AHMET YESEVÎ: HAYATI, ESERLERİ, FİKİR VE TESİRLERİ

AHMET YESEVÎ: HAYATI, ESERLERİ, FİKİR VE TESİRLERİ

1. Hayatı

Büyük Selçuklu Devleti’nin son haşmetli dönemlerinde yaşayan; “Pîr-i Türkistan”, “Hâce-i Türkistan”, “Hazreti Sultan”, “Sultânu’l-Evliyâ” ve “Evliyâlar Serveri” gibi unvanlarla anılan, Anadolu’nun manevî fatihi Ahmed Yesevî, Müslüman-Türk tarih, kültür ve medeniyetinde tesirleri günümüze kadar gelen önemli mutasavvıf, şair, gönül, fikir ve düşünce erenidir. Anadolu’da ve Türkler arasında İslâmiyet ile Türk dilinin var olması ve yayılmasında büyük bir fonksiyon icra etmiştir.

Ahmed Yesevî, eldeki bilgilere göre, muhtemelen 1085-1095[1] yılları arasında veya daha genel bir ifade ile XI. yüzyılın ikinci yarısında[2] dünyaya geldi. Doğum yeri, çoğunlukla kabul edildiğine göre, halkını Türkler ve Acemlerin oluşturduğu Sayram[3] kasabasıdır. Sayram, Güney Kazakistan’da, Çimkent şehrinin doğusunda Tarım ırmağına dökülen Şâhyâr nehrinin küçük bir kolu olan Karasu çayı yakasında bir yerleşim yeridir . Diğer taraftan bazı kaynaklar O’nun Yesi, yani günümüzdeki ismiyle, Güney Kazakistan’da yer alan Türkistan şehrinde doğduğunu belirtseler de bu görüş doğru değildir.[4]

Babası Şeyh İbrahim, kerametleri ve menkıbeleri ile tanınan ve Hz. Ali’nin, oğlu Muhammed İbnü’l-Hanefiyye soyundan geldiği kabul edilen bir şahsiyettir. Sayram’da Muhammed İbnü’l-Hanefiyye soyundan gelenlere hâce denildiği için, bu soydan gelen Ahmed Yesevî de Hâce Ahmed, Hâce Ahmed Yesevî ve Kul Hâce Ahmed şeklinde anılmaktadır.[5]

Annesine gelince, babasının halifelerinden Mûsâ Şeyh’in kızı Ayşe Hatun’dur.[6] Küçük yaşta anne ve babasını kaybeden Ahmed Yesevî, yedi yaşından itibaren ablası Gevher Şehnâz’ın tarafından yetiştirildi. Bilgilere göre Gevher Şehnaz, bilinmeyen bir sebeple, kardeşini yanına alarak Sayram’dan ayrıldı ve Yesi şehrine yerleşti.[7]

Yedi yaşına kadar geçen dönemde ilk eğitimini babasından alan ve menkıbelere göre de küçük yaşta Hızır’ın sohbet ve irşadına nâil olan Ahmed Yesevî, Yesi’de Arslan Baba’ya (Arslan Bab) intisap ederek tahsiline devam etti. Arslan Baba, Yesi’de meşhur bir şahsiyet olup, Horasan Melâmetliği’ni temsil etmekteydi.[8] Hatta sahâbenin büyüklerinden olan Arslan Baba’nın, Yesi’ye gelerek Ahmed Yesevî’yi bulması ve Hz. Peygamber’in kendisine teslim ettiği hurma emanetini vermesi, terbiyesi ile ilgilenerek onu irşat etmesi, Hz. Peygamber’in manevî bir işaretine dayanmaktadır.[9]

