ALTAY TEORİSİNİN GİZEMLERİ

ALTAY TEORİSİNİN GİZEMLERİ

Uzun yıllar hem Sovyet tarih bilimciliğinde hem de bazı Batı bilimsel çevrelerinde Türklerin Ana vatanının Altay dağlarının eteği olmasına ve onların yaşadıkları diğer yerlere göçmen olarak gelmiş olmalarına ilişkin bir sav baskın olmuştur. Bu görüşün temelinde ise, Türk dillerinin Altay dil grubuna ait olması, Türkler hakkında günümüzde mevcut olan ilk yazılı kaynakların Orhun-Yenisey havzasında bulunması ve tarih biliminin tarihin bu aşamasından önceki dönemleri aydınlatmaya gücünün yetmemesi etkenleri duruyor. Söz konusu bu teoriye esasen, eski dönemde Türkler Altay dağıyla Yenisey nehri civarında yaşamış ve “halkların büyük göçü” sonucunda Doğu’dan Batı’ya doğru hareket ederek yerleşmişler. Bu durumda ise Kafkasya’da, Anadolu’da, hatta Orta Asya’da dahi Türkleri göçmen halk olarak görüyorlar.

Batı araştırmalarının çoğunda Türk uygarlığı ayrıca bir uygarlık öğesi olarak kabul edilmiyor. Bu yaklaşım Avrasya’da büyük bir coğrafyada tarihin tüm aşamalarında yaşamış Türklerin tarihini tamamen farklı mecraya yönlendiriyor. Türklerin Altay, Sibirya çevresinden başka tüm yerlerde göçmen olduğuna ilişkin teori eski tarihte Türk kültürel mirasını tamamen inkar ediyor. Bu yaklaşımın bilimsel esaslarını oluşturmak için “Altay miti” yaratılmıştır. Fakat çağdaş tarihi araştırmalar Altay teorisinin sırlarını açmaya olanak sağlıyor. Biz de bu yönde bazı karanlık konulara açıklık getirmeye çalışacağız.

Bilindiği gibi, uygarlık kavramına bilimsel yaklaşım ilk kez Avrupa’da oluşmuştur ve şu anda bu alanla daha ziyade Batılı ülkelerin araştırmacıları uğraşıyorlar. Batılı araştırmalarda ise tarihin en eski döneminden günümüze kadar kendine özgü maddi – manevi değerlerini koruyan Türk uygarlığını görmezden gelindiği görülmektedir.

Samuel Huntington uygarlıkların çeşitliliğini din ve dille ilişkilendiriyor ve bu iki unsuru tüm uygarlık veya kültürlerin başlıca unsurları olarak görüyor (1). Bu açıdan yaklaşılsa dahi, Türk uygarlığı bağımsız unsur olarak görülebilir. Zira Türk dilleri grubu ayrıca bir dil grubudur. Uygarlığının özelliği ise sadece bir etniğin değil, birbiri ile akraba olan çeşitli halkların dilinin olmasıdır. Yani, birbiri ile akraba olan birkaç dil ailesinin – Oğuz, Kıpçak, Bulgar vb. mensuplarını birleştiriyor. Dinle ilgili ise belirtmeliyiz ki, şu anda birçok Türk halkları İslam dininin mensuplarıdır. Bununla birlikte, Türk halkları tarihin çeşitli zamanlarında Tanrıcı (eski Türkler), Musevi (Hazar Kağanlığı), Hıristiyan – Nesturi (Uygur Kağanlığı) olmuş ve bu dini değerleri kendi kültürlerinde yansıtmışlardır.

Genelde Türk uygarlığı için Tek Tanrılılık temel özelliklerden biridir. Bu İslam’dan önce de böyle olmuştur, İslam çerçevesinde de kendini göstermektedir. Türklerin monoteist dini inancını İslam’la bağdaştırmak doğru değildir. Hatta Türk inanç sisteminde Tanrıcılığın İslam’ın daha hızlı kabul edilmesine revaç verdiğini söylemek mümkündür.

Türk halklarının inançlarında Tanrı esas yer alır. Tarihin çeşitli dönemlerinde ayrı-ayrı Türk halkları İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm, Tanrıcılık, Mecusilik, Şamanizm, Animizm gibi din ve inanç sistemlerine tapmışlardır. Fakat özellikle vurgulanmalıdır ki, eski dönemlerden beri Türk halkları tek Allahlı dini tercih etmişlerdir. Zaman-zaman dış müdahaleler yüzünden Türklerin dini inancında farklı etkiler olsa da monoteist dini inanç Türkler için daima belirleyici olmuştur. Bu özellik ise Türk uygarlığı mensuplarını bugün dahil olduğu İslam dini çerçevesinde dahi diğer mensuplardan (Arap, İran, Malay) tamamen ayırmıştır.

