ANADOLU SELÇUKLU MİMARİSİNDE SÜREKLİLİK VE DEĞİŞİM

ANADOLU SELÇUKLU MİMARİSİNDE SÜREKLİLİK VE DEĞİŞİM

Türklerin Orta Asya içlerinde tarih sahnesine çıkışları ile başlayan süreç, X. yüzyılda İslamiyet’i kabul etmeleri sonrası kurulan ilk Müslüman Türk Devletleri ve XI. yüzyıl ortasında Oğuz Türklerinin İran’da Büyük Selçuklu Devleti’ni kurmaları ile devam eder. Yine aynı yüzyılda, daha elverişli yaşam olanakları aramak üzere çeşitli kollardan batıya açılan Selçuklular, bu bağlamda Anadolu’ya da keşif nitelikli akınlar yönlendirmişler ve bu akınları izleyen 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra da büyük kitleler halinde, kalıcı bir yurt tutmak üzere Anadolu’ya göç etmişlerdir.

XI. yüzyıl sonlarında, Anadolu’da Ön Beylikler olarak tanımlayabileceğimiz Danişmend (1095-1175), Mengücek (1071-1252), Saltuklu (1080-1201), Artuklu (1098-1407) Beylikleri ile Konya ve çevresinde kurulan Selçuklu Beyliği (1071-1308) ile başlayan politik çeşitlilik, XII. ve XIII. yüzyıllarda Selçuklu Beyliği’nin, Artuklular dışındaki beylikleri kendi idareleri altında toplayarak Konya merkez olmak üzere Selçuklu Devleti’ni kurmuşlardır.[1] Anadolu birliğini tamamlamak üzere savaş ve politik ilişkilerle hareketlenen bu dönemin kültür açısından da bir “sentezin” başlangıcı olduğu ve sentezin zamanımıza ulaşan en belirgin, en yoğun kanıtlarının belki de mimarlık alanında vurgulandığı söylenebilir.[2] Mimaride şekillenen sentezi tanımlarken bir taraftan Türklerin Anadolu’ya gelmeden önce bulundukları kültür ortamından beslenen bir “süreklilik”, diğer taraftan yeni coğrafi çevrenin olanaklarına ve koşullarına uyum sağlama arayışlarının doğal sonucu olarak Anadolu’nun yerli kültürleri ile yoğrularak şekillenen bir “değişim”den söz etmek olasıdır. Bu yazıda bu iki zıt kavramın yani birlik ve bütünlüğü getiren süreklilik ile çeşitliliği getiren değişimin, genelde ve malzeme özelinde nasıl bir görüntü verdikleri irdelenmektedir.

Konuya, genel çerçevesi içerisinde bakıldığı zaman, Anadolu’nun fethinin arkasından yoğun bir yapılaşmanın geldiği görülmektedir. Ön Beylikler döneminde başlayan ve Anadolu Selçuklu Devleti döneminde sürdürülen düzenlemelerin ve yeni inşaatların başında, eski kentlerin yeni gelenlerin gereksinimlerine uygun olarak yenilenmesi gelmektedir. Örneğin, ilk çağlardan başlayarak bir yerleşme alanı olan Konya’da yeni bir kültürün merkezi olmanın gerektirdiği değişiklikler yapılırken, yakın çevresinde Akşehir ve Beyşehir gibi yeni kentler de kurulmuştur. Bu etkinlikler çerçevesinde ayakta duran kale ve sur duvarları onarılmış veya genişletilmiş; yine ayakta duran yapı stoku, ilk aşamada gerekli işlevlerde kullanılmak üzere uyarlanmıştır. Örneğin, kilise ve benzeri dini işlevli yapıların yön değişikliği ile cami ve mescit olarak yeniden işlevlendirildikleri, günümüze kadar gelen örneklerle saptanabilmektedir. Ancak, XII. yüzyılın ortalarından başlamak üzere ve kuşkusuz bir yapılaşma programı çerçevesinde dini işlevli cami ve mescitler; anı yapıları olan türbe ve kümbetler; eğitim yapıları olan medreseler; sosyal içerikli şifahane ve hamamlar; dini ve sosyal amaçlı hankah ve zaviyeler; sultanlar ve yöneticiler için de saray ve köşklerin inşaatına başlandığı ve bu inşaatların XIII. yüzyılın ikinci yarısına kadar yoğun ve hızlı, yüzyılın son çeyreğine doğru da yavaşlayarak ve azalarak devam ettiği görülebilmektedir.

