AKABE MESELESİ

AKABE MESELESİ

Osmanlı tarihinde ve kaynaklarında Akabe meselesi olarak yer alan konu, İngiliz kaynaklarında daha ziyade Mısır’ın doğu sınırı, Sina Yarımadası sınırı ve Taba şeklinde geçer.[1] Dolayısıyla, Akabe meselesinin mahiyetini tam olarak anlaşılabilmesi için Mısır Hidiviyeti’nin ne gibi imtiyazlara sahip olduğunu ve Mısır arazisinin neresi bulunduğunu bilmek lâzımdır.[2]

Hüseyin Hilmi Paşa,[3] ikinci sadareti zamanında Mısır hududuna dair ortaya çıkan bir mesele hakkında bilgi almak istediğinde kendisine “vaktiyle Mehmet Ali Paşa’ya verilen fermana merbut harita elinde bulunmadıkça hudut hakkında malumat-ı sahihe vermek kâbil değildir” şeklinde Bâbıâli bürokratlarından cevap verilmesi, hadisenin nereden başladığının çok açık bir göstergesidir.[4]

Dolayısıyla biz de, 1841 fermanıyla Mehmet Ali’ye verilen ilk haritayı[5] esas alarak gelişmeleri Hidiviyyet Osmanlı İngiltere ilişkileri çerçevesinde vereceğiz.

XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İngilizlerin maksadı, İslâm hilafetini Mısır’a nakil ile kendi nüfuzları altına almak ve Anadolu’da bir Ermenistan Devleti teşkil ettikten sonra geri kalan kısmında dahi, yine kendi nüfuzlarına tâbi bir küçük hükümet teşkil etmek olmuştur. Bu sıralarda, Mısır Valisi İsmail Paşa’ya Hidiv unvanı verildikten sonra, Mısır ile Osmanlı Devleti arasındaki münasebetler kritik bir safhaya girmiştir.

Özellikle, 1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılması Mısır’ın önemini daha çok arttırmıştı.[6]

Hidiv İsmail Paşa’nın devrinde gelişen muhtelif olaylar, onun 1879’da azledilip, Hidivliğe Tevfik Paşa’nın geçmesinden sonra daha da şiddetlenerek gelişti. Nihayet, Arabî Paşa isyanını[7] bahane eden İngiltere, Fransa ile de anlaştıktan sonra 19 Mayıs 1882’de savaş gemilerini İskenderiye önlerine göndererek yeni bir durum yarattı. Bundan sonra “Şark Meselesi”nin[8] en önemli konusu haline gelen Mısır buhranına, devletler arası diplomatik alanda bir çözüm yolu arandı ise de İngiltere bunu kendi çıkarına uygun şekle getirmek üzere, tek başına harekete geçip 20 Ağustos 1882’de Port- Said’e asker çıkardı ve 15 Eylül 1882’de de Kahire’ye girerek Mısır’a, Orta-Uzakdoğu’daki çıkarlarını korumak ve geliştirmek gayesiyle fiilen hakim oldu.[9]

Sina Sınırında Meydana Gelen Değişiklikler

1841 fermanında Süveyş-Refah hattı büyük Avrupa devletlerinin garantisiyle çizilmiş, 1886’da İsmail Paşa’nın Hidivliği zamanında Sina Yarımadası’na, Akabe ve Kızıldeniz’deki bazı noktalarda ilave edilmiştir. Bâbıâli, 27 Şaban 1309 tarihli Mısır’a gönderilen bir fermanla el-Ariş ile Süveyş arasında bulunan hattın cihet-i garbiyyesinin Mısır’a ait olduğunu ileri sürmekte ve buna mehaz olarak da Mısır resmî gazetesinin 14 Nisan 1892 tarihli nüshasını zikretmektedir.

