AKHUNLAR VASITASIYLA BOZKIR KÜLTÜRÜ İLE HİNT KÜLTÜRÜNÜN KARŞILAŞMASI

AKHUNLAR VASITASIYLA BOZKIR KÜLTÜRÜ İLE HİNT KÜLTÜRÜNÜN KARŞILAŞMASI

Pers tarihçisi Mithrond’un metinlerinde Hayât-Helit(Eftalit), Çin kaynaklarında Ye-Tai, Bizans tarihçilerinin de bize ilginç gelen bir biçimde Beyaz Hun (Ak-Hun) olarak adlandırdıkları Akhunlar, M.S. V. asrın ikinci yarısında batıya doğru hareket ederek, hâkimiyetlerini bu yönde genişletmişlerdir. 436-451 yıllar arasında bütün Yüeçi bölgesi ve Pers İmparatorluğu’nun doğusunu ele geçiren Akhunlar, 455 yılından sonra Hindistan içlerine girmeye çalışmışlardır.

Akhunların, Büyük Hun İmparatorluğu’nun bakiyesi olduğu fikrine hemen hemen bütün tarihçiler katılmaktadır. Ancak yurt olarak Orta Asya bozkırlarının batsını seçme sebepleri konusunda fikir ayrılıkları vardır. Bazı tarihçiler Akhunların batıya hareketini hedefsiz bir göç olarak görürken bazı tarihçiler de Akhunların Juan-juan baskısı ve iklimin elverişsizliği gibi nedenlerle batıya göç ettiklerini düşünmektedirler. Büyük Hun İmparatorluğu’nun yıkılmasının en önemli sebeplerinden birisi, Gobi Çölü’nün kuzeyinin hayvancılık için çok uygun olmaması ve Çin tarafından bu bölgeye itilen Hunların yaşadığı büyük kıtlıklardır. Tabii ki Hun İmparatorluğu’nun yıkılmasının tek sebebi bu coğrafi özellikler değildir. Ancak bu coğrafi yapı, Hunların göç hareketine başlamasının temel sebebidir. Yaşayabilecek daha elverişli sahalar arayan Hunların bir kısmı da bugünkü Afganistan topraklarına gelmişlerdir. Bu göç hareketinin bir diğer önemli sebebi de Orta ve Doğu Asya’da görülmeye başlana Juan-juan hâkimiyetidir. Bozkır kültürünün bu güçlü toplumu, Hun İmparatorluğu’nun yıkılması ve Çin bölgesinde görülen iç karışıklıklar sebebiyle bölgenin en önemli gücü haline gelmişlerdir. Juan-juanlar ve Akhunlar evlilik yolu ile akrabalık kurmuştur. Juan-juan kralı A-na-kui’ nin amcası P’o-lo-men’in üç kız kardeşi ile evlenmiş bulunan Eftalitlerle müttefiktiler[1]. Bu dönemde Juan-juanların güçlenmesinin en önemli sebebi de Çin’in yaşadığı iç karışıklıklardır. Juan-juanların en faal oldukları dönem altıncı asrın ilk yarısıdır ki, bu da Türklerle olan münasebetlerine denk gelir[2]. Juan-juanlar aynı zamanda bir Türk devleti olan dönemin bir başka önemli gücü Tabgaç Devleti ile de iyi geçiniyorlardı. Tabii bu iyi geçinme politikasıyla güçlenen sadece Juan-juanlar olmamıştır. Bu dönem Tabgaçlar ve Akhunlar için de büyüme ve güçlenme dönemi olmuştur. V ve VI. Yüzyıllarda Türkistan, Maveraünnehir, Afganistan, Horasan ve Hindistan”ın kuzey bölgelerinde büyük bir devlet kuran Akhunlar, sadece askeri değil, siyasi, kültürel ve medeni durumları ile yaşadıkları asra damgalarını vurmuşlardır[3].

Akhunların Türk olup olmadıkları hep tartışılmıştır[4]. Esasen bu konuda birkaç ayrım dışında, fikir birliği vardır denilebilir. Ayrıca genel olarak kültürleri incelendiğinde tipik bozkır kültürünün bir parçası oldukları görülmektedir. Bunun yanında az da olsa dilleri ile ilgili bilgiler de mevcuttur. Ancak dillerinden çok az kelime günümüze ulaşmıştır. Bunlardan biri isimleridir, biri ülke veya ona benzer bir anlam ifade eden sözcüktür. Bir diğeri de tigin veya tekin ünvanıdır[5]. Bu birkaç kelime ile beraber kültürleri de göz önüne alındığında, Akhunların Türk olma ihtimali oldukça yüksektir. Ayrıca dönemin yazılı kaynakları da bu görüşü desteklemektedir.

Çin kaynaklarında ilk başlarda Hua adıyla geçen Eftalitler Wei’lerin Şan-si’nin kuzeyindeki Sang-kan’da oturdukları dönemde, yani 386-494 yılları arasında, Juan-juanlara boyun eğen küçük bir halktı. V. yüzyıl ortalarına doğru Amu-Derya havzasında oldukça güçlenen Eftalitler, o tarihten itibaren Pers İmparatorluğu’nun en zorlu düşmanları arasına girdiler[6].

