AHISKA SAVUNMASININ TARİHTEKİ YERİ VE HALK DESTANLARINA YANSIMASI

AHISKA SAVUNMASININ TARİHTEKİ YERİ VE HALK DESTANLARINA YANSIMASI

Çağımız dünyasının sosyal ve kültürel yapısı her bakımdan çok hızlı bir değişim ve gelişim süreci yaşamaktadır. Toplumdaki değişim ve gelişmeler, folklor ve halk edebiyatının dinamiğini de büyük ölçüde etkileyerek, derlemeden araştırma metotlarına ve terminolojisine kadar hemen bütün unsurlarında yeni arayışlara neden olmaktadır. Nesiller değiştikçe ve ihtiyaç farklılaştıkça araştırma yöntem ve tekniklerinde kullanılan klasik usullerin, çoğu kez yetersiz kaldığı bu alanda çalışanların dikkatini çekmektedir.

Folklor ve halk edebiyatı ürünleri toplumların özelliklerini yansıtırlar. Toplumu oluşturan kişilerin her türlü inanış, düşünce, bilgi beceri, yaşayış ve karakterleri bu ürünlerde şekil alır. Bu nedenle değişen ve gelişen toplumların yeni kazanımları, birikimleri hatta davranış ve söyleyiş biçimleri bile yeni ürünlerin oluşmasına ve eski ürünlerin yeni ve değişik mentalite ile şekillenip yorumlanmasına yol açar. Bu yeni oluşumların araştırılıp çözümlenebilmesi ve sonuçlarından çağdaş yaşamda yararlanılabilmesi için yukarıda sözünü ettiğimiz klasik araştırma ve inceleme yöntemlerinin dışında, yeni ihtiyaçlara cevap verebilecek metotların tespit edilmesi ve geliştirilmesi gerekmektedir. Yani halk edebiyatı araştırmalarının bugün karşı karşıya bulunduğu problemlerine çağdaş bilimin ve modern teknolojinin ışığında çözümler aramak ve önerileri araştırmacıların hizmetine sunmak zorunda olduğumuzu bilmeliyiz. Bu araştırma ve çözüm önerilerini örneklerle, sebep ve sonuçlarıyla birlikte açıklamak, konunun daha somut biçimde algılanıp anlaşılacağı ve yeni nesil araştırmacılarına örnek olacağı düşüncesindeyiz. Halk edebiyatı gibi uçsuz bucaksız bir alanın derlenip toplanması, araştırılıp incelenmesi ve sonuçları itibariyle kesin yargılara varılmasının pek de kolay olmadığını bilmeliyiz. Çünkü daha, halk edebiyatı ve folklor konularının ana unsuru olan “halk”ın kim olduğu, hangi toplumsal grubu kapsadığı tartışmalarına bile henüz açıklık kazındırabilmiş değiliz. Ayrıca halk edebiyatının gerek konu, gerek araştırma ve inceleme yöntemleri bakımından kesin olarak ayrıldığı ve sınır koyduğu bir bilim dalı yok gibidir. Millennium tekniğinin uzay araştırmalarındaki uzay tabakaları ile, yaratılış destanlarındaki “yedi kat gök” söylemini düşünmemiz, konumuzun sınırları ile ilgili bir fikir edinmemiz için yeterli olur sanırım.

Bütün bilim dallarının konumuzla yakın-uzak ilgisi bulunmakla birlikte, tarih biliminin halk edebiyatı çalışmalarında ayrı bir yeri ve önemi vardır. Halk edebiyatı konuları tarihle iç içe yaşarlar ve bu iki bilim dalı. araştırma ve incelemelerde birbirlerini tamamlarlar. Halk edebiyatı konularında anlatılan olayların zamanını tespit edebilmemiz için tarihe başvururuz. Halk edebiyatı ürünlerinin incelenmesiyle ortaya çıkan sonuçlar, tarihin karanlıkta kalmış noktalarının aydınlatılmasına yardımcı olur, Z. V. Togan’ın dediği gibi, halk edebiyatı ürünleri “Usulü ile istifade edilirse, vesikaları bulunmayan devirler için menba işini görürler” Konularının kaynaklarını çoğunlukla tarihten alan halk hikâyelerimiz, çekirdeklerini birer tarihi olay teşkil eden destanlarımız, savaşları ve tarihi olayları bizzat yaşamış olan halk şairlerimizin destan ve deyişlerinin dizeleri arasındaki bilgilerin değerlendirilip çözümlenmesi, tarihimizin ve de edebiyat tarihimizin bugün hâlâ karanlıkta bulunan birçok noktasına ışık tutar. Örneğin, tarihçiler Kayıkçı Kul Mustafa’nın Genç Osman manzumesi ve sözlü rivayetlerindeki bilgilerden yararlanarak IV. Murat’ın Bağdat’ı fethi ve Genç Osman’ın tarihi kişiliği hakkında değerli bilgiler elde ederler. Halk edebiyatı araştırmacısı da tarihi kaynaklardaki bilgiler yardımıyla manzumelerin ve rivayetlerin zamanını tespit edebilmektedir.

