ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ’NİN TİCARET POLİTİKASI

ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ’NİN TİCARET POLİTİKASI

Anadolu Selçuklu Devleti’nin kuruluşuyla, Anadolu’nun siyasi, sosyal ve iktisadi çehresinde büyük değişimler meydana gelmiştir. Türk fethinden önce Anadolu, Bizans-Arap, Bizans-Sasani mücadelelerine sahne olurken, uzun yüzyıllar süren bu mücadeleler, büyük nüfus kayıplarına, neticesinde de iktisadi darlığa sebep olmuştur.[1] Bizans merkezi otoritesinin zayıflaması sonucu, merkezi dinlemeyen adeta bağımsız hareket eden Bizans’ın Anadolu valileri ve diğer yöneticileri, halka büyük baskılar yapmışlardır. Yöneticilerin keyfi tutumları, Anadolu halkını idareden soğutmuştur. Öte yandan yüzyıllardan beri süregelen mezhep kavgaları, Bizans yönetiminin kendi halkına baskı ve şiddet uygulamasına, sürgünler yapmasına sebep olmuştur.[2] Bunun yanı sıra, Akdeniz ticaretinin Müslümanların elinde bulunması, Anadolu’yu dünya ticaret yolları dışında bırakmış ve bu ülke medeni sahada olduğu gibi, iktisadi alanda da bir sükût devrine girmiştir. Yalnız İslam hudutları içinde bulunan Doğu Anadolu, Bizans Anadolusu’na nazaran daha iyi bir durum sergilemekteydi.[3] İslam fetihleri neticesinde adeta bir İslam gölü haline gelen Akdeniz ile Avrupa’nın bağlantısı kopmuştur. Bu kopuş Avrupa’nın şehir hayatını ve iktisadi imkanlarını felç ettiği gibi, feodal toplumun oluşmasına da sebep olmuştur. Bu suretle yalnız Müslüman tüccarlarının faaliyet alanı olan Akdeniz ticaretinin istikameti, Orta Asya’dan Bağdat’a, oradan da Suriye limanları vasıtasıyla Afrika ve Endülüs limanlarına yöneliyordu. Anadolu asırlarca İslam memleketlerinde aranan kuzeyin kürklerinin ve devletlerinin ordularını besleyen ve yüksek sınıfların saraylarını dolduran köle ve cariyelerin ticaretinin yapılacağı en yakın ve tabii bir yol olmasına rağmen, İslamiyet’in yayılışı ve Bizans’ın kötü durumu nedeniyle bu değerli ürünlerin dağıtımının yapıldığı mevcut özelliğini kaybetmişti. Böylece İslam ülkelerine Anadolu’dan değil de Harezm ve İran üzerinden ürünler ulaşır olmuştur.[4] Yine XI. yy’a kadar aynı şekilde karayolları gibi deniz yollarının aldığı istikamet de Anadolu’yu ticari faaliyetlerin dışında bırakmıştır. Bütün bu olaylara bakıldığında Selçuklu öncesi Anadolu’nun kötü tablosu ortaya çıkmaktadır.

Böyle bir dönemde Anadolu’daki Türk fethi, Anadolu’nun iktisadi vaziyetinde beklenenin tersine olumlu tesirler bırakmıştır. Buradaki başı bozukluğu, otorite yokluğunu ortadan kaldırmıştır. Bizanslı valilerinin keyfi idarelerine ve halk üzerindeki baskılarına son vermiştir. Din ve Mezhep ayrılıkları ve kavgaları ortadan kalkıp genel bir emniyet hasıl olmuş, yapılan yeni yerleşmeler, yeni göçler ve Anadolu’nun harap olan kırsal alan ve şehirleri Türk fethiyle yeniden şenlenmiştir. Anadolu, Müslüman ve Hıristiyan kavimler arasında milletlerarası köprü vazifesi görerek, dünya ticaret yollarına açılmış iktisadi ve kültürel alanda zengin bir hale gelmiştir.[5] Yalnız şunu belirtmeliyiz ki, Anadoludaki bu değişim süreci gerek fetih hareketleri, gerekse Haçlı Seferleri[6] ve iç mücadeleler yüzünden bir asır gibi bir sürede ancak tamamlanabilmiştir. Yani Anadolu ve Türk Tarihi bakımından dönüm noktaları olarak kabul edilen Malazgirt Zaferi ile, ikinci dönüm noktası olan Miryekefalon Zaferi arasındaki devre, büyük ölçüde milletlerarası ticarete müsait değildi. Ancak II. Kılıçarslan zamanında dış ticaret için şartlar müsaid hale gelmişti.[7]

Anadolu’nun Selçuklu idaresiyle makus talihini yenişi ve yeniden siyasi ve iktisadi istikrara kavuşması, hiç şüphesiz ki Selçuklu’nun izlediği siyasi ve iktisadi politikanın bir neticesidir. Bu politikayla, Selçuklu hakimiyeti altında, Anadolu’da Türk birliğini kurmak; Devleti tabii sınırına ulaştırmak ve siyasi bütünlüğünü sağlamak; Selçuklu ekonomisini dünya ekonomisine açmak hedeflenmişti.[8] Selçuklu Devleti, bu noktalar üzerinde yoğunlaşarak büyük oranda hedefine ulaşmıştır.

