ALMAN EMPERYALİZMİ VE OSMANLI TOPRAKLARINDA ARKEOLOJİ

ALMAN EMPERYALİZMİ VE OSMANLI TOPRAKLARINDA ARKEOLOJİ

Binyıllar boyunca farklı kültür ve medeniyetlerin kurulduğu, Anadolu’yu da içine alan Güneybatı Asya (Ortadoğu), zengin tarihi değerleriyle bütün dünyanın dikkatini üzerine çekmiştir. Osmanlı Devleti’nin doğduğu, kültür ve medeniyetinin oluştuğu ve geliştiği yer de bu eski dünyanın harikalarının, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri halinde geride bırakıldığı topraklardır. Gözle görülüp, elle tutulamayan, ancak eski kültürlerden bir sonraki topluluğa geleneksel yollarla yaşatılarak aktarılan manevi kültür ve geride bırakılan şekillenmiş her türlü eserle bütün ya da parça parça günümüze kadar ulaşmış olan maddi kültür kalıntıları artık yaşayan toplumun ve dünyanın da sahip çıkması gereken ortak değerler olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin kurulduğu ve geliştiği çağda, bu değerlerin ne kadar farkında olup olmadığı konusu tartışmalı olmakla birlikte, Devletin bu konudaki durumu ancak çağdaşı devletletlerin eski eser ve arkeolojiye bakış açılarının karşılaştırılması ile anlaşılabilir. Türklere karşı düşmanca söylenen sözleri arasında bugün bize acı gelse de, Krumbacher’in 1884’te, İstanbul’daki Eski Eserler Müzesi’nin Avrupalı kültür milletlerinin etkisi ile kurulduğunu belirten sözleri bütünüyle gerçek görünmektedir. Kendisine övüldüğü için ziyaret ettiğini söylediği Yeniçeri Müzesi’ni ise “gülünç bulduğu”nu belirten Krumbacher’in bu konuda da haklı olduğunu, eski eserlerin korunması konusunda belgelere yansıyan bilgilerden çıkarmamız mümkün olmaktadır.[1] Osmanlı’nın klasik dönemlerinde, hayat anlayışı, “madde”den ziyade “mânâ” ağırlıklı olmuş ve üretilen, sadece yaşayan insanın hayatını kolaylaştırmak amacıyla yapıldığından, daha çok bunların insanın kullanımına uygun olmalarına önem ve öncelik verilmiştir. Yapı ve eserlerde, geçmişi yaşatmak amacıyla olup olmamak, muhafaza edilip edilmemek konularının ne derece düşünülüp değerlendirildiği halen bir muammadır.

Bununla birlikte Osmanlı, karşılaştığı yeni kültürlerin başka milletlerin ürünü olup olmamasını günümüz ‘aşırı’ milliyetçi bakış açılarından çok farklı değerlendirmiştir. Yani Osmanlı kültür ve medeniyetinde, yüzyıllarca farklılaşmış da olsa Hitit, Mısır, Pers, Asur, Hellen ve Roma gibi pekçok kültür ve medeniyetin yaşayan ve maddi kültür kalıntılarıyla günümüze kadar ulaşan izlerini görmek mümkündür. Osmanlı Devleti, kuruluş ve gelişmesi sırasında kendisini başarılı kılacak her türlü maddi ve manevi unsuru ya tamamıyla ya da uyarlayarak kabul edebilecek bir tevazuya sahipti ve bunu da yine ihtiyaçlarının ve gelişmesinin gereği olarak değerlendirmişti. Bir ümmet anlayışı içinde Osmanlı, kendi döneminde ve kendinden önce yaşamış değerler in hepsini kabul etmiştir. Farklı milletlere karşı takip ettiği hoşgörü siyasetini, kendi manevi değerlerine ters düşmemek kaydıyla farklı kültürel değerlere de göstermiştir. Ele geçirilen yerlerde ayakta kalan yapıların yıkılmak yerine, işe yarayacak halde restore edilerek kullanılmaları sayesinde bu yapılar, bakım ve onarım görebilmiş ve varlığını devam ettirmiştir. Bu, diğer küçük eserlerde de kendini göstermektedir. Ancak bu eserlerin aynı zamanda birer sanat, kültür ve tarihi değerinin olduğunun farkına varılmasının, Osmanlı’nın geç dönemlerine rastladığı belgelerden anlaşılmaktadır.[2]

