ALTAYLAR, SAYANLAR, ŞAMANLAR ve MOĞOLLAR

ALTAYLAR, SAYANLAR, ŞAMANLAR ve MOĞOLLAR

Kuday’ın yurdu Altay Dağları’nda yıllar yıllar önce ağaç kütüklerinden çatma evinde gecelediğim kam kadının bana söylediği o sözün asıl özünü yeni yeni anlıyorum.

Dağlık Altaylı kam, konuştuğum dilin adeta hiç bozulmamış, öz, yabansı ve öylesine yalın, suyun kaynağı kadar saf ve henüz ağızdan dökülmüş sözcükleriyle anlatıyordu ki, benim büyülenme halimi biraz da bu yaratıyordu. Telengit Kam kadının Altay sözüyle dile getirdiği, Anadolu Türkçesiyle şu anlama geliyordu:

Bilmek isteyen yola çıkar.

Kam kadının “kut”sal saydığı ateşin ağzına, göğün yüzüne süt saçarken her defasında söylediği gibi, “yedi kulaklı bir kazandır” yeryüzü artık benim için. Çoktan yola çıktım. Onun hep söylediği kam “alkış”ı, kam şarkısı dilimde:

“Azgın sulara yol ver. Azgın sulara yol ver.”

Durdurulan sular, akışı engellenen nehirler, dereler için mırıldanıyorum.

“Azgın sulara yol ver!”

Oysa kam kadının yeni anlamaya başladığım sözünün bir anlamı evden çıkmak, yola çıkmak, uzağa gitmek olsa bile, bir anlamı da, geldiğin yere dönmektir. Uzaklaştığın yere dönmek, asıl evine, kaynağına geri gitmektir.

Türkçenin kayağı Altay’da, dil, kaybolmuş bir mantığın sırlarını döker gibidir, dönüşümlü ifadeler vardır, çelişki, zıtlık, bir varmış bir yokmuş, bir aradadır. Dil suyun yürüyüşü, dönüşümü gibidir; o yüzden rahatlıkla şunu söyleyebilirim:

Uzaklaşmak yakınlaşmaktır.
Gitmek dönmektir.

Tıpkı Sayan Dağları’nın güneyinde rengeyikleriyle yaşayan Dukhaların ağır hastalarını, günlerce at sırtında yolculuk yaparak, su içmek için ırmağın kaynağına götürmeleri gibi. Kaynağa gitmek.

Ere Çuy denilen, benim ise Eren Çay ya da Eren Su diye anladığım ırmağın kaynağına da gitmiştik. “Altaylı İyesi” burada geziniyordu, çünkü “iyeli cok neme cok” yani “iye yoksa hiç bir şey yok”tu. Bu iye sözcüğü dilimizde artık pek az yer tutuyor, onun yerine “sahip” diyoruz. Aynı anlama geliyor gibi olsa da farklı duygu ve ilişkileri çağrıştırıyor. Dukha hamları da “cer iyesi” yani “yer iyesi” diyordu doğanın bu görünmez güçlerine ya da “eren”lerine. Eren Suyu’nun kaynağında şunu fark etmiştim ki, kamlar, hamlar ve şamanlar için bilginin kendine ulaşma yolu bilginin içerdiğinden daha önemlidir. Doğadan uzaklaşmak bilginin içeriğinden çok bilginin sürecinden uzaklaşmak anlamına geliyordu insan için.

Doğadan uzaklaştık, doğaya gitmeliyiz. Kam kadının söylediği bu olmalıydı. Çünkü Kuzey Altaylar’da, Kuzey Sayanlar’da ya da şimdi gezindiğim Güney Altaylar ve Güney Sayanlar’da, tüm Şamanlar ve kamlar, bilmek için doğaya gidiyor, göklerin yukarısına, yerlerin altına yolculuklar yapıyor, bunun için bazen kartal oluyor, bazen yılan oluyor, ayı oluyor, diğer başka hayvanların donuna bürünüyor ve yola çıkıyorlar.

Bir kuzgun gibi düşünmek, doğan gibi kahkaha atmak, bir karga gibi anımsamak.

Bunları başarabilirsem daha iyi anlayacağım belki. Başara-bilmek, bilmekten geçiyor. Bilmekse, gide-bilmek, yola çıkmaktı; işte çıktım.

Anlatmak bütün zorlukları yener derler, en iyisi, gözlerimin ve kulaklarımın henüz yeni tanık olduklarını anlatayım ki, Darhat asıllı Moğol Şamanın, göğün ve yerin dokuz katına yaptığı bilme yolculuğunu kavrayabileyim.

