ALTI İLKE

ALTI İLKE

Atatürk inkılâplarının tam olarak anlaşılabilmesi ve bilinmesi altı ilkenin incelenmesi ve değerlendirilmesi ile mümkündür. Altı ilkenin kabulü ile çağdaşlaşmaya yönelik adımların en önemlisi atılmıştır. Altı ilke çok cepheli, zengin, ilerici, çağı yakalayabilecek ve çağın gereksinmelerine cevap verebilecek nitelikteki unsurları bünyesinde toplaması bakımından büyük öneme sahiptir.

Altı ilkenin tarihi seyri aşamalı olmuştur. Kronolojik sıraya göre milliyetçilik birinci aşamada görülmektedir. Bunun arkasından halkçılık ve inkılapçılık gelir. Bunları Cumhuriyetçilik, laiklik ve devletçilik izler. 1928’de Teşkilât-ı Esâsiye’ye (Anayasa) altı ilkeden biri olan laiklik girmiştir. Cumhuriyet Halk Fırkası’nın üçüncü büyük kongresi 10 Mayıs 1931’de başlamış,18 Mayıs 1931’de sonuçlanmıştı. Fırkanın toplandığı tarihlerde, 17 Mayıs 1931’de, Fırkanın yeni programının üçüncü maddesi “Devletin esas teşkilâtı: Türkiye milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılapçı bir cumhuriyettir” şeklinde düzenlenmişti. Bu hususlar 5 Şubat 1937’de Anayasanın hükümleri içersine sokulmuş olup, halen devam etmektedir. Kronolojik sıraya göre bu ilkeleri incelemekte yarar vardır.

1. Milliyetçilik

Ulus kelimesi bugün millet kelimesi ile eşanlamda kullanılmaktadır. Millet, tarihi ve sosyolojik bakımdan bir aşamaya ulaşmış, belirli nitelik ve şartları olan bir topluluktur. Milletin temelini, vatan ve bu vatandaki maddî ve manevî kıymet kaynakları oluşturur.[1]

Millet bu vatan üzerinde aynı dille, aynı duygu ile bir kültür birliği kuran halk kitlesidir. Vatan birliği yanı sıra dil, kültür ve ülkü birliğinin önemli rolü ve yeri vardır. Dil birliği milletin oluşmasında en büyük rolü oynar. Atatürk’e göre millet “dil, kültür ve mefkûre (ülkü) birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasî ve içtimaî (sosyal) heyettir”. Atatürk, milletin yapıcı unsuru olarak Türk diline büyük önem ve değer verir. Ona göre” Türk Dili Türk Milletinin kalbidir, zihnidir.[2]

Devrimle yeni anlam ve değer kazanan Türk milliyetçiliği kökünü Türk Tarihinin derinliklerinden, kaynağını milli mücadeleden alan ve Türk Milletinin toplumsal bilincine yerleşmiş bir prensiptir. Yeni Türk Devleti tamamen milliyetçilik temeli üzerinde kurulmuştur.

Türkiye’de demokratikleşme hareketleri Abdülmecit’ten itibaren başlamış, II. Abdülhamit döneminde 1876 ve 1908 meclislerinin açılması ile gelişmişti. Tanzimat ile birlikte belirmeye başlayan milliyetçilik siyasî bir hareket değildi Bilinçli de değildi. Kanûn-i Esâsinin 18.maddesinde yer alan Türkçe’nin resmî dil olması bilinçlenmede önemli etken olmuştur. İkinci Meşrutiyetten itibaren, Türkçülük hareketi siyasî bir fikir akımı olmaktan çok, akıllarda yer alan bir düşünce idi. Bu konudaki çalışmalar İmparatorluğun her köşesinde değil, Türklerin çoğunluk olduğu Anadolu’da gelişmekte idi.

Birinci ve İkinci meşrutiyetlerde meclisler milli değildi. Birinci mecliste 56 Müslüman milletvekiline karşın, 40 Hıristiyan milletvekili vardı. Birinci ve ikinci meşrutiyet Türkçülüğü, batılılaşmayı ya hiç kabul etmemiş ya da şeklen kabul ile, batılılaşmayı uygun bulmuştu.