Osmanlı Devleti, 18. yüzyıl sonları-19. yüzyıl başlarından itibaren toprakları üzerinde başlatılmış olan hummalı tarihi eser araştırmalarının neden kaynaklandığını ancak 20. yüzyıl başlarında anlamlandırmaya başlamıştır. Avrupa’da önce Ortaçağ’ın başlarında Antik kaynakların batı dillerine tercümeleri yapılmış ve bu kaynaklarda adı geçen yerler ve sahip olduğu yeraltı ve yerüstü zenginlikleri Avrupa dünyasında dikkatlerin eski dünyaya çevrilmesine yol açmıştır. Çünkü Antik kaynaklar, tamamıyla olmasa da eski kentler ve önemli kalıntıları hakkında oldukça açık ve kesin bilgiler sunmaktaydı. Bu eserlerin Avrupa’da çeşitli sebeplerle ilgi ve merak uyandırması, Ortaçağ’dan itibaren pekçok gezginin Osmanlı topraklarında belirmesine yol açmıştır. Gezgin ve seyyahların bir kısmı özellikle kendi kültürlerinin temeli olarak gördükleri Hellen ve Roma’ya ya da daha eskiye ait olan eserleri görmek, keşfetmek ve hatta ülkelerine görtürmek için uğraşmışlardır. Gezginlerin bir kısmı da Osmanlı Devleti’ne herhangi bir resmi görevle gelenlerden oluşmaktadır. Hangi sebeple Osmanlı topraklarında bulunurlarsa bulunsunlar, Avrupalı gezginlerin burada farkettikleri tarihi eserler, Avrupa dünyasında yeni bir hareketin başlamasına sebep olmuştur.[3]

Önceleri Hellen, Roma ve Hıristiyanlık kültürünün eserleri ağırlıklı olarak aranmış olmakla birlikte zamanla, bunlardan daha önceki kültür ve medeniyetlere ait fevkalade eserler de Avrupalı araştırmacılar tarafından önemsenmiştir. Bu sebeple Alman araştırmacılar da diğer Avrupalı milletlerin yaptığı gibi, herhangi bir ayrım yapmadan bütün maddi kültür kalıntılarını tesbit etmek istemişlerdir. Önceleri, tarihi eserlerin yeri, dönemi, son durumlarının tesbiti ile başlayan araştırmalar, sonra bunların tamiri ve Almanya’ya taşınarak burada teşhir edilmeleri şekline dönüşmüştür. Çeşitli dönemlere ait tarihi eserlerin Avrupa ülkelerine taşınarak korunması, bakım, onarım ve teşhiri konusu Avrupalılar tarafından o derece önemsenmiştir ki bu konuda, devlet ve şahıslar nezdinde abartılı ve cüretkar girişimlerde de bulunulmuştur.[4]

Diğer Avrupa devletleri ve Almanya’nın Osmanlı topraklarında arkeolojik ve diğer her türlü kaynak ile ilgilenmesinin Şark meselesi ve emperyalizm ile de doğrudan bağlantısı bulunmaktadır.[5] Osmanlı topraklarına eski eserleri araştırmak üzere gelen Alfred Körte, Friedrich Naumann, Hugo Grothe, Paul Geister, Albercht Wirth, Awald Banse gibi araştırmacılar aynı zamanda bölgede diğer Avrupalı devletlerin çıkar sahalarını tesbit etmeye ve mümkün olan yerlerde kendi devletleri için uygun ortamlar bulmaya çalışmışlardır. Bu anlamda Osmanlı Devleti’nin işgali, I. Dünya savaşından çok önce başlamış ve Almanya diğer Avrupa Devletlerine göre bu konuda biraz gecikmiş olsa da, uluslararası ortamlara kadar taşıdığı eskiçağ ve arkeoloji araştırma çalışmalarıyla Alman “milli kültür” politikasının oluşmasını sağlamışlardır.[6]

İngiltere, Fransa, Amerika, Avusturya ve Almanya’nın Osmanlı Devleti’ndeki tarihi eserlere olan ilgileri, yaptıkları kazılar, bu sırada karşılıklı olarak ortaya çıkan sorunlar ve Osmanlı hükümeti tarafından alınan kararlarla ilgili olarak Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde doğrudan ve dolaylı bilgiler içeren çok sayıda belge bulunduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan, adı geçen ülkelerin Osmanlı Devleti’nde biyoloji, coğrafya, jeoloji ve topoğrafya gibi bilimsel ve stratejik amaçlı çalışmalar yaptıkları belgeler de vardır.[7] Bu çalışmada sadece, I. dünya savaşı yıllarında bir anda müttefikimiz olan Almanların, savaş öncesinde ve savaş yıllarında, Osmanlı topraklarında eskiçağ ve arkeolojiyle neden ve nasıl ilgilendikleri üzerinde durulacaktır.

Osmanlı topraklarındaki Alman arkeolojik çalışmaları belgelerin bize sunduğu bilgiler çerçevesinde iki kısımda ele alınmıştır.