OsmanlIların, Mısır sorununda esas kabul ettikleri çizgiler bunlardır. Bâbıâli, özellikle Akabe ve Vech’in Hicaz vilayetine dahil olduğunu vurgulamıştır. Fakat İngiltere, devreye girerek Mısır’ın sınırlarının bu şekilde tespitine karşı çıkmıştır. Osmanlı Devleti ile Mısır arasında değişik zamanlarda Sina Yarımadası sınırının kesin şekli hakkında değişik yazışmalar vâki olur. Bu yazışmalarda, Osmanlı tarafı, özellikle Mısır Fevkalâde Komiseri Gazi Ahmet Muhtar Paşa’ya göre;[10] “Hatt-ı imtiyazı resmiyye, Ariş’ten Süveyş’e giden hatt-ı müstakimden ibaret olup, bunun haricindeki yerler Mısır’a gayrıresmi olarak geçmiş, askerî tesis yapılmasına Osmanlı Devleti’nin müsaade etmeyeceği yerlerdir.”[11]

Osmanlı tarafının ileri sürdüğüne göre Akabe el-Vech (waghe) Müveylic Sina ve Akabe mahalleri için Mısır mahmilinin[12] berren (kara yoluyla) gönderilmekte olduğu zamanlarda Mısır tarafının bölgede lüzumu kadar zaptiye bulundurmasına izin verilmiştir. Adı geçen mevkilerin Hicaz vilayetine iade edilerek ilhakı, İsmail ve Tevfik Paşaların zamanındaki sınırların ve statükonun korunması istenmektedir.[13]

1840’tan 1906’ya kadar İngiltere’nin Mısır’daki menfaatlerinin esası, Londra’dan Hindistan’a giden yolun emniyetini sağlamaktır. Bu, özellikle 1869 Süveyş Kanalı’nın açılmasından sonra belirginleşmiş ve İngiltere, bunu gerçekleştirmek için değişik stratejiler denemiştir.[14]

Mısır üzerindeki hakimiyetini kesinleştirmek için İngiltere, Osmanlı Devleti’ni çeşitli cephelerden sıkıştırmıştır. Bu sıkıştırma, özellikle Osmanlı Devleti’nin Bağdat ve Hicaz Demiryolları ile Ortadoğu’da hakimiyetini çoğaltmaya çalıştığı dönemlerde artmıştır. Mısır, İngiltere için Kıbrıs ve Tunus’tan sonra Kuzey Afrika, Akdeniz, Hindistan ekseninde önemli bir merkezdir. Osmanlı Devleti, Mısır’daki hakimiyetine halel getiren İngiltere’ye, bir ara savaş ilanını dahi düşünmüştür.[15]

II. Abdülhamid, Hidiv Tevfik Paşa’yı azledip yerine İstanbul’da yaşayan Hidiv’in amcası Halim Paşa’yı getirmek istemektedir. II. Abdülhamid, olayları tetkik etmek üzere Mısır’a bir heyet göndermeyi düşünür. Bunun, Mısır’ın sahip olduğu imtiyazlara aykırı olduğunu söyleyen Fransa ve İngiltere, İskenderiye sahillerine donanma gönderdikleri gibi, Bâbıâli nezdinde de girişimde bulundular. Ayrıca Padişah, Mısır sularına donanmayı göndermeyi de tasavvur ediyordu. Bu sefer de Sait Paşa, dış devletlerin müdahalesine yol açabilir, endişesiyle itiraz etti, bunun üzerine de II. Abdülhamid tarafından azledildi.[16]

Büyük devletler (İngiltere, Fransa) İskenderiye sahillerine donanma göndererek Bâbıâli’ye bir takrir verip İstanbul’da bir konferans toplanmasını teklif ettiler. Bâbıâli, müzakerelerin yapılmasını kabul etmesine rağmen İskenderiye bombalandı. Daha sonra Mısır’ın tahliyesi için çalışmalar yapılmış,[17] Adliye Nazırı Hasan Fehmi Paşa[18] Londra’ya gönderilmiş, hatta tahliye mukaveleleri hazırlanmış ancak yapılan bu girişimler sonuçsuz kalmıştır.[19]

II. Abdülhamid’i en fazla meşgul eden problemlerden biri olan Mısır meselesinde takip edilecek politikanın tespiti için padişah bir encümen kurdurdu. Bu encümende Yaver-i Ekrem Şakir Paşa, Meclis-i Vükela’ya memur Ahmet Cevdet, eski sadrazam Said ve Şurâ-yı Devlet Reisi Şakir Paşa ve Sadrazam Kamil Paşa da bulunuyordu.

