ALKIŞ VE KARGIŞLAR

ALKIŞ VE KARGIŞLAR

Bir toplumun bireyleri arasındaki ilişkiler sırasında kullanılması âdet haline gelmiş, belli bir durumda söylenmesi sebebiyle kalıplaşıp sözlere ilişki sözleri ya da kalıp sözler adı verilir. Aynı dili konuşan insanlar, sosyal yaşamları içinde bunları her an kullanmak zorundadırlar. Kalıp sözler, toplumun inançlarını, gelenek ve göreneklerini ortaya koyan sözlü kültür ürünleridir. İnsanlar arasındaki sosyal ilişkilerdeki ayrıntıları yansıtarak o toplumun kültürüne ışık tutar. Bu özelliğinden dolayı dilin söz varlığı içinde önemli bir yer tutar. Türk dili, ilişki sözleri bakımından dikkati çekecek bir zenginliğe sahiptir. Kalıp sözler, Türk insanının dili kullanmadaki fevkalâde becerisinin yanı sıra, insanî ilişkilerindeki inceliğini ve keskin zekâsını da ortaya koyduğu ilgi çekici örnekleri ihtiva eder.

Alkış ve kargışlar, atasözleri ve deyimler gibi, toplumun zaman içinde oluşturduğu sözlü anlatım kalıplarıdır. Toplumun günlük yaşayışı içinde çok sık kullandığı bu kalıp sözler atasözleri ve deyimlerin ardından ikinci sırayı alır. Alkış ve kargışlar, Türk kültürünün en eski çağlarından beri varlığını sürdüren geleneksel ilişki sözleridir. Alkış, insanların kendileri, yakınları ve sevdikleri için övgü, kutsama, iyilik, esenlik dilemek amacıyla söyledikleri kalıplaşmış sözlerdir. Bunun tersi olan kargış ise bir kimsenin Tanrı’nın ya da insanların sevgi ve ilgisinden mahrum kalmasını, amansız bir kötülüğe veya felâkete uğramasını dileyen sözlerdir. “Alkış” kavramı, birçok ağız ve şivede “dua” kelimesiyle karşılanırken; “kargış” yerine birçok yörede “beddua” veya “ilenmek, ilenç” kelimelerinin kullanıldığı görülür. Bu çalışmamızın amacı alkışın (dua) ve kargışın (beddua) sözlü kültür içindeki yerini tespit etmektir.

Alkış ve kargışlarda insanlığın tarihî inançlarının etki ve izlerini görmek mümkündür. Antropologlara göre, toplumların ilkel çağlarında evrenin oluşumunda ve insan ilişkilerinde birtakım ruhların etkili olduğuna inanılır. Animizm adı verilen bu devreden sonra Totemcilik ve en son olarak dinler doğmuştur. Dinin ilkel büyüler aracılığıyla doğduğu ve ruhları denetim altına alma ihtiyacından çıktığı düşünülürse, bunun birtakım büyü ve dinî törenlere kaynaklık etmesi tabiîdir. Eski Türk inancında da Animizm’den Totemciliğe, Tek Tanrı inancından semavî dinlere ulaşan inanışlar zincirinde, eski inanışların izlerini alkış ve kargışlarda görmek mümkündür.

Sosyal bir varlık olan insan, hayatı boyunca türlü zorluk ve sıkıntılarla karşılaşır. Bunlardan bazılarını aşmaya gücü yetmediği zaman bir sığınak, bir dayanak arama ihtiyacı duyar. Bu durum karşısında kendisinden üstün saydığı güçlerin ve özellikle Tanrının merhametine sığınır. Bunu sağlamak için de birtakım dualar, yakarışlar ya da dinî törenlere başvurur. İnsanın Tanrıya sığınması, birtakım dileklerde bulunması, kültüre yansıdığı gibi edebiyata da malzeme oluşturur. Bu sebeple, duyguları daha belirgin ve etkili anlatmayı sağlayan, ifadeye canlılık vererek konuşmayı süsleyen alkış (dua) ya da kargışa (beddua) Türk kültürünün her safhasında, gerek sözlü edebiyat; gerekse yazılı edebiyat ürünleri arasında çok sayıda örnek bulmak mümkündür.

İslâmlık öncesi dönemlerden beri, Gök Tanrı İnancına sahip Türk topluluklarında, çocuğa ad veren yaşlıların alkışta bulunduğu; halkın kam, bakşı, kaman ya da şaman adı verilen din adamlarının alkışına nail olabilmek için çaba gösterdikleri bilinmektedir. Bu geleneğin eskiliği, dilimizin en eski yazılı metinleri olan Orhun ve Yenisey Yazıtlarında geçen alkış kelimesinin varlığından ve Altay bölgesinde hâlâ Gök Tanrı inancını yaşatan Türk topluluklarının dua ve törenlerinden anlaşılmaktadır.