Bunlara ek olarak, Anadolu’dan geçen, ancak Bizans İmparatorluğunun son zamanlarında bakımsızlık ve savaşlar nedeniyle bozulmuş olan kervan yollarının onarılması, yeni kurulan, sahil bölgelerinde yeni alınan kentlere ulaşabilmek üzere, bu kervan yollarına uzantıların eklenmesi, yapılaşma programının parçalarıdır. Kervan trafiğinin yeniden canlandırılması amacıyla yapılan düzenlemeler çerçevesinde köprüler kurulmuş, bu yollarda seyahat edecek tüccarların ve yolcuların güvenli konaklamaları için han ve kervansaraylar inşa edilmiştir. Bunların büyük bölümü, Anadolu’ya gelenlerin İslam kültürü ile şekillenmiş yaşam biçimleri ve alışkanlıklarının gereği olan dini ve sosyal kurumların daha önce geliştirdikleri, dolayısıyla işlev açısından süreklilik gösteren yapı türleridir. Ancak, işlevdeki sürekliliğin her zaman biçime yansımadığı ve Anadolu’da cami ve medrese gibi gelenekselleşmiş yapı türlerinde dahi, sentezin parçası olarak, biçime yansıyan çeşitlemeler görülebilmektedir ki bunları değişimin öncüleri olarak görmek olasıdır.

Konuya malzeme açısından bakıldığı zaman, bu yapı türlerinin ortaya çıkmalarını sağlayan yapı malzemelerinde yalnız çeşitlilik değil zaman içerisinde bir değişim de izlenmektedir. Kısaca “tuğladan taşa” geçiş olarak tanımlanabilecek olan değişim, Türklerin Anadolu’ya gelmeden önce bulundukları kültür çevrelerinde mimari anlatımın başta gelen yapı malzemesi olan tuğlanın Anadolu’da önceliğini kaybederek ikinci derecede bir yapı malzemesine dönüşmesi ve yerini taşın almasıdır. Önceki uygulamaların aksine tuğlanın Anadolu’da, zorunluluktan çok bir seçim sonucu kullanılıyor olması ise malzemenin bütün olanaklarının denendiği bir çeşitlilik sunmaktadır.

Yapı malzemelerindeki bu değişimin nedenleri arasında en başta, belirli bir hazırlık dönemi ve özel üretim koşulları gerektiren tuğlaya karşın Anadolu’nun jeolojik çevresinde iyi kalite yapı taşının bolluğu nedeniyle bu malzemenin ön çağlardan başlayarak bazen kerpiç ve tuğla ile birlikte, bazen de, özellikle belirli yörelerin ve belirli dönemlerin mimarisinde tek başına yoğun şekilde kullanılıyor olması gelir. Birinci olasılık için Çatalhöyük yerleşmesi, ikincisi için de Boğazköy, Alacahöyük ve Alişar gibi Hitit yerleşmelerinden söz edilebilir. Taşın yapı malzemesi olarak öncelik kazanmasının diğer nedenleri arasında, taş yapı geleneğinin iklim koşullarına daha uygun olması, yapı taşlarının, inşaat alanlarına yakın taş ocaklarından kolaylıkla taşınabiliyor olması, Anadolu’nun ön kültürlerine ait yapılardan alınan yapı taşları ve mermerlerin hazır malzeme olarak tekrar kullanılabilmesi ve bu yeni yapı geleneğinin Anadolu’ya göç eden mimar, usta ve sanatçıların yanı sıra Anadolu’nun yerli kültürü ile gelişmiş mimar, usta ve sanatçıların katkıları ile beslenmesi sayılabilir.