Halk edebiyatının mevcut ve uluslararası bilim alanlarında kabul gören metot ve uygulamalarının genel çerçevesi içerisinde ele aldığımız halk edebiyatı ürünlerini, aşağıda vereceğimiz örneklerle araştırıp inceleyerek, yukarıda sözünü ettiğimiz şekilde, hem tarihe, hem de halk edebiyatına yardımcı olacağımız düşüncesindeyiz.

Tarihimizde pek çok örneği bulunan belirsiz ve tarihi kaynaklarda göremediğimiz noktalarından birisi de 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşları sırasında yaşanmış bir felaketin gerçek yüzüdür. İstanbul’da oturan Osmanlı tarihçisi, imparatorluğun öteki ucunda yapılan bir savaşı ve sonucunu normal şartlarda alınmış bir yenilgi gibi sunmuştur. Halbuki bu savaşı bizzat yaşamış olan halk şairlerinin dizelerinde olayların gerçek yüzünü, yani yenilginin gerçek nedenlerini ve olayların perde arkasını açık bir şekilde öğrenebiliyoruz.

Rus Çarı I.Nicolas, Türklerin, sınırları içerisinde bulunan Hıristiyanlara baskı yaptığını bahane ederek, 26 Nisan 1828’de yayınladığı bir bildiri ile Osmanlı İmparatorluğu’na resmen savaş ilan eder. İki cepheden ilerleyen Rus orduları, bir taraftan Purut nehrini geçerek Edirne’ye kadar ilerler, diğer taraftan da Karadeniz’in kuzeydoğusunda önemli bir kale olan Anapa’ya saldırarak şehiri işgal ederler. Rus ordusu komutanı General Paskiyeviç’in hedefi Kars’tır. Çünkü Kars’ın alınması, Ahıska’ya Erzurum’dan gelecek yardımı kesecektir. Bu yüzden, Arpaçayı sınır nehrini geçen Rus Ordusu, on bin kişilik Kars savunma ordusunun kahramanca karşı koymasına rağmen şehri alarak yakıp yıktıktan sonra, Ahıska ve Ahılkelek üzerine yürüdü.

Otuz bin kişilik bir ordu ile Kars’a yardım etmek için Erzurum’dan hareket eden Köse Mehmet Paşa, Kars’ın düşman eline geçmesi üzerine Ahıska’ya yürümüş, buradaki on bin kadar gönüllü ve halkla birlikte şehri savunmaya başlamıştır.

Çok kanlı sokak savaşlarından sonra şehirin hemen bütün nüfusu vurularak veya yakılarak yok edilmiş, yanındaki kuvvetlerle iç kaleye çekilen Köse Mehmet Paşa da,”Vire” ile şehri Rus’lara teslim etmiştir.

Rus Harp Akademisi profesörlerinden, Rus-Japon savaşı başkomutanı General Kroptakin, şehrin savunmasında son nefeslerine kadar kahramanca dövüşen Ahıska Türkleri hakkında şöyle diyor: “Ahıskalıların bu esnada hiçbir yerde misli ve menendi görülmemiş bir tarzda ateşe atılan kadınlarını hatırlamak kâfidir. Türk kadınları ellerinde kılıç bulunduğu halde Rusların üzerine aslanlar gibi hücum ve savlet ederek, muhaberede sebat ediyorlardı. Çaresiz kalan kahraman gaziler ise, Ruslara teslim olmak ârını irtikâb etmekten, esaret felaketine uğramaktan ise diri diri yangın alevleri içine atılıyorlar, alevlere gömülüp cesetlerini kül, ruhlarını Cenab-ı Hakk’a teslim ediyorlardı.’’

Tabiat güzellikleri, zengin halk kültürü ve coğrafi konumu itibari ile Doğu’da önemli bir Türk şehri olan Ahıska’nın tarihteki kahramanlıkları üzerine bir çok şiirler, hikâyeler, destanlar ve bayatılar söylenmiştir. Bundan dolayı halk arasında “aşıklar yatağı” olarak bilinen Ahıska’nın Rusların eline geçmesi üzerine söylenen aşağıdaki bayatı, şehrin kültürünü ve stratejik önemini en güzel şekilde anlatmaktadır.