Bu dönemde Pers İmparatoru Firuz, beliren Akhun tehlikesini bertaraf etmek için Akhunların üzerine gitti. Hükümdarlığını sağlamlaştırarak askerinin başında olduğu halde Haytal[7] hükümdarı Ahşnuar (ya da Akşunwâr) ile savaşmak üzere Horasan’a gitti[8]. Bu savaşı kaybeden Firuz, tekrar Akhunlara saldırdı ve yine kaybetti. Ordusunun başında bulunan Firuz da savaşta öldü. Bu savaşlar sonunda Akhunlar, Kâbil, Gazne, Kandehar ile Merv ve Herat’ı ele geçirdiler[9]. Bu yıllarda Pers ordusu ve devleti, çok zor duruma düştü. Böylece Akhunlar, bölgelerindeki en önemli güçlerden biri haline geldi. Tarihi seyir içerisinde değerlendirildiğinde, kısa süreli olarak gözükse de Akhunların bu coğrafyanın en büyük gücü olmaları, zengin Hindistan topraklarının fethedilmesiyle olacaktır.

Geç beşinci yüzyıl ile erken altıncı yüzyılda Gandhara ile kuzey Hindistan’ın tamamına yönelik Akhun akınları görülmeye başlanmıştır. Hint Devleti 477’de Çin’e bir elçi göndermiştir. Ancak 520 yılında Gandhara’ya gelen Çinli hacı (seyyah) Sung Yün, ülkenin fethedildiğini ve Akhunların kendi yöneticilerini bölgeye atadıklarını bildirmektedir[10]. Ayrıca Sung Yün bu yeni hâkim devletin iki nesildir iktidarda bulunduğunu belirtir. Bu durumdan anlaşılacağı üzere, özellikle kuzey Hindistan’ın fethi çok uzun sürmemiştir.

Bu tarihte Hindistan’ın hemen hemen tamamı Hintli Gupta İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altında idi. İmparator Skandagupta zamanında Akhunlar birkaç kez geri itilseler de Hindistan’ın kuzey bölgelerini ele geçirmişlerdir. 502-530 yılları arasında Akhun tahtında bulunan Mihirakula (Toraman)[11] ve oğlu Gandara döneminde Hindistan’ın önemli bir bölümü, hatta Keşmir dâhi fethedilmiştir[12].

Akhunlar önceleri Kuşhanlar ve diğerleri gibi Mleccha (yabancı, barbar) olarak anılmalarına rağmen Orta Hindistan yaylalarına kadar hâkimiyetlerini yayıp, bölgeye iyice yerleştikten sonra milliyetleri tanınmış ve Hint kaynakları tarafından HNn veya HNnalar olarak zikredilmeye başlanmıştır. V. yüzyıldan itibaren yaklaşık iki asır Kuzey Hindistan’ın en kudretli siyasi varlığı olarak görülen bu Türk devleti, temasa geçtiği Hint devletleri ile siyasi, askeri ve kültürel alanlarda münasebetlerde bulunarak, Hint halkının hafızasında uzun süre yer edecek izler bırakmışlardır. Hintlilerin ilk defa Kuşhanlarda gördükleri at ve at kültürü bu dönemde Hindistan’a iyice yerleştiği gibi, 530 senesinde Galyur (Gwalior) yakınlarına dikilen anıtta ifadesini bulduğu şekilde, Hint toplumu da Türkleri “eşsiz kahramanlığa sahip ve Dünya’ya hâkim olan kimseler” olarak tanımaya başlayacaktır[13]. Akhunlar bu fetihler ile Türk kültürü için farklı ve yeni sayılabilecek bir kültür ile karşılaşmış oldular.