Gelenek

Yapı malzemesi olarak tuğlanın tarih içerisindeki yerini görebilmek üzere geriye doğru bir bakılacak olursa, ilk çağlardan başlayarak Anadolu’nun kendi bünyesinde ve yakın çevresinde önce kerpiç, sonra da tuğlanın, bazen tek başına ancak çoğunlukla taş ile birlikte kullanımının, yaygın ve gelenekselleşmiş olduğu görülebilmektedir. Elle ya da kalıpla biçimlendirilen kerpiç birimlerinin duvar örgülerinde yanyana ve üst üste sıralanırken, aralarında bağlayıcı olarak çamur harç kullanılmasına ve sağlamlık amacıyla yüzeylerinin kalın bir çamur sıva tabakası ile örtülmesine örnekler, Neolitik dönem Anadolu yerleşmeleri yanı sıra Kuzey Mezopotamya ve Orta İran bölgelerinde de kazılarda ortaya çıkarılmıştır.[3]

Yine ön çağlardan başlayarak, M.S. X. yüzyıla kadar, tuğla duvarlar, yüzey kaplama malzemeleri ile örtülmüş, âdeta arkalarına gizlenmiştir.[4] Bu yüzey kaplama malzemeleri, farklı kültür çevrelerinde, farklı dönemlerde ve farklı yapı türlerinde dokuma, duvar resmi, sırlı tuğla, çini, alçı, mozaik ve mermer gibi çeşitlilik göstermektedir. Örneğin, Çatalhöyük yerleşmesindeki konutlarda, kerpiç duvarların iç yüzeyleri, dokuma ve duvar resimleri ile, Roma mimarisinde tuğla duvar yüzeyleri mermer, Bizans mimarisinde mozaik, doğuda Mezopotamya’daki erken dönemler mimarisinde sırlı tuğla, Emevi mimarisinde alçı ve mozaik, Büyük Selçuklu mimarisinde ise sırlı tuğla ve çini birimlerle kaplanarak taşıyıcı kerpiç veya tuğla duvarı örtmek yanı sıra süsleme olanakları yaratan bir yüzey oluşturdukları görülebilmektedir.

X. yüzyıla kadar tuğla, salt yapısal amaçlarla kullanılmış ve malzemenin renk ve süsleme olanaklarından yararlanılmamıştır. Buna karşılık X. yüzyıl sürecinde Horasan, Türkistan ve Gazne’de giderek yaygınlaşan tuğla kullanımında, malzemenin yapısal olanaklarının yanı sıra süsleme olanaklarından da yararlanılmaya başlandığı ve önceleri kalın sıva tabakası altına gizlenen bu tür yüzeylerin giderek açık bırakıldıkları izlenmektedir. X. yüzyılda, tuğla malzemenin öne çıkması şeklinde özetlenebilecek bu tür uygulamalara da “çıplak tuğla” üslubu denilmektedir.[5] Bu uygulamaların en erken hangi kültür çevresinde denendiği ya da ortaya çıktığı kesin olarak saptanamamıştır. Ancak, tuğlanın yapısal kullanımı sıra sında görsel niteliklerinin de fark edilerek hem yapı hem süsleme malzemesi olarak değerlendirilmesine tanıklık edebilecek ilk yapının 907 yılında Buhara’da inşa edilen İsmail Samani Türbesi olduğu da söylenir.[6] X. yüzyıldan ayakta kalan bu tek yapının dış ve iç bünyesinde, tuğlaların farklı istifi ile şekillendirilen örgü çeşitlemelerinde farklı mimari elemanların biçimlerine uyum arayışı ağırlık kazanmaktadır. İlk kez bu yapıda, çıplak tuğla yüzeylere öncelik verilmesi yanı sıra bu yüzeyler, başka bir malzeme altına da gizlenmemiştir. Dolayısıyla, bu dönemde Kuzey Irak ve Semerkant’ta hüküm süren Samanoğulları Devleti’nin tuğla yapı geleneğinin yaratılmasında öncülük ettiği görüşü benimsenmiştir. Benzer bir tuğla kullanımı, 977-978 yılları arasında Semerkant yakınında, Tim’de inşa edilen Arap Ata Türbesi’nde ortaya çıkmakta ve burada ön cepheye uygulanan tuğla örgü türlerinin çeşitliliği gelişmiş bir tuğla işçiliğine işaret etmektedir.[7]