Oysa, Atatürk milliyetçiliği batılılaşmayı, laikliği kabul etmektedir. 23 Nisan 1920’de açılan meclis ulusal bir meclistir. Nitekim, Meclisin en yaşlı üyesi olan Sinop Milletvekili Şerif Bey olağanüstü yetkilere sahip olan meclisi açış konuşmasında, hilâfet makamı ve Hükümet merkezinin bağımsızlığının yok edilmesi yüzünden milletin isteği ile bu meclisin meydana geldiğini, milli iradenin egemen olması gerektiğini belirtmişti.[3]

Türk sözcüğü, Osmanlılarda II. Mahmut’tan itibaren benliğini bulmuş ve önem kazanmaya başlamıştır. Yusuf Akçura, Türkistan kelimesinin Fransızca La Turquie tabiri ile aynı olduğunu belirtti. Encümen-i Daniş kurulduğunda Cevdet Paşa, Türkçe’nin sadeleşmesi tezini savundu. Abdülaziz zamanında okullarda Türkçe’ye daha çok önem verildi. Ulusal bağımsızlık savaşı sırasında, ilk kez Türkiye sözcüğü, 23 Nisan 1920’de kullanılmıştır. 23 Nisan 1920’deki Türkiye Büyük Millet Meclisinin teşekkülü ile ilgili genel heyet kararında” Türkiye Büyük Millet Meclisinin intihâp edilen azalarla İstanbul Meclis-i Mebûsânından iltihak eden azalardan müteşekkil bulunmasına karar verildi” denilmektedir.[4]

Mustafa kemal Atatürk, Meclisin açılmasından sonra, Nutukta,2 Mayısta kurulacak Bakanlar Kurulu ile ilgili düşüncelerini açıklar iken, konu edilen “Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme yetkilerini kendinde toplar” 4.maddeye de dikkat çeker.[5] O,Moskova’ya heyet gönderilmesi ile ilgili konuşmasında da Türkiye Büyük Millet Meclisi ifadesini kullanır.[6] 20 Aralık 1921’deki Teşkilât-ı Esâsiye’nin 3.maddesinde “Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur” ibaresi vardır. Mustafa kemal Paşa 1921 Ocak ayında Sadrazam Tevfik Paşaya çektiği tellerde “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal” unvanını açık açık kullanmaktadır.

Mustafa Kemale göre, bağımsızlık ve dil milletin oluşmasında önemli rol oynamaktadır. Nitekim,O, Amasya Genelgesi (21-22 Haziran 1919)’nden Erzurum ve Sivas kongrelerinden Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışına kadar olan süre içinde yaptığı konuşmalarda hep bağımsızlık ve halk iradesi üzerinde durmuştur.[7] Bu milliyetçilik bilinci, ulusal bağımsızlık savaşının kılavuzu olmuştur. Bu savaşta, Mustafa Kemal’in liderliği altında girişilen her atılıma millilik sıfatı takılmıştır. Her şeyden önce savaşın kendisine milli mücadele denilmiştir. Mustafa kemale göre, Türkler Milli Mücadele ile cemaat hayatından kurtularak millet hayatına geçmişlerdir. 1922 Ekiminde bunu şu şekilde ifade etmişti: “İtiraf edelim ki biz üç buçuk sene evveline kadar cemaat halinde yaşıyorduk. Bizi istedikleri gibi idare ediyorlardı. Cihan bizi temsil edenlere göre tanıyordu. Üç buçuk senedir millet olarak yaşıyoruz”.[8]

Irkçı olmayan, lâiklik esasından ayrılmayan, sınıf kavgasına değil,sosyal dayanışmayı hedefleyen Atatürkçü milliyetçilik anlayışı, Türk Milletinin ırk, mezhep, sınıf kavgalarıyla bölmeye kalkışacak olanlara karşı en sağlam savunma aracıdır. Türkiye Cumhuriyetinin devlete sadakatle, millete sevgiyle bağlı bütün yurttaşları rahatlıkla ve içtenlikle “ben Türküm” diyebilmelidir. Atatürk, ırk ve mezhep, sınıf ayrılıklarını körükleyenlere hep karşı çıkmış ve bu hareketleri körükleyenleri vatan haini olarak görmüştür. Ona göre, milletin birlik ve bütünlüğü en büyük kuvvet kaynağıdır. Esasen 1961 ve 1982 anayasalarının üçüncü maddesi “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” diye başlar.[9]

Türk Milliyetçiliğinin halkçılık ile çok yakın bir bağı ve ilişkisi vardır. Atatürk, daha 1920’de Türkiye’nin prensiplerinin Bolşevik prensipleri olmadığını, ama halkçılığa, egemenliğin halkın elinde bulundurulmasına dayandırıldığına işaret etmiş idi.