Biz bu çalışmamızda, Selçuklu’nun ekonomik politikasının en önemli parçalarından biri olan, ticaret politikası üzerinde duracağız. Selçuklu Devleti Anadolu’nun sahip olduğu üstün coğrafyasına uygun bir politika sürdürmüş ve bu coğrafya, Selçuklu’nun takip ettiği politika neticesinde hak ettiği üstünlüğüne yeniden kavuşmuştur. Selçuklu’nun ticaret politikasını üç aşamada ele alabiliriz. Bunlardan ilk adım olarak, Anadolu’nun kuzeyden güneye, doğudan batıya doğru uzanan dünya transit ticaretinin önemli merkezlerinin fethedilmesi,[9] ikinci adım olarak siyasi istikrarı sağladıktan sonra, tüccar ulusları yeniden Anadolu’ya çekmek için yapılan ticaret antlaşmaları, üçüncü adım olarak da, Anadolu’nun iktisadi canlılığına uygun verilen alt yapı hizmetlerinin. Şimdi bunları sırasıyla ele alalım:

I. Ticari Hedeflere Yönelik Fetihler

Tarih boyunca bütün devletler iktisadi menfaatlerinin tahakkuku uğruna fetihler yapmışlar, yayılma hedeflerini fetih hareketlerini bu miğfere oturtmuşlardır. Selçuklular da bu genel kaideden farklı düşünmemişler, tabii olarak fetih hareketlerini hayat alanları olan iktisadi güç kaynaklarına veya bu kaynaklara giden stratejik yollara yöneltmişlerdir. Anadolu Selçuklu Devleti’nde bunun ilk örneğini veren sultan, Süleymanşah olmuştur. Süleymanşah, Akdeniz’in önemli ticaret ve kültür şehri olan Antakya’yı 12 Aralık 1084 yılında, kaleyi de 12 Ocak 1084’de Hıristiyanların elinden alarak, Türk hakimiyetine geçirmiştir.[10]

Selçuklu sultanlarından Gıyaseddin Keyhüsrev’in de fetih politikası bu doğrultuda olmuştur. Asya’dan gelip Karadeniz ve Avrupa’ya ulaşan uluslararası transit ticaret yolunun önemli şehirlerinden biri olan Samsun’u yeniden Türk hakimiyetine geçirerek Asya-Avrupa transit ticaret yolunu güvence altına almıştır.[11] Siyasi ve ticari açıdan oldukça önemli olan bu fethi gerçekleştirdikten sonra, bir grup tüccar gelerek, Avrupa ve Mısır’dan gelen ticaret gemilerinin uğrak yeri olan Antalya’ya geldiklerinde, Frenkler tarafından mallarına el konulduğunu ve hakaret gördüklerini bildirerek bu duruma bir çözüm istemişlerdir. Bu durum Gıyaseddin Keyhüsrev’e Antalya’nın Türk hakimiyetine geçmesinin zaruri olduğunu göstermiştir. Böylece fetih hareketine girişilerek 1207’de şehir fethedilmiştir.[12] Antalya’nın fethiyle Anadolu’ya Akdeniz’de bir kapı açılarak, ithalat ve ihracat emniyet altına alınmıştır. Ticaretin ve siyasi hedeflerin bir tutulduğunun göstergesi olarak da burası aynı zamanda Türk donanmasının üssü haline getirilmiştir. Böylece Antalya’nın fethiyle Akdeniz’e açılan Selçuklular, Mısır’dan ve Akdeniz’in diğer bölgelerinden gelen deniz yolunun önemli bir limanını elde etmiş oluyorlardı.

