış bir arkeolog ve Bergama kazılarının yöneticisi Carl Humann (1839-1896) tavsiye etmiştir. Sarre, İran ve Türkistan’a 1897-98 ve 1899-1900 de yaptığı büyük seyahatlerin dönüşünde, 1900 yılında Humann’ın ölümünden hemen sonra kızı Maria Humann ile evlenmiştir.

Strzgowski’nin İstanbul ve İznik’e seyehat ettiği yılda, Anadolu’da Selçuklu eserlerini inceleyen bir amatör, Japonya’da İmparatorluk Topografya ve Jeoloji Harita Merkezi’nin müdürlüğünü yaptıktan sonra Türkiye’ye gelen E. Numann, 1890 yılında Alman şirketleri adına Anadolu’yu dolaşmış ve 1896’da gördüğü eserleri “Seldschukische Baudenkmale in Kleinasien” adlı bir makale halinde Süddeutsche Bauzeitung’da yayımlamıştır. E. Naumann’ın da ha önce çıkardığı “Vom Goldenen Horn Zu den Quellen des Euphrat…” (München-Leipzig 1893) adındaki kitabı Anadolu’yu tanıtan daha yaygın bir eser olmuştur.

Yüzyılın başlarında Danimarka asıllı ve Alman Elçiliği kadrosunda görevli, Konya’da Konsolos temsilcisi olarak görev yapmış J. H. Löytved, Konya Selçuklu yapılarının kitabelerini inceleyerek, çok hatalı kitabe kopyaları da olsa, az sayıda çok güzel baskılı kitabını “Konia, Isschriften der Seldschukischen Bauten” (Berlin 1907) adı ile çıkarmıştır.

R. Hartmann 1927 yılında uzun bir seyahatten sonra yayımladığı “Im neuen Anatolien-Reiseeindrücke” (Leipzig 1928) adlı eserinde Selçuklu sanatının inkar edilemeyeceğini beyan eder. Fakat Hartmann bunun arkasından Bizans-Arap ve İran sanatının karışmasından, orijinal, kendi başına bir varlık olarak Selçuklu sanatının yaratıldığına ve bu husustaki ipuçlarının Sarre sayesinde elde edildiğine işaret eder.

Bununla aynı zamanda mimar K. Klinghardt, Deutsche Bauzeitung (LXI/1927/s. 681-688) de çıkan “Vom Geist Türkischer Und Seldschukischer Kultbauten” adlı kısa makalesi ile yepyeni bir deneme yapmaktadır.

Fakat bundan çok daha önce, 1923’te Avusturyalı sanat tarihçisi ve Strzgowski’nin asistanlarından Heinrich Glück, Anadolu Selçuklu Sanatı’nı “Die Kunst der Seldschucken in Kleinasien und Annenien” (Leipzig 1923) 10 sayfalık bir text ve 23 resimden ibaret bir broşür olmakla beraber ilk defa ayrı bir monografi halinde yayımlamıştır.

Anadolu Selçuklularının ilk eseri Konya’daki Alâeddin Camii’nin, zamanla planı değişmiştir. Abanozdan 1155 tarihli minber, ilk camiden kalmış olup, Ahlatlı Mengiberti usta tarafından yapılmıştır. Sultan Mesud ve oğlu II. Kılıçarslan’ın kitabelerini taşır. İki farklı devir halinde, klasik Türk camilerinin mihrap önü kubbesi ve düz çatılı eyvanı ile sütunlar üzerine doğuda altı, batıda dört paralel nef bir araya gelmiştir.

Alâeddin Keykubad’ın Niğde’deki camii, klâsik unsurları bir araya toplar. Mekânın loş ve ağır arkaik etkisi, mimari süslemeler ve aydınlık feneri ile bir derece yumuşatılmıştır.

Malatya Ulu Camii’nde, mihrap önü kubbesi, buna bitişik eyvan ve havuzlu iç avlu tuğladan yapılmış olup, planı İran’daki Selçuklu camilerine (Zevvare gibi) dayanıyordu.