II. Abdülhamid, Mısır meselesinin çözümünü İngiltere ve Fransa’nın Akdeniz’de karşı karşıya gelmelerinde görmekteydi.

Buna karşılık Encümen-i mahsus ise meseleyi ilk safhada halletme planını benimsedi. Bu plânı uygulayarak İngilizlerin Mısır’dan çıkarılmasını Padişah’a tavsiye etti. Buna göre; ilk olarak Padişah’ın hukuku ile Osmanlı Devleti’nin Mısır üzerindeki hakları korunacak, daha sonra da İngiltere’nin Mısır’dan çekilmesi için gereken tedbirler alınacaktı. Encümende ağırlık kazanan bir fikir de Osmanlı Devleti’nin Mısır’a asker sevk etmesidir.[20]

Şakir ve Said Paşalar[21] sevk teşebbüsünden önce Akdeniz’e kıyısı olan devletlerin, özellikle de Fransa’nın desteğinin sağlanması gerektiği tezini ileri sürdüler. Hatta Fransa’nın yanı sıra, Almanya’nın da devreye sokulması görüşünü II. Abdülhamid’e bildirdiler.

Mısır’ın Tahliyesi Müzakereleri

Sadrazam Kâmil Paşa’ya[22] gelince, o, Mısır meselesinin daha ılımlı bir siyaset takibiyle çözümüne taraftardı. Kâmil Paşa’nın aldığı tavır sadaretten azline sebep oldu. II. Abdülhamid sadrazamlığa Şakir Paşa’yı atamak istedi. Şakir Paşa, bu görevi kabul etmeyerek yerine Cevat Paşa’nın tayinini tavsiye etti.[23]

İngiltere Hükümeti, Mısır meselesinde anlaşmaya razı olduğundan, iki devlet arasında 1885 yılında Mısır’ın boşaltılması hususunda görüşmeler başladı. İngiltere bu suretle Mısır’ı boşaltarak Osmanlı Devleti ile iş birliği yapmak, böylece diğer Avrupa devletlerinin baskısından kurtulmak, onları bu meseleden uzaklaştırmak ve Mısır’da en avantajlı duruma gelmek istiyordu.[24]

Bu sıralarda, İngiltere’de iktidara gelen Lord Salisbury,[25] meselenin halli için Sir Henry Dummond Wolff’un İstanbul ve Kahire’ye gönderilmesini kararlaştırdı. Wolff, İstanbul’da Osmanlı hükümetinden Mısır meselesinin çözümlenmesi için iş birliği isteyecek ve bilhassa Sudan’da nizamın kurulması için yardım sağlanmasına çalışılacaktı.[26]

Sir Henry Wolff’un 22 Ağustos 1885’te İstanbul’a gelmesiyle başlayan görüşmeler sonunda, Osmanlı ve İngiliz hükümetlerinin birer Yüksek Komiser göndereceklerine, bunların Hidiv’le anlaşarak Mısır ordusunda ve idaresinde gerekli ıslahatları yapacaklarına ve bu bölge sınırları dahilinde emniyetin temininden sonra İngiliz askerlerinin Mısır’dan çekilmelerini düzenleyecek bir anlaşma yapma işine girişeceklerine dair kararlar alınmıştır.

Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti, İngiltere’nin geçici olarak Mısır’ı işgal etmesini kabul etmiş ve böylece İngiltere’nin Mısır’daki durumu da meşruiyet kazanmış bulunuyordu. II. Abdülhamid’in bu meselede İngiltere’yle bir anlaşmaya gitmesinin sebebi, dış siyasetinde bu devlete asla mesele çıkarmamayı esas alması ve Mısır’da ısrar ederse Filistin, hatta Irak’ı kaybedebilme korkusu idi.[27]

Sir Henry Wolff, bu antlaşma hakkında hükümetine gönderdiği resmî mektubunda: Antlaşmanın Osmanlı Devleti’ni yatıştırdığını, ileride asıl antlaşma üzerinde bir uyuşmaya varılabileceği ümidini taşıdığını açıklamış ve Osmanlı Devleti’nin nüfuzundan bu bölgede faydalanmak gerektiğini belirtmiştir.