Bu konudaki menkıbeye göre gazvelerin birinde yiyecek bir şeyleri kalmayan sahâbenin isteği üzerine Hz. Peygamber dua eder. Bu duadan sonra Cebrail cennetten bir tabak hurma getirir. Ashâb-ı kirâmdan orada bulunanlar birer hurma alırlar. Ancak bir hurma yere düşer. Bunu gören Cebrail, düşen bu hurmanın Hz. Peygamber’in ümmetinden Ahmed isimli birisinin kısmeti olduğunu ifade eder. Hz. Peygamber sahibine teslim etmek üzere sahâbeye bu hurmayı emanet etmek ister. Sahâbe arasından Arslan Baba, bu görevi yerine getirmeye talip olur. Hz. Peygamber mübarek eliyle bu hurmayı Arslan Baba’nın damağına yerleştirip Ahmed’i nerede ve nasıl bulacağını anlatır ve aynı zamanda onun terbiyesiyle ilgilenmesini de bir görev olarak verir. Arslan Baba yüzyıllarca Ahmed’i arar ve kendisine verilen bu işaret gereğince Yesi’ye gelir. Ahmed’i arar ve mahalle çocuklarıyla oynarken bulur. Arslan Baba daha hurmadan bahsetmeden Ahmed Yesevî emaneti kendisine vermesini ister. Arslan Baba beş yüz yıl damağında sakladığı ve tazeliğini koruyan hurmayı ağzından çıkararak sahibine teslim eder. Ayrıca onun eğitimiyle de ilgilenmeye başlar. Arslan Baba’nın terbiye ve irşadı ile Ahmed kısa zamanda manevi kemal mertebelerini aşar, şöhreti etrafa yayılmaya başlar.[10]

Arslan Baba’nın vefatı üzerine Ahmed Yesevî, dönemin önemli ilim merkezlerinden olan Buhara’ya gitti. Buhara, o dönemde Karahanlıların hâkimiyeti altındaydı. Âl-i Burhan adında zengin ve Hanefî mezhebinde bir aile idarede söz sahibiydi. Ayrıca Türkistan’ın her tarafından binlerce öğrenci, ilim tahsili için bu önemli şehre gelmekteydi.[11] Ahmed Yesevî burada 504/1110[12] veya 518/1124[13] tarihinde, devrin önde gelen âlim ve mutasavvıflarından Şeyh Yûsuf el-Hemedânî’ye intisap ederek, onun irşat ve terbiyesi altına girmiştir. Yusuf el-Hemedânî’nin 535/1140’ta vefatı üzerine, Abdullah-ı Berkî (Barakî) ve Şeyh Hasan-ı Endâkî’den sonra 555/1160’ta Ahmed Yesevî, el-Hemedânî’nin üçüncü halifesi sıfatıyla irşat mevkiine geçti. Ancak bir müddet sonra, vaktiyle şeyhinin verdiği bir işaret sebebiyle, makamını Şeyh Abdülhâlık-ı Gucdüvânî’ye bırakarak Yesi’ye döndü. Bu sırada muhtemelen altmış yaşında olan Ahmed Yesevî, vefat edinceye kadar burada irşat faaliyetine devam etti.[14] Öyle ki, ölümüne kadar bu şehirde kuvvetli bir tasavvuf propagandası yaptığı belirtilmektedir.[15]

Kaynakların çoğu tarafından 562-563/1166-1167 yılında vefat ettiği kabul edilen Ahmed Yesevî, ananeye göre altmış üç yaşından itibaren hayatının geri kalan kısmını, tekkesinin avlusunda küçük bir hücre şeklinde kazdırdığı çile hanede geçirmiştir. Onun bu davranışı, Hz. Peygamber’e ve onun yoluna bağlılığı ile izah edilmektedir. Zira Hz. Peygamber altmış üç yaşında vefat etmiştir. Bu sebeple Ahmed Yesevî için bu yaştan sonra yeryüzünde yaşamak sünnete aykırıdır.[16]

Ahmed Yesevî’nin kaç yaşında vefat ettiği konusunda farklı görüşler dikkat çekmektedir. Bazı araştırmacılar onun altmış üç yaşında vefat ettiğini kabul ederken, yetmiş üç, seksen beş, yüz yirmi veya yüz yirmi beş yaşında vefat ettiğini ileri süren araştırmacılar da söz konusudur.[17]

Timur’un emriyle 798/1396 yılında yapımına başlanan türbesi, aynı zamanda bir camîi ve dergahla birlikte diğer hizmet binalarıyla bir külliye halinde birkaç yıl içinde tamamlandı.[18] Sovyet Rusya yönetimi döneminde bile Türkistan’ın çeşitli yerlerinden gelen Müslüman Türklerin ziyaret ettikleri bu külliye, 1990 yılında Türkiye ile Kazakistan arasında yapılan anlaşma ile gündeme gelen ve 1992 yılında başlanan restorasyon çalışmalarıyla tarihi ve mimari hüviyetini yeniden kazanmıştır. TİKA tarafından gerçekleştirilen restorasyon sonunda, Eylül 2000 tarihinde külliyenin açılışı yapılmıştır.