1. Almanların Kişisel Olarak Yaptıkları Eski Eser ve Kazı Çalışmaları

Karl Richard Lepsius: (23 Aralık 1810-10 Temmuz 1884) Saksonya’da doğmuştur. Grekçe ve Latince üzerinde çalışmış, Leipzig (1829-1830), Göttingen (1830-1832) ve Berlin (1832-1833) Üniversitelerinde toplam 4 yıl arkeoloji ile ilgili dersler almıştır. Prusya Kralı IV. Wilhelm’in emriyle 1842 yılında Mısır ve Sudan’daki antik uygarlık ve kalıntıları araştırmak üzere görevlendirilmiştir. 1846’ya kadar burada çalışmıştır. Eski Mısır tarihi ve dili üzerine çok sayıda önemli çalışmaları ve eserleri bulunmaktadır. Bu konuda önemli görevlerde yer almıştır.[8]

Heinrich Schliemann: Troya’ya zarar veren ilk kazı çalışmaları sonrası, Yunanistan’da arkeoloji eğitimi alarak, 1871’de Troya’da Hisarlık tepesinde ilk resmi kazısına başlamıştır. Schliemann, 1890’a kadar çeşitli yerleşim katmanlarını araştırmış ve bazı eserleri de yurtdışına çıkarmıştır. 1893-1894 yılları arasında aynı bölgede, Wilhelm Dörpfeld araştırmalara devam etmiştir.[9]

Wilhelm Dörpfeld: (26 Aralık 1853-25 Nisan 1940) Alman mimardır. 1877 yılında Richard Bohn, Friedrich Adler ve Ernst Curtius’un Olympia’daki kazısı sırasında burada asistan olmuştur. 1882 yılında Heinrich Schliemann’ın Truva’yı kazması sırasında ona katılmıştır. Daha sonra Schliemann ile çalışmaya devam ederek Tiryns (1884-1885) kazısına da katılmıştır. 1878- 1886’da Carl Humann, 1900-1913 ve sonrası gelen Alexander Conze ile Acropolis (1885-1890), Pergamon ve 1931’de Agora ve Atina kazılarına katılmıştır. Dörpfeld, 1896’da kendinden sonra, “Dörpfeld Lisesi” olarak adlandırılacak olan Atina Alman Lisesi’ni kurmuştur.[10]

Karl Humann: (4 Ocak 1839-12 Nisan 1896) Mârksiche Demiryolu Şirketi’nde mühendis olarak çalışmıştır. 9 Eylül 1878’de Pergamon’daki kazı çalışmalarına başlamıştır. II. Abdülhamid devrinde, demiryolları yapımı dönemine rastlayan bu süreçte, Pergamon sunağı ve diğer çok sayıda buluntu Almanya’ya götürülmüş (ve halen varlığı devam eden) ve bunlar, Berlin’de bulunan “Pergamon Müzesi”nin açılması için ilk tarihi malzemeler olmuştur. Carl Humann kendi isteği ile İzmir’de Bergama Kalesi’ne gömülmüştür. Daha sonraki yıllarda Alexander Conze ve akabinde Wilhelm Dörpfeld çalışmalara devam etmiştir.[11]

 Karl Krumbacher: (23 Eylül 1856-12 Aralık 1909) Bavyera’da Allgâuer’de Kürnach adlı küçük bir köyde doğmuştur. Bir Yunan hayranı ve dostu olan Krumbacher, iyi bir eğitim aldıktan ve doçent olduktan sonra Bavyera İlimler Akademisi’nin kendisine sağladığı bursla 1884’te Yakın Doğu gezisine çıkmış ve buradan elde ettiği izlenimleri gezi notu halinde basılmıştır. Yunanlara duyduğu hayranlığın tam tersine Krumbacher’in, Türklere duyduğu düşmanlık, gezi notlarındaki ifadelerinden açıkca anlaşılmaktadır. Bu sırada 28 yaşında olan Krumbacher’in amacı, tezlerinde üzerinde çalıştığı Yunan medeniyetinin esasını oluşturan Yunan arkeoloji ve filolojisini tanımaktır.[12]

Theodor Wiegand: (30 Ekim 1864-19 Aralık 1936) Bendorf am Rhein’da doğmuştur. Carl Humann’ın asistanı olarak ilk kez 1895 yılında Priene’ye gelmiş ve hastalanan Humann’ın yerine kazı çalışmalarını sürdürmüştür. Priene, 1899 yılında ortaya çıkarıldıktan sonra 1899-1911 yılları arasında antik dünya kenti ve ticaret merkezi Milet’in bazı kısımları da ortaya çıkarılmıştır.[13]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