Osmanlı Hükümeti, 24 Ekim 1885 antlaşması hükümleri gereğince Mısır meselesini İngilizlerle görüşerek halletmek üzere, bir fevkalâde komiser tayin etmek için harekete geçerek, titiz tetkikler sonunda, Gazi Ahmet Muhtar Paşa’yı Mısır Fevkâlede Komiserliği’ne tayin etti. Bu zâtın esas görevi, Sudan’da asayişin iadesi ile, Mısır ordusunun düzenlemesi ve Mısır iradesinde lüzüm görülecek tadilâtın yapılması ve Mısır sınırının emniyetinin sağlanmasından sonra, Osmanlı Devleti’ne bir rapor düzenlemek ve sunmaktı. Komiserlik, İngiliz Komiseri Mısır’dan ayrıldıktan sonra mahiyet değiştirmiş, İstanbul ile Hidiv ve İngilizler arasında devletin menfaatlerini koruyan ve temsil eden bir makam haline gelmiştir.

Bunun kaldırılması Mısır üzerindeki Osmanlı hakimiyetini tehlikeye düşüreceği ihtimalini doğurmuştu.

Osmanlı Devleti’ne göre İngiltere’nin, Akabe Körfezi sahillerinin nereye ait olduğuna müdahale etmesinin esas sebebi, Hindistan yolu üzerindeki Süveyş Kanalı’nın öneminden kaynaklanmaktadır. Bâbıâli, İngiltere’nin Süveyş üzerindeki hassasiyetini ve Kızıldeniz’deki menfaatlerini anlayarak Devlet-i Âliye’nin bu konuda İngiltere’ye garanti vermesi gerektiğini düşünmüştür. Bu konuları, Atina’daki Osmanlı sefiri İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na aktarması niyetiyle verir.[28]

Yıldız Saray-ı Hümayunu Baş Kitabeti Dairesi’nden gelen belgelere göre, Akabe Körfezi’nin girişinde bulunan mevkilerin de Tur-ı Sina yarımadasında Mısır’a mı, Hicaz’a mı ait olduğunu değişik zamanlarda incelediğini biliyoruz. Meselâ 11 Şubat 1319 tarihinde Sadaretten Ahmet Eyyub Paşa’ya yazılmış olan tezkere örnektir.[29]

Yıldız Baş Kitabet Dairesinde Akabe ve civarındaki urban aşiretlerinin durumuyla ilgili bilgilere de rastlamaktayız. Özellikle el-Vech kazasına bağlı bölgelerde bulunan urban aşiretlerinin durumuyla ilgili yazışmalar olduğu bilinmektedir.[30]

1906’ya Doğru İngiltere Dış Politikası ve Akabe

1904 yılına kadar, İngiltere’nin temel meselesi Mısır’daki varlığı hakkında diplomatik zorluklar çıkaran Fransa, Rusya ve Osmanlı Devleti ile boğuşmaktı. Sudan’daki Mehdi isyanı ve Ondurman Savaşı’yla meydana çıkan gelişmeler 1904 antlaşmasıyla çözülmüştü. Bu şekilde Fransa aradan kopmuş oluyordu.[31]

Bu noktaya varabilmeleri için İngiltere ve Fransa’nın çeşitli alanlarda çok uzun yıllardan beri süregelen çatışmalarını sona erdirmeleri gerekmiştir. Mısır ve Sudan’da süren sömürge mücadelesinde İngiltere, Nil havzasını ele geçirmiş ve Fransa’ya üstünlük sağlamıştı. Bu antlaşmaya göre, Mısır’ı tamamen İngiltere’ye bırakan Fransa buna karşılık Fas’ı ele geçiriyordu.[32]

1906 yılında, Mısır’ın Suriye ile Batı sınırını meydana getiren bölgede bir hadisenin çıkması üzerine İngiliz idareciler telaşlandılar. Onların telaşlanmasına sebep, İngiltere’nin Mısır üzerindeki stratejik hedeflerinin tehdit altında kalmasıydı. İngiliz diplomasi tarihçilerince Akabe olayı şeklinde telaffuz edilen meselede, önemli olan İngiltere’nin Filistin’le bağlantılı bölgesi Suriye’de stratejik çıkarlarının zedelenmesi idi. Ve bu tehlike, İngiltere için Mısır’ın da birkaç yıl sonra zor duruma düşmesine sebep olabilirdi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