Örneklerin kısıtlılığı nedeniyle, tuğlanın hem yapı hem süsleme malzemesi olarak kullanımının X. yüzyıl sürecinde yalnız Horasan bölgesine özgü kaldığı düşünülürken, yüzyılın sonlarından başlamak üzere ve özellikle XI. yüzyıl içerisinde çıplak tuğla üslubunun benimsendiği yapı sayısında bir artışın yanı sıra bu yapıların farklı bölgelere de yayıldıkları izlenebilmektedir. Karahanlılar, 999 yılında Türkistan’da Samanoğlu Devleti’ne son verdikten sonra Türkistan, Horasan ve Gazne’de tuğla yapı geleneğini sürdürmüşlerdir. Hatta, Karahanlıların da Samanoğlu Türbesi’ndeki tuğla işçiliğinden etkilenerek, kerpiç kullanımını bıraktıkları ve çıplak tuğlaya öncelik verdikleri ileri sürülmüştür. Hazara’da IX. ve X. yüzyıllara tarihlenen Deggaron Camii, Buhara-Semerkant yolu üzerinde 1078’de inşa edilen Rıbat-ı Mali Kervansarayı, yine Buhara’da Maghak-ı Attari Camisi; Özkent’te 1012 tarihli Nasr bin Ali, 1152 tarihli Celalettin Hüseyin ve 1186 tarihli Güney Türbe olarak tanınan anı yapıları ile XI. ve XII. yüzyıllar arasına tarihlenen Tirmiz’deki Saray’da, tuğla, artık esas yapı malzemesi haline gelmekte ve özellikle cephe düzenlemelerinde yapım sürecinde malzemenin tüm süsleme olanaklarından da yararlanıldığı gözlemlenmektedir. Bu yapılar kümesine, XI. yüzyıla tarihlenen Burana ve Özkent minareleri, 1032 tarihli Tirmiz minaresi, XII. yüzyıldan Tirmiz yakınında 1108 tarihli Car Kurgan, Buhara’da 1127 tarihli Vabkent ve yüzyılın sonlarına tarihlenen Firuzabad minareleri eklenebilir.[8]

Gazneliler Dönemi’nde, kerpiç inşaattan tuğlaya geçişi ve tuğlanın süsleme olanaklarından yararlanılmasını simgeleyen anıtsal yapı XI. yüzyıla tarihlenen Leşker-i Bazar Sarayı’dır. Temelleri tuğla, duvarları kerpiçten inşa edilen yapının kabul ve tören salonlarının iç mekanlarında, duvarların üst kısımlarında kerpiç üzerine süslü tuğla örgüler kaplanmıştır. Gazne yöresinde, Tus Valisi Arslan Cazip tarafından, 997-1028 yılları arasında, Sangbast’ta yaptırılan türbe ve minare, Sultan Mahmut ve Sultan Mesut tarafından yaptırılan, birincisi 1098-1115, ikincisi 1117-1149 yılları arasına tarihlenen kuleler ile 1108 tarihli Devletabad minaresinde tuğlaların farklı istiflerine ve farklı kaydırma düzenlerine dayanan örgü çeşitlemeleri uygulanmıştır.[9]

Gazne yapılarında tuğla kullanımının yoğunlaşması Sultan Mahmud’un seçimi ve Gazne’de oluşturduğu kültür merkezinin öncelikleri arasında değerlendirilirken, Orta İran bölgesinde aynı seçim, Vezir Nizamülmülk ile bağdaştırılmakta ve bu bölgede tuğlanın birinci derecede bir yapı malzemesi olarak benimsenmesinin bir zorunluluk olmadığı halde, malzemenin yaygın kullanımında XI. yüzyıl süresince, yönetim ve eğitime düzen getirmek üzere yaptığı katkılar yanı sıra yapı etkinliklerini de destekliyen Nizamülmülk’ün katkıları olduğu savunulmaktadır.[10]

Büyük Selçuklular Dönemi’nde Orta İran bölgesinde giderek gelişen tuğla yapı geleneğine öncü olarak Gurgan’da 1007 yılında inşa edilen Kümbet-i Kabus gösterilir.[11] Yapının silindirik gövdesini hareketlendiren yarım daire ve üçgen çıkıntıların yüzeyleri, kesintisiz devam eden, düz tuğla örgü ile kaplanmıştır. Kümbet-i Kabus’u tarih-dizin sırası ile izleyen anı yapıları ve dini yapılarda ise, Yezd’de 1037 tarihli Duvazdah İmam ve Damgan’da 1056 tarihli Chihil Duktaran Türbeleri; 1055-1058 yılları arasına tarihlenen Ardistan’daki Mescid-i Cuma, İsfahan’daki Mescid-i Cuma’nın 1080’de inşa edilen bölümleri; Barsian’da 1098 tarihli Mescid-i Cuma ve minaresi ile yine XI. yüzyıldan Simnan, Sava, Sabzevar ve İsfahan’da Mescid-i Ali minareleri, bu dönemdeki yoğun tuğla uygulamalarına birkaç örnek olarak verilebilir.[12] XI. yüzyıldan zamanımıza kadar gelebilen örnekler arasında, üç anı yapısı ise tuğla örgülerinin çeşitliliği ve çıplak tuğla üslubunun nereye kadar götürülebildiğine tanıklık edebilen yapılardır.

