bursa escort-beylikdüzü escort bayan-bursa escort-anadolu yakası escort-avrupa yakası escort-bodrum escort-denizli escort bayan-marmaris escort-kayseri escort-sakarya escort-samsun escort-mersin escort bayan-bursa escort-kocaeli escort

ANADOLU GÖÇER KÜLTÜRÜ: Yaşayan Bir Atlı-Kültür Geleneği

ANADOLU GÖÇER KÜLTÜRÜ: Yaşayan Bir Atlı-Kültür Geleneği

Toplumların kültürleri, daha dar kapsamlı birtakım kültürlerden oluşmaktadır. Ulusal kültürümüzden söz ettiğimizde, onu oluşturan birçok yerel, bölgesel ya da alt-kültür olarak nitelenen kültürlerle karşılaşmaktayız.. Bunlar bir bütünün parçalarıdır. Ulusal sınırlar içinde alt-kültür adını verdiğimiz bu farklı birimleri «birlik içinde çokluk» olarak da değerlendirebiliriz. Birbirlerinden bağımsız olmayan, bu farklı alt – kültür gelenekleri varlıklarını sürdürmekte ve ulusal kültür bütününe katkıda bulunmaktadır.[1]

İşte bunlardan birisi de, günümüzde, bir alt-kültür geleneği olarak varlığını sürdüren «Anadolu göçer kültürü» dür. Anadolu göçer kültürü, hayvancılığa dayalı bir ekonominin belirlediği, konar-göçer, yarı- göçer ve yaylacı toplulukların geleneksel yaşama biçimidir.

Konar-göçerlik; ülkemizde sayıları ve toplam nüfusları hakkında hiçbir zaman kesin bilgilere sahip olmadığımız, günümüzde varlıkları giderek azalan, toprağa ve sabit bir konuta bağlı olmadan sürekli çadır hayatı yaşayan, üyeleri arasında akrabalık bağları olan, tek geçim kaynağını hayvancılığın oluşturduğu, göçebe ya da konar-göçer olarak nitelenen toplulukların yaşama biçimidir.

Yarı göçerlik; yerleşik düzende (köylerde) ekonomilerinin temelini göçer hayvancılığın oluşturduğu, göçebelikle-yerleşik arasında bir ara tip (uzlaşma) olarak beliren köy-yayla hayatını yarı-göçer nitelikleri ağır basan biçimlerde sürdüren toplulukların yaşama biçimidir.

Yaylacılık ise, ziraatın yanı sıra hayvancılık yapan, yaz aylarında hayvanlarıyla birlikte yaylalara çıkan dağ, orman ve ova köylülerinin ekonomik faaliyetidir. Yaylacılık olarak nitelenen bu yaşama biçimi, göçer hayvancılığın ülkemizde sürdürülen en son evresi ve en yaygın tipidir

Anadolu göçer kültürüyle, bu yaşama biçimlerinin tümünü kastettiğimizi belirtmeliyim. Anadolu’da yaşadıkları ve bulundukları bölgelere göre «Türkmen», «Yörük», «Göçer», «Yaylacı» adlarıyla anılan topluluklar, bu kültürün temsilcileridir. Bugün Doğu Anadolu’nun büyük bir kesiminde, Akdeniz’in, Karadeniz’in ve Batı Anadolu’nun belli kesimlerinde bu yaşama biçimlerini değişik şekillerde sürdüren topluluklara rastlamaktayız. Bu topluluklar göçer hayvancılık ekonomisi ile bütünleşmiş geleneksel topluluklardır. Anadolu göçer toplulukları, geçmişin hayvancı toplum özelliklerinden izler taşıyan ve buna bağlı yerel yaşama biçimlerini çarpıcı özellikleriyle dışa vuran geleneksel bir çevreyi oluşturmaktadırlar. Bu yönüyle, Anadolu göçer kültürü (konar-göçer, yarı-göçer ve yaylacılık gelenekleriyle) Türk Halk kültürünün kurumlaşmış temel dinamiklerinden biri olmuştur. Bu kültürün sürekliliğini kuşaktan kuşağa aktarılan kültür mirası, alışkanlıklar, bilgi ve beceriler, inançlar ve davranış kalıpları, kısacası gelenekler sağlamıştır.

Yazımızda, Anadolu göçer kültürünün dayandığı temeller ve etkilendiği kaynaklardan kısaca söz edilecek; Türk Halk Kültürü içindeki yeri ve önemine, kültürümüzde yaşayan izlerine değinilecek; son olarak, bu konuda yapılacak halkbilim araştırmalarıyla ilgili görüşlerimizi aktarmaya çalışacağız.