İslam’a kadar olan Türk dini inancında ve genel olarak Türk dini inanç sisteminde Tanrıcılık (bazen «Gök Tanrı» dini de deniyor) öncül yer tutmuş ve bir temel işlevi olmuştur. Hun, Göktürk Kağanlıklarında esas olan bu dini inançta kutsal varlıklar, tabiat güçleri, babalar kültü olsa da yeri-göğü yaratan en yüce varlık “Gök Tanrı” olarak kabul ediliyordu. Bu dini inanca esasen Tanrı en yüksek varlık olmuş, evreni yaratmış ve semavi mahiyeti olduğu için Gök Tanrı adlandırılıyordu.

Altay_Gizemleri-001

Türk uygarlığına ayrıca kültürel öğe olarak bakılmamasının temelinde şu anda dünya biliminde tercih edilen bir takım olguların gerçeği yansıtmaması duruyor. Kanaatimizce, bu yöndeki büyük sorun Türklerin Ana vatanının Altay bölgesi olması ve tüm diğer yerlere buradan göç etmesine ilişkini uyduruk savlardır.

Mevcut coğrafi yayılma alanı açısından çeşitli Türk halkları Doğu’da Lena nehri havzasından, Altay dağlarından, Büyük Çin Seddi’nden, Hindikuş dağlarının Afganistan sınırlarından Batı’da Akdeniz kıyılarına, Kırım’a, Moldova’ya, hatta biraz daha Batı’ya doğru Romanya’ya kadar, Kuzeyde Sibirya’dan başlayarak Güneyde İran körfezine, Dicle ve Fırat nehirleri havzasına kadar büyük bir coğrafyada yaşıyorlar. Yayıldığı bu geniş coğrafyanın birçok yerinde Türkler yerli halklardır. Uzun süre bilimsel edebiyatlarda, Türkler Altay – Uzak Doğu kökenli halk olarak görülmüş, diğer bölgelerde ise onları göçmen olarak tanımlamışlardır. Bu tür yaklaşımı daha ziyade Kafkas ve Anadolu Türklerine yaklaşımda görüyoruz. Fakat son araştırmalar bir daha kanıtlıyor ki, bu yaklaşımlar önyargılı ve tarihi sahteleştirmeye yönelmiştir. Türkler Ön Asya ve Kafkasya’da ilk nesil uygarlık mensuplarındandır ve bu, çok sayıda olgularla kanıtlanmıştır. Türklerin Ön Asya’da en eski tarihten günümüze kadar yerleşik olması ve bölgede önemli etkiye sahip olmasıyla ilgili sunulan savlar bugün tarih sahnesinde kendi izini koruyor.

Biz bunu Ön Asya’da (Anadolu’da) birinci nesil uygarlık mensuplarından olan Asur devletinin ve Asurların bölgede mevcut kalıntıların örneğinde de açıkça görüyoruz. Tarihten bellidir ki, Asur devleti bu bölgede Sümer, Babil, Hitit, Elam devletleriyle beraber eski Mezopotamya uygarlığının önemli merkezlerinden biri olmuştur. Yüksek devlet geleneği, yazı kültürü, şehir uygarlığı bu devletin ve buna uygun olarak baskın dil işlevinde Asur dilinin bölgedeki nüfuzunun habercisidir. Bu durumda, passionerlik dönemini yaşayıp bitirmiş olsa dahi, Asurların dini ritüel dili olarak kabul ettikleri dilin mensuplarının bu bölgede en az Asur devletinin yaşıtı olmasının habercisidir.

Türk araştırmacı Recep Albayrak Hacaloğlu “Türkmen ve Asur Kiliselerinde Okunan Türkçe İlahi Metinleri” adlı kitabında bu konuya açıklık getirmiştir. Kitapta Irak – Kerkük Türkmenlerine ait 9 ilahi metin, Güney Azerbaycan’ın Urmiye bölgesinde yaşayan Asurların Keldani – Katolik Kilisesine ait Azerbaycan Türkçesinde 6 metin sunulmaktadır. Yazar yazıyor ki, Sami kökenli eski bir dilin çeşitli şivelerinde konuşan Keldani (Katolik), Nesturi ve Yakubî mezheplerine bölünen Asurlar Azerbaycan Türkleriyle yüzyıllardır devam eden kültürel – dilsel ilişkilerin sonucunda Keldani – Katolik Kiliselerinde kendi ilahilerini de Azerbaycan Türkçesinde okuyorlar (2). Dikkate almak gerekiyor ki, Azerbaycan dili tarih boyunca asla dini tören dili olmamıştır ve Azerbaycan Türklerinin İslam>ı kabul ettikten sonraki dini dili esasen Arapça olmuştur. O zaman şu kanaate varabiliriz ki, Asurların passionerlik dönemini bitirdikten sonra zayıflamış eski kültürünün sadece kendisiyle beraber bu bölgede mevcut olan halkın dilini kabul etmesi mümkün görünüyor. Bu ise en azından Milattanönceki binyılda bu bölgede Türklerin yaşamasının habercisidir ve Ön Asya>da Türklerin gelme değil, birinci nesil uygarlık mensuplarından olduğunu iddia etmeye esas veriyor.