Sapkınlıkla suçlanan Papaz Avakkum 1650’lerde Ortodoks Kilisesi tarafından Sibirya’nın merkezine, rengeyikleriyle yaşayan Evenkiler arasına sürülmüştü. Orada 1682’de, sapkınlık suçundan idam edildi ve onun tuttuğu notlardan, dış dünya, en azından Batı dünyası “Şaman” sözcüğünü ilk kez duydu. Sonraki 150 yıl boyunca Sibirya, misyonerlerin, çoğu önemli aydın siyasi mahkûmların, çar casuslarının, Avrupalı gezginlerin yolculuklarına tanık oldu. Tüm Sibirya, Urallar’dan Büyük Okyanus kıyısına büyük bir coğrafyada, bu gezginler, ruhu olan bir dünyayla karşılaşıyorlardı. Her şeyin ruhu vardı, yalnızca hayvanların, bitkilerin değil, bütün doğa olaylarının, kayaların, suların, rüzgârın, dağların. Bu ruhlar, sağlık ya da hastalık, yiyecek ya da barınak, kişi ya da topluluk, bütün fiziksel dünyayı etkiliyordu. Bu ruhlarla iyi ilişkiler içinde bulunmak yaşamsal önemdeydi. Papaz Avakkum’un notlarında geçen “saman” ya da “şaman” sözcüğü tüm Sibirya, Orta Asya, sonrasında dünyanın tüm kıtalarındaki geleneksel toplumlarda yaşayan ve her şeyin ruhu olduğunu söyleyen doğayla ayinsel ilişki kurma pratiğinin adı haline geldi. Rus kilisesinin misyonu, “Şamanizm” adını verdiği, ortak toplumsal inanma örüntüsünü yok edip, yerine Hıristiyanlığı ciddi şekilde geçirmekti. Büyük ölçüde bunu başardı da. Bundan sonraki tartışma, “Şamanizm” ya da “Şamanlık” bir inanç mı, yoksa ortak “davranışsal örüntü” mü noktasında devam etti.

Moğolistan

Üzerine altın rengi sivastika işlenmiş, miğfere benzeyen kızıl deriden başlığının önüne sıra sıra tutturulmuş kara deriden sicimlerden yüzünü göremediğim Şaman, dizlerinin üzerine çökmüştü. Birbirine çapraz getirilip Şaman davulu hengereğin içine yerleştirilmiş, yayının üzerine gerili bir ok gibi duran “bögi”yi, yani tutamağı sıkıca kavramıştı.

Omzundan eteklerine kıvranarak inen deriden yapılmış yılanlar, onun yerin altından çıktığını işaret ediyordu; diğer yandan, yeraltı dünyasına girmesini de sağlıyor ve oradan bir “ruh”un buraya gelmesini kolaylaştırıyordu. Kara Şaman mıydı, yoksa yeraltı Şamanı mıydı bilemedim, her iki omzundan yılan başlarının çıktığı giysisiyle bana iyice yaklaştı ve kulağıma doğru eğildi, hırıltı sesle bir şeyler fısıldadı. Bir kadın sesi miydi yoksa erkek sesi miydi, anlayamadım.

Anlatacak çok şeye tanık oldum. Moğol çadırı “ger”in içindeki bu ayine döneceğim, daha öncesinde, bir dağın zirvesinde tanık olduğum Şaman ayinine geri gitmek istiyorum. Dönüyorum, çünkü yolculuk ve bilmek bir dönüşümdür, döne döne anımsıyor zihnin kendisi de.

Gökten yağmurla birlikte indiğini söyleyen, benim ilk tanıştığım Şaman da cılız, incecik sesiyle kulağıma bir şeyler mırıldanmıştı. Ne mırıldadığını bilmiyordum, öğrenmek istedim. Sordum; söylenmez dedi. “Senin atalarının konuştuğu dilde şarkılar söyledim, göklerin ve yerlerin konuklarının bana dile getirdiklerini dile getirdim.”

Ulan Bator civarındaki Dolaani İngir Dağı’na tırmanan kalabalık bir küme insanın önündeki ihtiyar Şamanı, yorulmayan adımlarla karlara batıp çıkarken, zirveye doğru koştururken bir süre izledim. Sonradan 84 yaşında olduğunu öğrendiğim Şaman, yamacın sonunda durdu, gökte beliren iki iri dağ kargasını işaret etti ve arkasındakilere seslendi:

“İşte bizi karşılamaya gelen ruhlar! İyiye işaret bu!”

Şamanın son sözü ve birazdan çıkacağı tinsel yolculuğu aklıma Rumi’yi getirdi bir an için. Onun gibi konuşayım ben de. “Her düşünceden bir kuş yaratır da o âlemde uçurur o.” Devam edeyim onun ağzından. “O düşüncelerin biri kuzgundur, biri doğandır, biri karga, hiçbiri öbürüne benzemez.”

Şamanın yolculuğuna tanık olmak için yola çıkmadan önce, kimi sorular sormuştum kendi kendime, onlardan biri de şuydu:

Uykudayken gördüğümüz, uyandığımızda pek çoğunu anımsamadığımız düşlerimizden tümüyle farklı türden, başka bir düş görüyor olabilir miyiz acaba?

Gözlerimiz ve duyularımız açıkken görülen bir düşten söz ediyorum aslında. Tüm dünyanın, hatta evrenin halihazırda gördüğü bir düşün parçası olmaktan söz ediyorum. Farkında olmadığımız, fakat Şamanın, davuluyla, ellerini havaya açarak, dağ kargalarına seslenerek, geçmiş zamanlara, yaklaşmakta olan zamana kulak vererek gördüğü anlatılmaz bir düşten…

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