Malzemenin tüm olanaklarının değerlendirildiği, ayrıca yapının mimari ve strüktürel elemanları ile yüzey süslemesinin bütünleştiği bu yapılar ise, Karragan’da 1067-68 tarihli I. Anonim Türbe, 1093 tarihli II. Anonim Türbe ile Demavend’de kesin tarihi belli olmayan, ancak yüzyılın sonlarına tarihlenen Anonim Türbe’dir.[13] Bu üç yapının yanı sıra Isfahan’daki Mescid-i Cuma’da yukarıda belirtildiği gibi 1080 tarihinde yapılan ekleme ve değişiklerin parçası olan Güney Doğu kanadındaki taşıyıcı ayaklar ve tonozlar ile Güney ve Kuzey kanatlardaki eyvanlı mekanların kubbeleri kanımızca, XI. yüzyıl süresince, bu bölgede yapı ve süsleme malzemesi olarak öncelik kazanan tuğla ile yapılan uygulamaların nasıl bir düzeye eriştiğini göstermektedir. Bunları yakından izleyen diğer bazı örnekler ise, Azerbaycan bölgesinde, Nahçivan’da 1167 tarihinde inşa edilen Yusuf bin Kuseyr ile 1186 tarihli Mümine Hatun Türbeleridir. Her ikisinin ön cepheleri ve özellikle taç kapıları da, kesme tuğlalar ile şekillendirilen geometrik örgü düzenlemeleri ile kaplanmıştır. Anadolu’da XIII. yüzyıl başında türbe kasnaklarına yine tuğla ile uygulanan geometrik düzenlemeler ile bu iki yapı arasında yakın benzerlikler saptanabilmektedir.[14]

İran’da Büyük Selçuklular Dönemi’nin en belirgin katkısı olarak gelişen çıplak tuğla geleneği, XII. yüzyılın ortalarına kadar devam eder. Bu süreçte ölçek farkı gözetilmeden, dini ve sivil işlevli her tür yapıda, kule ve minarelerde uygulanan tuğla örgüler, kaplayacakları yüzeylerin biçimlerine uygun seçilmiş ve örgü çeşitlemelerini bir araya getirme arzusu özellikle minarelerde öncelik kazanmıştır. Ancak, yüzyılın ortalarına doğru tuğla örgü çeşitlemelerinin tek düze olmaya başladığı ve önceleri, örgülerin sadece derzlerine, bir bezeme oluşturmak amacıyla eklenen alçı birimlerin giderek çevrelerine ve tüm yüzeye taşarak tuğla yüzeyi örten bir tabakaya dönüştükleri izlenmektedir. Orta İran bölgesinde başlayan ve çıplak tuğlanın örtücü bir yüzey kaplaması arkasına saklanması ile sonuçlanan bu uygulamalar, giderek Horasan ve Türkistan bölgelerine de yayılmakta ve tuğlanın hem yapı hem süsleme malzemesi olarak kullanımı son bulmaktadır. Buna karşın aynı yörelerde tuğlanın geleneksel yapı malzemesi olarak kullanımı devam eder ve ilk gelen alçı kaplamaların yerini ise zaman içerisinde daha parlak ve renkli çini kaplamalar almaktadır.[15]

XII. yüzyıl ortalarında İran bölgesinde çıplak tuğla yüzeylere ilgi azalırken, Kuzey Irak’ta Zengiler dönemi yapılarında kısa bir süre de olsa tuğla yapı geleneği devam ettirilmiştir. Musul’da 1148 tarihinde başlatılıp 1170 tarihinde Nurettin Zengi tarafından tamamlattırılan Musul Ulu Camii’nin tuğla minaresi ile Erbil ve Sincan’daki tuğla minareler bunlara birkaç örnek olarak verilebilir.[16]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al