Kanaatimizce, Altay teorisiTürk uygarlığının oluşma ve gelişme aşamalarına ilişkin asıl gerçeklerden çok uzaktır. Türkiyeli araştırmacı Osman Karatay Altay teorisinin Avrupalıların yüksek ırk iddiasına hizmet etmesine ilişkin bir varsayımı ileri sürmektedir. Yazar yazıyor ki: “Dünyada kültürün vatanının Doğu olması muhakkaktır. Avrupalılar ise kendilerinin başkalarından kat-kat yüksek kültürel mirasa sahip olmasını kanıtlamaya çalışıyorlar. Yunan ve Romalılar Avrupa’nın kan ve kültür açısından babalarıydı. Ama onlar da her şeylerini Orta Doğu’dan almışlardı. Bu hususta kendilerini Hint ve İran’la ilişkilendirmeye çalışıyorlar. Böylece, Hint ve Avrupa halklarının tek ırk temsil etmesine ilişkin uydurma bir efsane başlamıştır.

Hint – Avrupa ırkının şimdi olduğu gibi tarihi geçmişte de hem üstün, hem de medeni olduğu daire uyduruktu. Orta Asya da dahil olmak üzere Hindistan’dan Avrupa’ya kadar büyük bir kuşak tüm kültürel mirasıyla beraber onlara verilmişti. Bu toprakların ezeli sahibi Türkler için ise bir yurt aramak gerektiğinde ise onlara Sibirya’nın ta öbür ucundan bir yerler uygun görüldü” (3). Böylece, bizim de kanaatimiz şudur ki, Altay teorisi aslında Hint – Avrupa mitinin gerçeğe benzetilmesi için ortaya atılmıştır.

Altay_Gizemleri-002

Gerçekten büyük göç sonucu Türk boyları Doğu’dan Batı’ya doğru hareket etmişlerdir. Fakat bu hangi tarihi döneme aittir ve neden özellikle Batıya doğru? Bu büyük göçün temel nedeni iklimin değişmesi, yani oluşan kuraklık sonucunda boyların Batı’ya doğru hareketi olmuştur. Peki neden Batı yönünde? Oluşan kuraklıktan kurtulmak için diğer yönlerde hareket mümkün değilmiydi? Kuzeye doğru hareket doğal ortamın keskinliğiyle kısıtlıydıysa, Doğu’ya ve Güney’e hareket mümkün değil miydi? Bu hareketin yönünü belirleyerek durumu netleştirmek mümkündür. Coğrafi açıdan bakıldığında, Güney’e ve Güney-batıya doğru hareket yönünde farklı uygarlıkların – Çin ve Hint uygarlıklarının mensuplarının yerleşme alanı olduğunu görüyoruz. Diğer yönlerde doğal ortamın elverişsizliği tek bir yol bırakmış oluyordu – Batı. Neden bu yönde? Çünkü bu yönde “Büyük Bozkır” Türk’ün sürekli oturduğu doğma bir mekandı. Türkler Avrasya kıtasında Altay’dan Karadeniz sahillerine kadar büyük bir coğrafyada her zaman yerleşik olmuşlardır. İklimin değişmesiyle kendileri için doğma mekanda sıkıntısız yayılabildiler. Böylece, Türkler Batı yönünde hareket kuşağı boyunca bu topraklarda göçmen değiller. Türk halkları sadece bağlı oldukları doğal iklim çerçevesinde belli dönemde herhangi bir nedenle farklı yönlere hareket ediyorlardı.

Bu bağlamda belirtmeliyiz ki, Türkler Avrasya kıtasında “Büyük Bozkır”ın her yerinde yerli halk olarak görülüyorlardı. Bu yaşam alanı hem Ön Asya, Kafkasya ve Anadolu’yu, hem de Altay, Orta Asya’yı kapsıyor. Aynı doğal yaşam-alanı kapsamında yaşanan göçler ise Türk kültürel miras ve değerlerinin tüm coğrafi şerit boyunca yayılmasına neden olmuştur. Hiçbir durumda kabul edilemez ki, yaşanan göçler bir etniğin yeni bir mekana sonradan dahil olmasıdır. Kanaatimizce, bu göç akımları Büyük Bozkırda ayrı-ayrı topraklarında Türklerin zaman-zaman azalıp – çoğalmasına, baskın duruma yükselmesine veya azınlığa dönüşmesine neden olmuştur. Fakat hiçbir durumda Türk uygarlığı izlerinin tamamen kaybolmasına götürmemiştir.