Ahıska gül idi gitti
Bir ehl-i dil idi gitti
Söyleyin sultan Mahmud’a
İstanbul kilidi gitti

Ahıska’nın Ruslar tarafından kanlı bir şekilde işgalini,tarihi kaynaklardan yukarıdaki şekilde kısaca verdikten sonra, işgal sırasında halkın çektiği acıları ve yaşanan ibret verici olayları, savaşa katılarak olayları bizzat yaşadığını tespit ettiğimiz halk şairlerinin ağzından dinlememiz daha doğru olur.

Şahsi kitaplığımızdaki Es-Seyyid Osmanü’z-Zeyn min Telamizi Emrullahı’l-Vehbî tarafından 12/l829 yılında yazılmış bir çönkte bulunan “Aslı” adına kayıtlı iki destan, Ahıska’nın işgalini ve işgal sonrası halkın yaşadığı acı olayları bütün açıklğıyla gözler önüne sermektedir. Oldukça iyi durumda olan cönk, 21×10 ebadında ve 20 yapraklıdır. Açık bir nesihle yazılmıştır. Cönkte, Ahıska destanlarından başka değişik şairlere ait 19 parça şiir daha vardır. 1975 yılında Trabzon merkezinde bir şahıstan elde ettiğimiz cönkte “Destan-ı Akıska” başlığı ile verilen “Aslı” mahlaslı destanlar şunlardır:

Kavaklar kuruldu, günler farıdı
Akıska üstünü duman bürüdü.
Dini islam olanlar cümle kırıldı
Toz duman içinde kalan Ahıska

Pınarlardan abdest alınmaz oludu
Camilerde namaz kılınmaz oldu
Akıska kızları salınmaz oldu
Kızları da yesir giden Akıska

Kalası da yesir giden Akıska
Oniki bin kızı bir kalada buldular
Altun küpemizi cümle aladılar
Her birimiz bir kâfire verdiler

Kızları da yesir giden Akıska
Gene kavuşuyor ay ile yıldız
Kavaklar kurulda üç gece gündüz
Defter ile gitti oniki bin kız
Aslı kızı yesir giden Akıska

Aynı cönkte bulunan Aslı adına kayıtlı ikinci destan şeyledir.

Gidi kafir mel’ûn kale yaptırır
Ak ellerimizle kerpiç döktürür
Dizin dizin ellerini öptürür
Din-i İslamdan bize imdadın var mı

Kâfir şapkasını alır eline
Günde üç kez teklif eder dinine
Aldanman ol Moskof’ların diline
Dinin essahından imdadın var mı

Yesir kaldı Akıska’nın kızları
Yeksar gitti gelinleri kızları
Kör olası Galip Paşa gözleri
Erzurum’dan bize imdadın var mı

Kars kalesin vire ile verdiler
Akıska’nın erkek neslin kırdılar
Kız gelin komayıp yesir aldılar
Din-i İslamdan bize imdadın var mı

Evimizin öğü Soğanlı Dağ dı
Babam Paşa kardeşlerim beğ idi
Biz böyle olmadan ölüm yeğ idi
Din-i islamdan bize imdadın var mı

Evimizin öğü bir geniş yazı
Kimi şehit oldu kimisi gâzi
Halilbeyoğlu’nun gelini kızı
Padişah’tan bize imdadın var mı

Gelen ağlar giden ağlar yol ağlar
Vezir ağlar hünkâr ağlar kul ağlar
Aslı da başına karalar bağlar
Padişahtan bize imdadın var mı

Destanlardaki anlatıma bakılırsa Aslı, olayları bizzat yaşamış müsliman bir Türk kızdır. Savaşı ve aynı zamanda başından geçen olayları anlatmaktadır. Yani burada olayın kahramanı ve şairi aynı kişidir. Tutsak alınıp götürülen kadın ve kızlar arasında olduğunu ve onun da diğer kadın ve kızlarla birlikte bir düşmana verildiğini söylüyor.

“Her birimiz bir kâfire verdiler”
“Aslı kızı yesir giden Akıska”

Ayrıca destanlardaki anlatımda daima birinci çokluk şahıs ve iyelik ekleri kullanılmıştır. Şair Aslı, bu anlatımıyla olayların içerisinde olduğunu bize haber vermektedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al