Bu yollar Antalya’dan Konya-Kayseri-Erzincan üzerinden Tebriz’e Konya-Ankara üzerinden Samsun ve Sinop’a ulaşmak suretiyle Karadeniz’e ve Karadeniz ötesine ulaşıyordu. Beyşehir, Eğridir, Afyon üzerinden de Bursa ve Bizans’a ulaşıyordu. Dolayısıyla Antalya’nın fethi Selçuklular’ın sadece iktisadi değil, aynı zamanda siyasi bakımdan da önemli bir konuma yükselmelerine vesile olmuştur. Bununla Selçuklular Akdeniz’de bir güç olduklarını da göstermişlerdir. Bilahare Ayas’ın fethiyle bütün Anadolu’nun Akdeniz kesimi Selçuklu hakimiyetine girmiş oluyordu.[13]

Selçuklular’ın Akdeniz’le teması sağlanırken, hiç şüphesiz ki özellikle Asya ticareti için can damarlarından olan Karadeniz’de Selçuklu’nun hedefi olacaktır. Bu yöndeki fetihler ise Selçuklu sultanlarından İzzeddin Keykavus Dönemi’nde gerçekleştirilmiştir. İzzeddin Keykavus, uluslararası ticaret yoluyla doğrudan doğruya ilgili bulunan Sinop’un Selçuklu hakimiyetine alınması gerektiğine inanıyordu. Zira buranın, İznik ve Trabzon Rum Devletleri arasında bölge hakimiyeti uğruna sürdürülen çekişmeler yüzünden güvenliği bozuluyor ve ticaret yolunun işlerliği kayboluyordu. Bütün bu sebeplerden dolayı 3 Kasım 1214 tarihinde Sinop Selçuklu hakimiyetine geçerek, güvenli bir ticaret limanı haline getirilmiştir.[14] İzzeddin Keykavus şehrin ticari canlılığını sürdürebilmesi içinde Hıristiyan tacirlerle iyi ilişkiler kurabileceğine inandığı Ermeni asıllı Hetum’u vali tayin etmiştir.[15] İzzeddin Keykavus’un bu dönemde bütün Karadeniz şeridini ele geçirmeye gücü yettiği halde, Sinop’un fethiyle yetinmiş ve yönünü Akdeniz’e çevirmiştir. Bunun sebebi ise, Akdeniz’in önemli ihracat ve ithalat limanı olan Antalya’nın yerli Rumlar tarafından işgal edilmesiydi.[16] İzzeddin Keykavus Karadeniz’den hedefini Akdeniz’e yönelterek Antalya’yı yeniden Selçuklu hakimiyetine geçirmiştir (1216). İzzeddin Keykavus’un bu hareketi dahi, Selçuklu’nun fetih politikasının daha ziyade iktisadi güç kaynaklarına yönelik olduğunu göstermektedir.

Alaeddin Keykubat Dönemi ise, siyasi ve iktisadi başarıların zirveye ulaştığı bir dönem idi. İktisadi ve siyasi başarıya, Ermenilere, Rumlara ve Haçlılara ve özellikle de Suğdak’a (Kırım) yaptığı seferlerle ulaşmıştır.[17] Suğdak Seferi, Anadolu tacirleri ile İskenderiye-Antalya-Sinop yolunu daha emniyetli bulan Mısır tacirlerinin, Sinop merkez olmak üzere Güney Rusya ülkeleriyle yaptıkları ticareti emniyet altına almak amacıyla yapılmıştır.[18] Suğdak’ın ele geçirilmesiyle Selçukluların Karadeniz hakimiyeti sağlanmış ve bu şehir Moğolların işgaline kadar (1239) Selçukluların elinde kalmıştır.[19] Yine Alaeddin Keykubat Akdeniz’in önemli limanlarından biri olan Alanya’yı 1223’te fethederek, Selçuklu tersanesini de buraya inşa ettirmiştir.[20]

Yukarıda bahsettiğimiz bu fetih hareketleri bize Selçuklu sultanlarının siyasi sahada oldukları kadar iktisadi alanda ve özellikle de ticaretteki uzak görüşlülüklerini göstermektedir. Özellikle II. Kılıçarslan, Gıyaseddin Keyhüsrev, I. İzzeddin Keykavus ve I. Alaeddin Keykubat bunlar arasında saymamız mümkündür. Selçuklu sultanları, yaptıkları fetihlerle ticaret yollarını emniyet altına alarak Anadolu’nun, Ortadoğu, Avrupa ve Güney Rusya ile ticaretini yeniden canlandırdıktan sonra, politikalarının ikinci aşaması olarak da, fethedilen ticari şehir ve limanlara ticari alışverişi kolaylaştırmak ve geliştirmek için büyük sermayeli tüccarları yerleştirmiştir.[21]

Ticari önem taşıyan yerlerin fethedilmelerinin yanı sıra ticaret yollarının da kontrol altında bulundurulması ve güvenliğin sağlanması politikasını takip eden Selçuklular, Yakın Doğu ile Orta Asya, Hindistan limanları ve Doğu Avrupa arasında mevcut ilişkileri daha da artırmış ve mali açıdan önemli bir temel oluşturmuştur. Selçuklu Devleti izlemiş olduğu bu politika sayesinde siyasi ve iktisadi alanda önemli bir denge oluşturmuştur.[22]