Atatürk Milliyetçiliği birleştirici, toplayıcı nitelikte olup millet yararına olan bir milliyetçiliktir. Atatürk’ün Milliyetçilik anlayışının temeli milli birlik, milli şuur, milli varlık esaslarına dayanır.

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı emperyalist genişlemelere, fetih siyasetine karşıdır. Milletlerin bağımsızlıklarını kazanmalarına yöneliktir. Orta ve Uzak Doğuda, Afrika’da, Rusya’nın güneyinde mazlum milletler Atatürk’ün bağımsızlık savaşındaki mücadelesini kendilerine örnek edinmişler ve giriştikleri bağımsızlık savaşlarında başarılı olmuşlardır.

Atatürk Milliyetçiliği çağdaşlaşmaya açıktır. Bilim ve teknik nerede ise oradan alınmalıdır. Ancak bu yapılırken de Türk toplumu özel vasfını da koruyacaktır.

Kısacası, Atatürk milliyetçiliği Durağan değil, aktiftir. Yeniliklere açıktır. Çağdaşlaşmanın yanındadır. Bağımsızlık ve halkın egemenliğini esas alır. İstilacı değildir ve emperyalist güçlere karşıdır. Kendi kültür ve öz varlığını korumakla beraber, kendi bünyesine uygun ilerlemelere de açıktır. Ülke ve millet bütünlüğüne önem veren Atatürk milliyetçiliği lâikliği savunan, her türlü mezhep,sınıf ayrımcılığını,ırkçılığı ret eder. Atatürk milliyetçiliği, milli dayanışma ve sosyal adaletten yana olup, vatan kavramı ile de bağlantılıdır ve gerçekçidir. Demokrasiye yönelik olup, saldırgan değil, barışcıl ve insancıldır.[10]

2. Halkçılık

Başta Türk Dil Kurumu Sözlüğü olmak üzere çeşitli sözlüklerde, halk kavramının tek değil, pek çok tanımının olduğu görülür. Örneğin, Yahudi halkı gibi aynı soydan gelen, ayrı ülkelerin uyruğu olarak yaşayan insan topluluklarına halk denildiği gibi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ndeki gibi ülke içinde yaşayan değişik soylardan oluşan insan topluluklarının her biri halk olarak vasıflandırılmaktadır. Ancak, bizim anladığımız Türk Halkını, sözlüklerde de belirtildiği üzere, aynı ülkede oturan ve diğer ortak özelliklere sahip, ortak çıkarları ve değer sistemlerini paylaşan insanların tümü oluşturur.

Halkçılık ilkesi, çoğu zaman siyasal demokrasi ile eşanlamda kullanılmıştır. Atatürk’ün siyasal rejiminin gelişme süreci içinde halkçılığın anlamı, siyasal demokrasi olmuştur.

Halkçılık, Atatürkçü düşünce sisteminin, milliyetçilik, milli eğemenlik ve tak bağımsızlık ilkeleriyle birlikte, daha milli mücadelenin ilk günlerinden beri en çok vurgulanan unsurlardan biridir.[11]

Halkçılık ilkesi, milli mücadele yıllarının en önemli anayasal belgelerinde de ifadesini bulmuştur. 24 Nisan 1920 tarihli meclis tartışmaları sırasında Atatürk’ün takririnde halk hükümeti tabiri mevcuttur. Ancak, günün koşulları gereği bu düşünce açıklanmamıştır. Atatürk bu kaçınmanın nedenlerini açıkladığı İzmit Basın Toplantısında “Hissiyatımı önden daha fazla izaha kalkışsam, çoğu beni bırakıp, giderdi” demişti.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