Anadolu göçer kültürünün dayandığı tarihi temel Orta Asya Türk göçebeliğidir. Geçmişte Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türk topluluklarının yaşama biçimi, coğrafi çevreye uyumun gereği ve hayvancılığa bağlı ekonominin belirlediği bir göçebeliğe dayanıyordu. Orta Asya Türk göçebeliği konusunda ileri sürülen görüşlerin çoğu, bu göçebeliğin niteliği üzerine olmuştur. Bu yaşama biçimini «step kültürü», «atlı göçebe kültürü», «bozkır kültürü» gibi tanımlamaların temelinde de, Türk göçebeliğinin niteliğini açıklayabilme gayretleri vardır.

Göçebelik her ne kadar, «belirli bir yerde sürekli yaşamayan, çeşitli dönemlerde ya da düzenli aralıklarla yer değiştiren toplulukların yaşama biçimi» olarak tanımlanabiliyorsa da, kendi içinde değişik türlerin de belirleyicisi olmuştur. Avcı-toplayıcı göçebeler, hayvancı (otlatıcı) göçebeler, gezginci (ticari) göçebeler gibi. Böyle bir sınıflama içerisinde, Türk topluluklarının yaşama biçimi evcil hayvanlarına otlak bulmak amacıyla kendi sürüleriyle beraber dolaşan, göçebe hayvan besleyiciliği şeklindeki bir ekonomik faaliyete dayanmaktadır.[2] Hayvancılığa dayalı sosyo – ekonomik yapı, göçebeliğin kışlak ve yaylaklar arasında yarı yerleşik bir düzende sürdürülmesini gerektirmiştir.[3] Göçebeliğin bu türü, Türk göçebeliğinin tarımcılıktan çok daha önce geçirilen bir kültürel evre ya da evrimleşememiş bir göçebelik olmadığını göstermektedir.

X ve XI. yy.dan itibaren uzun süren göç dalgalarıyla Anadolu’ya gelmeye ve yurt edinmeye başlayan Türklerin (Oğuzların) bir bölümü bu yaşama biçimini Anadolu’da da sürdürmüşlerdir. Yeni bir mekân ve zaman içinde Anadolu’da yeniden şekillenen göçer kültürü kaynağını, işte bu köklü geçmişten almaktadır.

Anadolu göçer kültürünün dayandığı temellerden biri de Anadolu coğrafyasıdır. Coğrafya, bu kültürün Anadolu’daki varlığını ve sürdürülmesini etkileyen bir kaynak olmuştur. Coğrafya hep aynı coğrafyadır ama, Türklerden önce Anadolu’da hayvancılığa dayalı bir göçebelik yoktur.[4] Orta Asya steplerinde gelişen bu kültürün, Anadolu’nun farklı coğrafyasında sürdürülmesi çelişkili görünebilir.. Oysa, Anadolu’nun topoğrafik özellikleri, etkisi altında bulunduğu iklim ve bitki örtüsü bu kültürün ekolojik temellerini hazırlamıştır. Özellikle, ovalar ve yaylalarda aynı anda yaşanan iki farklı iklim katı, göçebelik için uygun bir ortam olmuştur. Türkler bunu en iyi şekilde değerlendirmişlerdir. Nitekim Anadolu’da Türk göçebe hayvancılığından sonra gelişen, insan ve hayvanların düzenli yer değiştirmelerine dayalı «transhumann;» faaliyetleri de «Akdeniz evreninin güçlü çizgilerinden biri» haline gelmiştir.[5]

Bu kültürün günümüzdeki temsilcileri de benzer bir coğrafya üzerinde yer almaktadır. Göçer hayvancılık ve yaylacılık faaliyetlerini Doğu’nun yüksek yaylaları, Akdeniz’in Torosları, Ege’nin ve Karadeniz in dik yamaçlı dağlık kesimlerinde sürdürmektedirler..

Coğrafya, bir yandan böyle bir yaşama biçiminin sürdürülmesine zemin hazırlarken, öte yandan göçer hayvancılık faaliyetlerinin çeşitlenmesini ve yerleşik hayatta ara tiplerin doğmasına yakından etkilemiştir.