II. Batılı Devletlerle Yapılan Ticaret Antlaşmaları

Selçuklu Devleti fetih politikalarıyla Anadolu’yu yeniden ticari faaliyet sahasına sokmuş, Anadolu’daki önemli ticaret yollarını güven altına almıştı. Bundan sonra ise Anadolu’nun kavuştuğu bu yeni çehre ve canlılığı korumak için diplomatik sahada girişimlerde bulunacak ve bu sahada da başarı gösterecektir.[23] Selçuklu Devleti’nin ticari ilişki kurduğu devletler, bölge ticaretinde faal olan deniz aşırı ülkeler idi. Bunlarla ticari ilişkilerin geliştirmesi kaçınılmaz olmuştu. Selçuklu Devleti’nin ticareti teşvik ve geliştirmek amacıyla yaptığı ilk antlaşma Kıbrıs Krallığı‘yladır.[24] Kıbrıs İlkçağlardan itibaren Doğu Akdeniz’de egemenlik kurmak isteyen, kavimler için önemli bir hedef noktası idi. Zira burası devletler ileri hareketi için bir üs olarak kullandıkları gibi, tüccar kavimler de aynı adayı, Akdeniz ve Karadeniz limanlarından Ortadoğu ülkelerine, Ortadoğu ülkelerinden de Akdeniz ve Karadeniz limanlarına gönderdikleri ticari mallar için bir dağıtım merkezi olarak kullanmışlardır.[25]

Selçuklular Anadolu ile Avrupa arasında bir ticaret köprüsü konumunda olan Kıbrıs’ın[26] önemine binaen bir ticari dostluğu isterken, aynı şekilde Kıbrıslılar da bu tür bir dostluğu istiyorlardı. Zira Kıbrıslılar da özellikle gıda maddelerini Anadolu sahillerinden almak istemekteydiler.[27] Her iki tarafın karşılıklı olarak elde edecekleri kârlar göz önüne alınarak, Antalya’nın fethinden sonra, Gıyaseddin Keyhüsrev Kıbrıs Krallığı’yla[28] dostluk antlaşması yapmıştır. Daha sonra Selçuklu tahtına geçen I. İzzeddin Keykavus da babasının politikasını devam ettirmiş ve Kıbrıs Kralı Hugues’e bir mektup göndererek dostluk kurmayı teklif etmiştir. Bu mektuba cevaben Kıbrıs Kralı Ocak 1214’te Selçuklu Sultanı’na bir mektup göndermiştir.[29] Bu şekilde ilki Ocak 1214’te sonuncusu ise Eylül 1216 tarihinde olmak üzere karşılıklı olarak yazılan ve günümüze kadar gelen beş mektup la karşılıklı dostluk kurulmuştur.[30]

Bu mektuplarda Selçuklu-Kıbrıs arasındaki ticari ilişkiler şu hükümlere bağlanmıştır: Her iki taraf tüccarları birbirlerinin ülkelerine serbestçe girip çıkabileceklerdi. Yine Kıbrıs Krallığı’na ait yerler de karada ya da denizde korsanlar tarafından ele geçirilen mallarla gemiler Selçuklu ülkesine sığınacak olurlarsa bunlar Kıbrıs’a geri verilecek, buna karşılık Selçuklulara ait yerlerde korsanlarca ele geçirilen insanlar ve mallar Kıbrıs’a götürülecek olursa bunu taşıyan gemiler Sultan’a gönderilmeyip batırılacak, yalnızca içlerindeki insanlar ve mallar Selçuklulara geri verilecekti. Bununla beraber taraflardan birinin sahillerinde fırtınaya tutulan ya da kazaya uğrayan tarafların gemileri yağma edilmeyip, içindeki insanlar ve mallar koruma altına alınarak geri verilecekti. Her iki tarafın tebaasından bir tüccar diğerinin ülkesinde ölecek olursa bu kişinin mallarına el konulmayıp, varislerine teslim edilecektir. Bu antlaşmanın önemli maddelerinden birisi de ülkelerin gümrük oranlarının belirlenmesidir. Buna göre Selçuklu ve Kıbrıs tüccarlarının karşılıklı ticaretlerinde %2 veya %3 oranında gümrük ödeyeceklerdi.[31]

Selçuklu-Kıbrıs antlaşması oldukça önem arz etmektedir. Zira bu karşılık esasına dayanıyordu, herhangi birinin diğerine bir üstünlüğü söz konusu değildi. Bu antlaşmayı önemli kılan hususlardan birisi de bu antlaşmaya eğer isterlerse Kıbrıs Kralı’nın aracılığıyla Ermeni Kral Antakya Prensi veya herhangi bir Hıristiyan hükümdarın da katılabileceğidir.[32]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