Böylece, biz Türklerin ilk vatanı ve göçüyle ilgili Altay teorisini kabul etmiyoruz. Bizim düşüncemize esasen, Türkler Avrasya coğrafyasında kendi doğal yaşam-alanları boyunca yaşamışlardır. Zaman-zaman çeşitli doğal, ekonomik, siyasi ve diğer sebeplerden bu mekan içinde tüm yönlerde göç etmiş, yeni mekanlara yerleşmiş veya eski yurt yerlerine yeniden dönmüşlerdir.

Belirtmek isteriz ki, biz “her uygarlığın kendine özgü doğal yaşam-alanı bağlılığı” ilkesine öncelik veriyoruz. Coğrafi etken ona göre önemlidir ki, bu coğrafyanın doğal yaşam-alanı uygun uygarlığın kendine özgü özelliklerinin şekillenmesinde doğrudan yer alan en önemli faktörlerden biridir. Örneğin “Sahra” Arap uygarlığının, “Orman” Slav uygarlığının, “Deniz” Batı uygarlığının niteliklerini belirleyen etkenlerdir. Bu açıdan yaklaşıldığında Türklerin vatanlarının bulunduğu doğal yaşam-alanı da “Bozkır” etkeniyle nitelendiriliyor.

Türk uygarlığının sınırları bozkır yaşam-alanıyla çevreleniyor ve bu yaşam alanının sınırları bozkırın diğer doğalyaşam-alanlarla ikame olunduğu bölgeden geçiyor. Zira Batı’da bu Karadeniz’in Kuzeyi, Karpat dağlarından başlayan “Orman”la, Güney ve Güneydoğu’da Çin uygarlığının başladığı “Çay”la, Güneyde İran uygarlığının başladığı”Dağ”la sınırlıdır.”Bozkır”yaşam-alanının dışında Türk uygarlığı yayılabilse de, kendi varlığını ciddi şekilde, sonuna kadar koruyamamış, sadece onun egemen olduğu dönemlerden maddi-manevi izleri kalmıştır. Biz bunu Türk uygarlık mensuplarının Mısır’da, Hindistan’da, Avrupa’da, Çin’de tarihin belli aşamalarındaki egemenliği dönemlerinden görüyoruz. Türk uygarlık mensupları olan çeşitli devletler bu coğrafyaları uzun süre kendi yönetimleri altına alsalar da, passionerlik dönemini yaşadıktan sonra bu mekanlarda kendi varlığını koruyamamışlardır. Bu yerlerde Türk kültürü büyük etki gösterse de, bir uygarlık olarak kalıcı olamamıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 6 YORUM
  1. ahmet kucukkalfa dedi ki:

    Sayın Mehemmed- Uygur Şensi bölgesinde kurulan ilk evrensel Çin Devleti-ni (M.Ö.1050-247) Türk ve Moğol Ataların (proto Türk-Moğol) kurduğuna ve Gök Tanrı kozmolojisi-ne (din diye tercüme edebilirsiniz) sahip olduklarını önemli yabancı tarihçiler söylüyor. ( W. Eberhardt-Çin Tarih,- TTK yay.) Galiba yine şaşırdınız.

  2. Sayın Mehemmed- Uygur Şensi bölgesinde kurulan ilk evrensel Çin Devleti-ni (M.Ö.1050-247) Türk ve Moğol Ataların (proto Türk-Moğol) kurduğuna ve Gök Tanrı kozmolojisi-ne (din diye tercüme edebilirsiniz) sahip olduklarını önemli yabancı tarihçiler söylüyor. ( W. Eberhardt-Çin Tarih,- TTK yay.) Galiba yine şaşırdınız.

  3. mehemmed dedi ki:

    Türklerin tek tanrılı olduğunu okuduktan sonra bıraktım. Yok artık daha neler. Hatta ilk tek tanrıyı biz icat ettik.

    1. Altayli dedi ki:

      Mehemmed Beğ’im,
      Niye bu kadar şaşırdığınız açıkcası anlayamadık. Türk inanç sitemi ile ilgili sitemizde daha fazla sonuç bulabilirsiniz.

  4. Tuncer Gülensoy dedi ki:

    Balballar, Orta Asya bozkırlarından bize bakıyor sanki….

  5. J. P. Roux (Türklerin Tarihi), Türkler-in doğum yerinin Sibirya Ormanları olduğunu – Bozkır-a çıkarak evrensellik kazanan Türk Uygarlığının tarihin erken çağlarından itibaren , 35-45 paraleller arasına yayıldığını söylüyor. Orman-Yaylak olmadan KIşlak olamayacağından ve Türkçe-deki zengin orman söz varlığını dikkate aldığımızda, "Slav-Orman savı" Türk yaşam alanını sınırlamamalıdır.

BİR YORUM YAZ