Abdülkadir İnan eski Türk inanç sistemlerini incelediği “Tarihte ve Bugün Şamanizm” adlı eserinde Kam veya şaman için “Herkes onun iyi duasını (alkış) almaya çalışır. Hele âyin yaptığı zaman birinin verdiği su ve tütünden memnun olarak dua ederse bu duanın ruhlar tarafından kabul edileceğine inanırlar. Şamana bir şey verildiği zaman şöyle dua eder:

“Bastığın yer sert olsun! Ayakların kaymasın! Yaşın uzun olsun, kara saçların ağarıncaya kadar yaşa! Ön dişlerin sararıncaya kadar yaşa! Attığın ok yanılmasın! Azılıya ısırtma! Elliye vurdurtma! (dayak yeme)!”

Şaman ekstaz halinde iken birine böyle “alkış” verirse bunu “Tanrı yargısı” (Tanrı’nın hükmü) sayarlar, “Dediklerin olsun kam ata.” derler.[1]

İnan, aynı eserinde Tarancı, Abakan, Altay kamlarının ve Kırgız-Kazak baksılarının ve diğer Türk topluluklarının alkış ve dualarına birçok örnek verdikten sonra,[2] yeni doğmuş bir çocuğa ad verme töreninden söz ederken şunları aktarır: “Ad veren ihtiyar, gerek Şamanistlerde ve gerek Müslüman Türklerde şu alkışı (duayı) söyler:

Adın Yaşar olsun! Beşik bağın berk olsun! Arkanda küçük, önünde büyük kardeşlerin olsun! Beşik bağın kopmasın! Arka eteklerini davar, at sürüleri bassın! Ön eteklerini çocuklar bassın! Benim gibi ak sakallı, sarı dişli ol! Ak dişlerin sararsın, kara saçların ağarsın!”

Bu dua sonunda Müslüman Türkler “amin”, Şamanist Türkler ateşe yağ atarak “opkuruy!” derler.[3]

Orhun Yazıtlarının Kül Tigin anıtının kuzeydoğu cephesinde, günümüz Türkçesiyle “Kül Tigin koyun yılının on yedisinde öldü (731). Dokuzuncu ayın yirmi yedisinde yuğ törenini yaptık. Barkını, nakışlarını, âbide taşını maymun yılının yedinci ayın yirmi yedisinde (21 Ağustos 732) hep birden takdis ettik” denilmektedir. Bu cümledeki ‘takdis etmek’ sözü, kitâbede ‘alkamak’ fiiliyle ifade edilmektedir.[4] Yine aynı yazıtta yer alan “Türk budununun adı sanı yok olmasın…” ifadesi bir alkış (dua) niteliğindedir.[5]

Bilge Kağan Kitabesi’nin güneydoğu yüzü 15. satırda alkamak fiili yerine yerine “timag etmek” ve “ögmek” kelimelerinin kullanıldığı dikkatimizi çekmektedir.[6] Bundan da “kutsamak/dua etmek” kavramının Göktürkler Dönemi Türkçesinde “ögmek”, “alkamak”, “timag etmek” ve “alkış” kelimeleriyle zengin bir ifade imkânına sahip olduğu anlaşılıyor.

Orhun alfabesiyle yazılmış eski bir Budist metninden, bu kelime ve kavramın Uygurlar tarafından da kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu eski metin A. Von Le Coq tarafından 1909’da İdikut yakınlarında Toyok vadisinde bir Budist mabedinde bulunmuştur. Araştırmacının 600-900 tarihleri arasında yazıldığını tahmin ettiği bu parçada geçen “alkış” kelimesinin “dua” anlamıyla kullanıldığı görülmektedir.[7] Le Coq’un yayınladığı, Maniheist Uygurlara ait Mani yazısıyla yazılmış bir başka metinde de “Alkış alkayu sawinç ötünü taginür” denilerek, alkışta bulunmaktan söz edilmektedir.[8] X. yüzyılda Çinceden Uygurcaya çevrilmiş, kısaca Altun Yaruk adıyla anılan Sutra’da (Budist öğretinin anlatıldığı kitap), alkamak fiili ve türevleri birçok kez kullanılmaktadır.[9]