Anadolu göçer kültürünün sosyal temellerini «aşiret» halindeki toplumsal örgütlenme biçiminde aramak gerekir. Türklerin Anadolu’ya girmelerinden itibaren göçebeliğin asıl gelişme yeri olan Doğu’da Türkmen, Batı’da ise Yörük adı altında toplanan grupları konar-göçer aşiretler oluşturmaktaydı. Gerek Osmanlılardan önce, gerekse Osmanlı İmparatorluğu döneminde konar-göçer toplulukların tümünün il ya da ulus adı altında toplandıklarını ve kendi içinde boy, aşiret, oymak, cemaat gibi bölümlere ayrıldıklarını biliyoruz Yakın zamana kadar varlıklarını hissettiren aşiretler, bu tarihsel geçmişin günümüzdeki uzantılarıdır. Sosyolojik anlamıyla kan bağına ve geniş akrabalık tabanına dayalı, gelenekçi, kapalı, cemaat tipi toplum özellikleriyle tanımlanan aşiretler, aynı zamanda göçebe hayvancılık ekonomisiyle bütünleşmiş topluluklardır. Aşiret tipi örgütlenme biçiminin taşıdığı bu özellikler göçebe kültürün korunup saklanmasında ve fazla bir değişikliğe uğramadan sürdürülmesine önemli bir etken olmuştur. Nitekim, konar-göçer aşiretler yerleşikliğe geçtikten sonra da büyük ölçüde bu yaşama biçimini sürdürmüşlerdir.

Günümüzde Anadolu göçer kültürünün, yaşanan hızlı değişim süreçleri karşısında -aşiret yapısında görülen çözülmelere rağmen- bir alt-kültür geleneği olarak varlığını sürdürmesi büyük ölçüde bu etkene bağlıdır. Bu geleneğin, Anadolu’nun öteki bölgelerine bakarak, daha büyük çapta gelenekçi, cemaat tipi ve kapalı bir yapıya sahip olan Doğu Anadolu’da canlı bir biçimde sürdürülmesinin de nedeni budur.

Anadolu göçer kültürünün halk kültürümüzdeki yeri ve önemini, günümüzde yaşayan izleriyle, seçilmiş bazı konu başlıkları altında göstermeye çalışacağız.

YERLEŞME (Geleneksel Yerleşim Türleri)

Göçer kültürünün mekân üzerindeki en önemli etkisi, Anadolu yerleşme dokusunun oluşumunda görülmektedir. Anadolu yerleşme tarihi içinde göçebelik faaliyetleri kır yerleşmeleri düzenini yakından etkilemiş, göçebelikten yerleşikliğe geçiş, birçok toplu ve dağınık yerleşme birimlerinin oluşumunu hazırlamıştır. Bu geleneksel yerleşme biçimlerinin başında geçici yerleşmeler gelmektedir. Önceleri konar göçer toplulukların kışlakları olan yerler (dağların alt yamaçları, vadi içleri, sahil bölgeleri, ovalar) giderek yeni yerleşim birimlerine ve köylere dönüşmüştür. Yaylalar ve yayla yerleşmeleri ise önemini bugüne kadar korumuştur. Göçebelik ve gelişen boyutları Türkiye kır yerleşmesini etkileyen faktörlerden biri, hatta denilebilir ki, en önemlisidir.[6]

Yerleşme coğrafyasının köy-altı ya da köye bağlı geçici yerleşmeler olarak nitelediği birçok yerleşme türü bu yaşama biçiminin gereği olarak ortaya çıkmıştır. Yayla (yaylak), kışla (kışlak), güzle (güzlek), oba, zom, zoma, kom, ağıl, koz, banı, bargah gibi yerleşim birimlerinin, göçer hayvancılık faaliyetlerinin sürdürüldüğü, bu kültürün etkili olduğu yörelerde yoğunlaştığını görmekteyiz. Doğu Anadolu bunun en güzel örneğidir.

Önemini bugün de koruduğunu söylediğimiz yaylalar, gerek göçerlerin gerekse köylülerin göçer hayvancılık faaliyetlerini gerçekleştirdiği vazgeçilmez alanlardır. Yaylalar ve kışlaklar-köyler arasındaki iniş çıkışlar doğal ve kaçınılmaz bir zorunluluktur. Yaylanın önem kazanmasının ekonomik nedeni «hayvan otlağı» olmasından, yerleşme açısından ise, «yazın oturulan yer» olmasından ileri gelmekledir. Yayla hayatının bu topluluklarda öteden beri bir tutku ve önüne geçilmez bir alışkanlığa dönüştüğünü de söyleyebiliriz. B. Ögel, yayla tutkusunu «mantık ile açıklanamayacak derin bir istek ve içgüdü» olarak nitelerken, Antalya yöresinden derlenmiş «Yörüğe göç demekten ise, bir göç çekme (=göçü başlatma) daha yeterlidir» şeklindeki bir sözle bu tutkuyu açıklamaktadır.[7]

İlginçtir, F. Braudel’de yaylacılıkta coğrafi zorunluluklardan çok geleneksel etkilere uyulmasını benzer bir tutkuyla göstermektedir. Yayla teriminin Türk dilinde ve ruhunda ifade ettiği anlam içinde temiz hava, tazelik, serinlik, soğuk sular, akarsular, bol otlu otlak kavramları ile, «cennet»e çok benzeyen imgeler taşıması bu tutkuyu ve yaylanın çekiciliğini açıklar görünümdedir.[8] Braudel’in bir Türk atasözü diye bahsettiği (yukarıda sözü edilenle, belki de aynı anlamı taşıyan) bir özlü sözde bu alışkanlığın izleri vardır; «Bir Yörük herhangi bir yere gitmek zorunda değildir, kıpırdasın yeter».[9] Bu açıklamalar, yayla tutkusunun halk kültürümüzdeki önemini göstermektedir.