Bu kültür, Budizm temelli, yerleşik kültürdü ve Akhunların bozkır kültüründen tamamen farklı idi. Hatta bu yerleşik kültür ile bozkır kültürünün neredeyse hiçbir ortak yanı yoktur. Ancak buna rağmen Budizm, zaman zaman bozkır Türkleri arasında da yayılmıştır. Milattan önce VI. yüzyılda Hindistan’ın kuzeydoğusunda doğan, Brahman şekilciliğine ve kast sistemine karşı çıkan, soyut metafizik tartışmaları bir yana bırakarak duyguları dizginleme, ahlâken temizlenme, insanları eşit görme, insanlara ve diğer canlılara sevgi ve şefkat duyma gibi ilkelere dayanan Budizm’e felsefi-teolojik bir hareket, mezhep veya tarikat olarak bakanlar varsa da onda bu belirtilen hususları destekleyen özellikler bulunmakla birlikte kurucusu, kutsal metinleri, inanç esasları, cemaati, mabetleri ve diğer özellikleriyle bu sistem daha çok din olarak nitelendirilmektedir[14]. Rahip olan ve olmayan Budistlerin yaşantısı farklıdır ancak Budizmin Sekiz Dilimli Yol adlı emirlerinde rahip olsun olmasın bütün Budistleri bağlayan bölümler vardır. Bu sekiz madde, eski Budist metinlerde yer alan Sila (Ahlak), Samadhi (Meditasyon) ve Panna (Hikmet) adlı üç ana maddenin genişletilmiş şeklidir. Sekiz Dilimli Yol da ilgilerine ve içeriklerine göre bu üç ana maddeye dağıtılmıştır. Bunlarda üçü Sila’da, ikisi Samhadi’de, üçü de Panna’dadır. üçü de Panna’dadır. Sila’ya Sekiz Dilimli Yol’un üç maddesi olan doğru söz, doğru davranış ve doğru geçim girer. Doğru söz ve doğru davranışa her Budistin uyması gereken şu beş emir açıklık getirir: Öldürmemek ve zarar vermemek, çalmamak, duyularını yanlış yola yöneltmemek, yalan-yanlış konuşmamak, içki-uyuşturucu kullanmamak. Bunun yanında doğru geçimde şu beş yasağı içine alır: Kasaplık yapmamak, meyhanecilik yapmamak, esrarcılık yapmamak, silah ve zehir imalatçılığı yapmamak[15]. Budizmin belirttiğimiz beş emrine her Budist uymak zorundadır. Beş emir Budizmin temelidir ve en eski Budist metinlerde bu emirler mevcuttur. Bunun dışındaki emir ve yasaklar Budizmin temeli değildir ve sonradan eklenmişlerdir ancak her Budist, Nirvana’ya ulaşmak için diğer emirleri de uygulayabilmek için çaba sarfeder.

Gerçekten de Budizm ilk bakışta idealist yapısıyla dikkat çekmektedir. Öğretileri etkileyicidir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki insanlık tarihi boyunca yayılan dinlerin hemen hepsinin bazı ortak özellikleri vardır. Bütün dinlerin ortak özelliklerini inanca ve ahlaka ait ortak özellikler şeklinde ikiye ayırmak mümkündür:

a- İnanca Ait Ortak Özellikler

aa- Tek Tanrı İnancı, ab- Vahiy,

ac- Peygamberler ve Dinin Kurucusu,

ad- İnsanüstü Varlıklar (melekler, cinler v.s.),

ae- Ahiret İnancı,

af- Haşr (Ölümden sonra dirilme),

b- Ahlâka Ait Ortak Özellikler

ba- Adam Öldürmemek,

bb- Hırsızlık Yapmamak,

bc- Zina Yapmamak,

bd- Yalan Söylememek[16]

Bu ortak özelliklere ve dinlerin genel yapısına bakıldığında, bütün dinlerin Budizmdeki öğretilerin pek çoğunu zaten ihtiva ettiği görülür. En eskileri de dâhil olmak üzere hiçbir din, hırsızlığı öğütlemez. Hiçbir din haksız kazancın, başkasının namusuna göz dikmenin, gıybet etmenin doğru olduğunu, bu davranışların insanları iç huzura, hidayete erdireceğini iddia etmez. Ancak Budizm, belki İslam dinindeki tasavvuf felsefesine benzetebileceğimiz, dünyevi zevkleri terk etmeye dayalı felsefesi sebebiyle, geniş kitleleri etkilemeyi ve geniş bir sahada yayılmayı başarabilmiştir. Bugün semavi dinlerden sonra en yaygın ve en çok saygı duyulan din, temel felsefesi sebebiyle Budizmdir. Dolayısıyla Budizm, bozkır toplumları arasında da zaman yayılmıştır.

Bozkır Türkleri hiçbir zaman dini açıdan taassup sahibi olmamışlardır. İslam öncesi dönemde Türkler arasında en yaygın din, Gök Tanrı yani, Wolfram Eberhard’ın Çin kaynaklarına dayanarak “Türk Dini” olarak adlandırdığı dindir. Bu dinin tapınakları yoktur. Dolayısıyla bu dinin mensupları yerleşik değildir. Budizm gibi Dünya hayatına çok katı bir biçimde müdahaleci olmayan Gök Tanrı dini, bozkır yaşamıyla çok uyumludur. Yerleşik yaşam gerektirmeyen Gök Tanrı dini, bozkırın ekonomik faaliyetlerinin önünde bir engel değildir; bu faaliyetleri asla sekteye uğratmaz. İslam öncesi dönemde Türkler, taassup sahibi olmamaları sebebiyle, pek çok kez din değiştirmişlerdir. Bunun yanında Türkler arasında dini birlik de yoktur. Bir boy başka bir dini benimsemişken, bir başka boyun farklı bir dini kabul ettiği sıklıkla görülmüştür. Türklerin kabul ettiği dinlerden biri de Hindistan’dan doğan Budizmdir. Bozkır Türkleri arasında da zaman zaman kabul gören Budizm, bozkır halkı için her zaman çok büyük tehlike olmuştur. Bu tehlikenin esas sebebi, Budizmin bozkır ekonomisi ile taban tabana zıt bir yapı sergilemesidir. Bozkır ekonomisini alt üst eden bu zıtlıkları iki başlık altında toplamak mümkündür:

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