Eski Türklerde iyi dilekler içeren alkışla birlikte, kargışın da köklü bir geçmişi vardır. X. yy. başlarında öldüğünü bildiğimiz ünlü İslâm coğrafyacısı İbnü’l-Fakîh, Kitâbü’l-Buldân adlı eserinde İslâm coğrafyasıyla ilgili bilgilerin yanı sıra bu coğrafyalarda yaşayanların gelenek ve göreneklerinden de söz etmiştir. Yazar, eserinde Türklerin gelenek ve göreneklerinden bahsederken, bir kargış örneğine de yer verir. Buna göre, Türkler, bakırdan yapılmış bir put karşısında and içerken, putun önünde su dolu bir kap bulunur; kabın içine altın, pirinç, birkaç avuç buğday ya da arpa atılır; altına da bir kadın şalvarı konur. Ant içen kişi “Andımı bozarsam bu kadın şalvarı giyeceğim olsun, beni buğday gibi biçsinler, yüzüm altın gibi sararsın” biçiminde kargışlar okur.[10]

A. İnan, eski Türklerde ve folklorda ant geleneğini açıklarken, andın eski Türklerde dostluk ve kardeşlik kurmak için tatbik edildiğini, gerçekle yalanı ayırt etmek için yapılan törene ise kargış adı verildiğini belirtir: “Gerek tarih kayıtlarından ve gerek folklor materyallerinden pek açık olarak anlaşılmaktadır ki, eski devirlerde suçlu ile suçsuzu, gerçek ile yalanı ayırt etmek için ‘Tanrı yargısı’na müracaat edilirken, ‘ant içmişler’, fakat ‘karganmışlar’ yani kendi kendilerinin, evlâtlarının, soyu sopunun üzerine tanrının lânetini (kargışını) çağırmışlardır. ‘Yalan söylüyorsam gözüm kör olsun, evlâdımın ölüsünü öpeyim!…’ gibi antlar eski devirlerde tatbik edilen kargışların kalıntılarıdır ki, bugün ancak folklor materyali kıymetini haizdir.”[11]

Dede Korkut hikâyelerinde de and ve kargış birliktedir: Kam Pürenin Oğlu Bamsı Beğrek Boyu’nda, Beğrek “Kılıcıma doğranayım, okuma sançılayım, yer gibi kertileyim, toprak gibi savrulayım, sağlıkla varacak olursam Oğuz’a gelip seni helâllığa almazsam.” diyerek and içer.[12]

Türk Edebiyatının en eski yazılı metinlerinden olan Kutadgu Bilig’de ögmek, alkamak, alkış ve bu kavramların zıttı olan kargış, kargamak ve ilenç kelimelerinin birçok yerde bildiğimiz anlamlarıyla kullanıldığını görüyoruz. Eserin yedi yerinde alkamak ve alkış; dört yerinde kargış kelimesi kullanılmaktadır.[13]

Divanü Lugâti’t-Türk’ün birçok yerinde de geçen “alkış” kelimesinin “alkamak” fiilinden türediği anlaşılmaktadır. Kaşgarlı Mahmut, “alkış” kelimesini açıklarken, “Ol begge alkış berdi” (O beyi övdü) ve “Yalavaçka alkış bergil” {Yalavaça (Hz. Muhammed’e) salavat getir};[14] “alkamak” kelimesini açıklarken de “Begge alkış alkaldı (Bey övüldü, alkışlandı); savaş tasviri yapılan bir dörtlükte “Bir bir üze alkaşur” mısrasında (Birbirlerini övüyorlar)[15] gibi konu ile ilgili örneklere yer vermektedir. Kelimenin bu şekliyle, “dua etme, öğme, birinin iyiliklerini sayma” anlamında kullanıldığı görülmektedir. Divanü Lugâti’t-Türk’ün bir başka yerinde de “arkamak” kelimesi açıklanırken alkış ve kargış kavramlarına şöyle bir açıklık getirilmektedir: “Ol anı kargadı arkadı: O, ona lânet etti, kötülüğünü saydı, döktü.” Bu çift olarak söylenir, yalnız söylenmez. ‘Arkadı’ sözü alkış sözünden alınmıştır. Arkadı kelimesi her ne kadar aslında hayır ve iyilik etmek ise de ‘kargadı’ sözüyle birlikte kullanıldığı için şer anlamına dahi gelir olmuştur.”[16] denmektedir. Kargış kelimesi ise, kargamak fiiliyle birlikte “lânet, beddua, ilenme” anlamıyla yine birçok yerde kullanılmaktadır.[17]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