Eldeki bilgilere göre Ahmed Yesevî’nin İbrahim adında bir oğlu dünyaya gelmiştir. Ancak kendisi hayatta iken İbrahim’in vefat ettiği bilinmektedir. Bunun yanı sıra Gevher Şehnâz ve Gevher Hoşnâz isimli iki tane kızı olan Ahmed Yesevî’nin soyu, kızlarından Gevher Şehnâz yoluyla devam etmiştir. İşte bu süreçte Türkistan, Mâverâünnehir ve Orta Asya bölgeleriyle, Anadolu’da kendilerini Ahmed Yesevî’nin soyundan sayan pek çok ünlü şahsiyet çıkmıştır. Bunlar arasında Semerkantlı Şeyh Zekeriyyâ, Üsküplü Şâir Atâ ve Evliya Çelebi örnek olarak zikredilebilir.[19]

2. Eserleri

Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet ve Fakrnâme adlı eserlerinden bahsedilmektedir.

Bunlardan Dîvân-ı Hikmet, Ahmed Yesevî’nin büyük bir kısmı 5-15 arasında değişen dörtlüklerden ibaret “hikmet” adı verilen dinî, tasavvuf? ve didaktik mahiyetteki manzumelerinin toplandığı bir eserdir. Dîvân-ı Hikmet’in yazma ve basma nüshalarında yer alan hikmetlerin sayısı bazı farklılıklar göstermektedir. Bugüne kadar derlenebilen Yesevî’ye ait hikmetler iki yüz elliyi bulmaktadır. Bu sebeple hikmetlerin birinde yer alan, “Dört bin dört yüz hikmet söyledim” ifadesi sadece bir rivayetten ibarettir.[20]

Hikmetler, sanıldığı kadarıyla yakınındaki bazı dervişler tarafından yazıya geçirilmiş ve yine Yesevî dervişlerinin dilinden en uzak Türk yurtlarına kadar ulaştırılmıştır.[21] Bununla birlikte Dîvân-ı Hikmet nüshalarının muhteva ve dil bakımından önemli farklılıklar taşıması, söz konusu eserdeki bütün hikmetlerin Ahmed Yesevî’ye ait olmadığı ve başta müritleri olmak üzere diğer sûfî şairlerin manzumelerini de içine aldığı şeklinde değerlendirilmektedir. Hatta Fuad Köprülü, elde mevcut bulunan eserin aynı ismi taşıyan başka bir Yesevî derviş veya şeyhine ait olabileceği ihtimalinin tamamen gözden uzak tutulmaması gerektiğini ifade etmiştir.[22] Buna rağmen, bütün hikmetlerin temelinde Ahmed Yesevî’nin inanç ve düşünceleri, tarikatının temel prensipleri yer almaktadır. Bu sebeple de hikmetler, Türkler arasında bir düşünce birliğinin meydana getirilmesinde oldukça önem taşımaktadır.[23]

Hikmetlerin muhtevasını ana hatlarıyla İslâm dini, Türkistan tasavvufu ve Yesevîlik’e ait esaslar oluşturmaktadır. Bazı hikmetlerde amelî ahlak ve çevrenin sosyal hayat açısından aksayan yönleri üzerinde de durulmuştur. Münâcât, naat ve ilk dört halifeye ait övgüler dışında hikmetlerde başka konular da ele alınmıştır. Bunlar ilahî aşk, Allah’ın birliği, mutlak irade ve kudreti, Hz. Peygamber sevgisi, şerîat, sünnet, züht ve takva, İslâm ahlakı, kıyamet, cennet ve cehennem tasvirleri, dünyadan ve sahte aşıklardan şikayet, mutasavvıflara ait kıssalar, zikir ve halvet gibi Yesevîlik adap ve erkânı ile ilgili hususlardır.[24]

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Hoca Ahmet Yesevı çalısmalarında neleri esas almıstır bi bilgi yokmu koca dünyada ödevımı yetistiremıcmm.

BİR YORUM YAZ