Alâeddin Keykubad’ın hanımı Mahperi Hatun’un 1238’de Kayseri’de tamamen kesme taştan yaptırdığı Huand Hatun kompleksi, cami, medrese, kümbet ve hamamdan ibaret olup, Selçukluların ilk külliyesidir. Masif kulelerle, medrese ve cami dıştan bir kaleyi andırmaktadır.

Kayseri’de 1249 tarihli Hacı Kılıç Camii, müşterek revaklı avlunun iki yarımda medrese ile kaynaşmış planı ile diğer bir Selçuklu külliyesidir.

Camiler yanında, Selçuklu mescitleri de tek kubbeli yapılar olarak dikkati çeker. Çoğunun önünde bulunan tonozlu veya düz çatılı giriş yerleri, XIV. yüzyılda camilerde çok yayılan son cemaat yerlerinin öncüleridir. Konya’da Taş Mescit (1215) ve Sırçalı Mescit (XIII. yüzyılın son yarısı) bunların en karakteristik örnekleridir. Bunlar, çeşitli kubbeye geçiş problemlerini ele alarak son cemaat yeriyle tek kubbeli ilk Osmanlı camilerinin başlangıcını hazırlamıştır.

Anadolu Selçuklularının ağaç direkler üzerine düz çatılı ve zengin süslemeli ahşap camileri, üçüncü bir gruptur. Bunlarda çok renkli kalem işleri, mozaik çinili mihraplar ve ağaç işleri, sıcak bir atmosfer yaratmaktadır. En büyük ve orijinal ahşap cami, bütün zenginlikleri içinde toplayan Beyşehir’de Eşrefoğlu Camii, yüzyılın sonunda 1299’da tamamlanmıştır.

Anadolu’daki ilk medreseler de, Danişmendli ve Artuklu ülkelerinde ortaya çıkmıştır. Tokat ve Niksar’da, Danişmendlilerden, Yağıbasan’ın avlusu örtülü, kubbeli medreseleri, Diyarbakırda Artukluların açık avlulu, eyvanlı Zinciriye (1198) ve Mesudiye (1198-1223) medreseleri ile başlayan gelişme, Kayseri’de (1203 tarihli) Çifte Medrese Selçuklulara geçmiştir. Sivas’ta Keykavus Şifahenesi (1218), eyvanlı bir medrese olup, tuğla, çini ve taş süslemelerle ilk Selçuklu abidesidir. Süslemeleri Büyük Selçuklulara dayanır. Konya Sırçalı Medrese’de (1242), çini süslemeler bu tarihte başka benzeri olmayan bir zenginlikle canlanmış, kubbeli medreseler grubuna giren Karatay (1251) ve İnce Minareli (1260-65) medreselerde çini ve taş süslemeler en olgun şeklini almıştır.

1271 yılında Sivas’ta birbiriyle rekabet eder durumda eyvanlı gruptan, ikisi çifte minareli üç büyük abidevi medrese yapılmış olması dikkate değer. Bunlardan az sonra gelen Erzurum Çifte Minareli Medrese ise, mimarisi, planı ve süslemeleri ile ahenkli bir birlik halinde en büyük ve gösterişli Selçuklu medresesi olmuştur. Bu tarihte Sivas’ta bulunmuş olan Marco Polo bu üç mimari şaheseri dikkate bile almadan Sivas’tan ayrılmıştır.

Kümbet ve türbeler, Anadolu’da mütevazi ölçüde yapılmakla beraber, mimari bakımdan yaratıcı bir araştırma ve deneme çabası ile zengin çeşitleri meydana getirilmiştir. Divriği’de Mengüceklilerden Emir Süleyman İbn Seyfeddin Şehinşah için 1195’te yapılan Sitte Melik Kümbeti, XII. yüzyıldan kalan en güzel mezar anıtlarındandır.

 

Prof. Dr. Oktay ASLANAPA

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