Günümüzde ise, bu alışkanlığı başka biçimlerde yaşıyoruz. Köylü ya da kentli insanlarımızın kışlık evlerinin yanı sıra yazlık ev ihtiyacı duymaları; bazı büyük kentlerimizin yakınındaki yaylaların, yapılan modernn yayla evleriyle sayfiye amaçlı tatil köylerine dönüşmesi; bir yayla turizminden söz eder olmamızı bu tutkunun, bu alışkanlığın, kısacası bu yaşama biçiminin kültürümüzdeki izleridir şeklindeki açıklamamız sanırım pek yanlış olmayacaktır.

BARINAK-KONUT (Halk Mimarisi)

Göçer kültürün yapı alanındaki en önemli unsuru çadır olmuştur. Çadırdan söz etmeksizin göçer yaşantıyı tanımlayabilmek pek mümkün değildir. Biçimi ve türü ne olursa olsun, kısa sürede kurulup, sökülebilir ve kolaylıkla taşınabilir oluşu, gerek hammaddesinin sağlanıp dokunması, gerekse iklim şartlarına uygunluğu ve çok yönlü yararlanma biçimleri çadırı yaratan en önemli faktörler olarak görülmektedir. Çadır, göçer toplulukların dayandıkları kaynaklara ve sürdürdükleri yaşama biçimine uygun bir konut türü olarak ortaya çıkmaktadır.

Bugün Anadolu göçer topluluklarında görülen en yaygın çadır tipi «karaçadır»dır. Bundan başka alaçık (alayçık), topak ev, ak ev (keçe ev), derim evi, turluk gibi değişik adlarla bilinen çadır tipleri bulunmaktadır.[10] Karaçadırın dışındaki çadır tipleri, Orta Asya Türk topluluklarının «yurt» adını verdikleri çadırların bir devamıdır. Göçebe çadırların en gelişmişi olarak kabul edilen, çadırdan çok «çadır-ev» olarak nitelenen yurtların, Anadolu’daki bu tür çadırların orijini olduğu bilinmektedir. Karaçadırların ise, Türk boylarına dayanan bağlarının olmadığı, eski Türk göçebe geleneklerinden hiçbirine uzanmadığı ileri sürülmektedir.[11] Oysa Türklerin (Oğuzların) Anadolu’ya gelmesinden çok daha önce ve sonrasında, göçebelerin, yerleşik kültürle sürekli ilişki içinde oluşu, komşu kültürlerin etkileri, iklim ve çevre koşulları gibi nedenlerle, konutta başlayan tasarım farklılaşmasının ve malzeme kullanımındaki çeşitliliğin ilk örnekleri çadırda yaşanmıştır. Bulundukları bölgenin özelliklerine bağlı olarak bu tür çadırlar yerlerini kıl çadırlara bırakmıştır. .Bu nedenle, karaçadır olgusuna sadece yapım tekniği ve kullanılan malzeme açısından çok, fonksiyonları açısından baktığımızda Türklerdeki çadır kültürünün bir devamı olduğu açıkça görülebilir.

Çadırın kültürümüzdeki izleri konusunda şunları söyleyebiliriz: Her şeyden önce çadır formunun, kendisinden sonraki İslami ve sivil mimaride kümbet, kubbe, eyvan gibi .mimari biçimlerine esin kaynağı olduğu mimarlık ve sanat tarihi uzmanlarınca ileri sürülmüştür. Ayrıca, çadırdaki tek mekân anlayışının, geleneksel köy mimarisinde evin en önemli bölümünün oturulan, yemek yenilen, yatılan hatta ocağın da içeride yer aldığı bir kullanım şeklinin ve alışkanlığının kaynağı olduğu düşünülebilir. Çadırda mimari bezeme ya da çadır donanımı olarak kullanılan tüm dokuma ve keçe yaygıların hiçbir değişikliğe uğramadan aynı fonksiyonlarıyla geleneksel konutlarımızda da görmekteyiz. Anadolu göçer topluluklarında çadıra ilişkin birçok inancın, âdetin geleneksel kültürümüzde eve ilişkin inançlarla yaşadığını söyleyebiliriz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al