AFRİKA’DA TÜRKLERİN HAKİMİYETİ VE KURDUKLARI DEVLETLER

AFRİKA’DA TÜRKLERİN HAKİMİYETİ VE KURDUKLARI DEVLETLER

Asya’dan tarihin değişik dönemlerinde kitleler halinde ayrılan Türkler bilhassa batıya doğru göç ederek Avrupa ve Afrika’da bir çok bölgeyi kendilerine yurt edindiler. Geri dönmemek üzere terk ettikleri toprakları ve geride bıraktıkları soydaşlarıyla irtibatlarını çok zaman kaybetmelerine rağmen asli kimliklerini muhafaza ettiler. Bu makalede Türklerin Afrika’nın değişik bölgelerine doğru yayılmaları Mısır merkezli olarak ele alınacaktır. Tarihin her döneminde Nil gibi önemli bir kaynağa sahip olduğu için kıtanın bu en verimli ülkesi daima her devlet ve milletin dikkatini üzerine çekmiştir. Önce buraya yerleşen Türkler de kısa zaman içinde kıtanın farklı istikametlerine doğru yayılmaya başladılar. Bir taraftan Akdeniz’in güney sahillerini takip ederek kıtanın batısına doğru ilerleyip Atlas Okyanusu sahillerine kadar ulaştılar. Diğer taraftan Kızıldeniz’in batı sahilinden güneye doğru inerek Hint Okyanusu sahillerindeki önemli iskelelere kadar inerek kendilerine bir mücadele alanı oluşturdular.

Sömürgeciliğin zirveye çıktığı XIX. asrın ortalarında Mısır-Somali ve Mısır-Cezayir istikametinde uzanan Osmanlı sınırlarının adeta Cezayir-Somali yönünde birleştirilmesi için bir taraftan Sudan üzerinden bugünkü Uganda topraklarına kadar doğu Afrika’nın tamamı Kavalalı Mehmed Ali Paşa ve yerine geçen Hidivler tarafından Mısır’ın sınırlarına dahil edildi. Diğer taraftan bugünkü Libya toprakları üzerinden güneye doğru yapılan seferlerle Çad Gölü havzasına kadar gidilerek Nijer ve Çad isimli ülke topraklarında yeni hakimiyet alanları tesis edildi. Böylece Büyük Sahra’nın güneyindeki bir çok bölge Osmanlı Devleti’nin sınırlarına katıldı. IX. asırda başlayan Türklerin Afrika’daki varlık mücadeleleri XX. asrın ilk yıllarına kadar devam etti. Kıtadaki bu hakimiyetin son iki halkası olan Mısır’da kraliyet ailesi 1953 yılında ve Tunus Emâreti ise 1965 yılında bilhassa Batı’nın tahrik ettiği milliyetçi hareketlerin alevlenmesi sonucu yıkıldılar.

Anavatanlarını terk ettikleri andan itibaren Türklerin diğer kıtalara yaptıkları göçler ve gittikleri yerlerde kurdukları devletlerin tarihte oynadıkları etkinliklerini genel olarak tespit etmek kolay görünmektedir. Zira dünya tarihi veya farklı bölge tarihleri hakkında yazılan bir çok eserde birkaç cümle ile de olsa müspet veya menfi mânâda onlarla ilgili bazı ifadelere rastlamak mümkündür. Zaten başlangıcı ile sonucu arasında sadece bir kaç gün hatta birkaç saat içerisinde başlarından geçen bir çok tarihi hadise üzerine bazen müstakil makaleler ve kitaplar yazıldığı bilinmektedir.[1]

Türklerin Afrika’ya ilk ayak bastıkları tarihlerde kurdukları devletleri ve günümüzde bir çok ülkede hâlâ yaşamakta olan nesilleri üzerinde yapılan araştırmaların sayısı çok sınırlıdır. Osmanlıların bu kıtada hakim olmaya başladıkları XVI. asır öncesi dönemde yaşayan Türklerle ilgili pek çok kitapta önemli olsun olmasın bir çok hadisenin bile en ince teferruatlarına kadar yer aldığı görülmektedir. Osmanlı Dönemi’ne gelince birinci elden kaynak kabul edilen arşiv belgelerinin bolluğu dikkatlerden kaçmamaktadır. Günümüz tarihçiliği açısından bütün bu kaynakların ışığında yapılan sınırlı sayıdaki ilmi araştırmaların sayısı artırılarak hem kendi tarihimiz gerektiği gibi aydınlatılmalı hem de milletimizin farklı coğrafi bölgeler üzerindeki etkinliklerinin dünya tarihine katkıları göz önüne konulmalıdır.

İslam’ın Afrika’da yayılmaya başladığı VII. asırdan itibaren Müslüman Araplar bir çok bölgede kısa zamanda hakimiyet tesis etmişlerdi. Hz. Ömer zamanında başlayan ilk fetih hareketleri Hz. Osman zamanında da aralıksız sürerek Emeviler Dönemi’nde Kuzey Afrika’daki hakimiyetleri daha da güçlendi. Abbâsîler Dönemi’ne gelince İslam toprakları Asya kıtasında olduğu kadar bu kıtada da epeyce genişlemeye başladı. İşte Türklerin Afrika tarihinde ilk defa etkili olmaya başlamaları da bu döneme rastlamaktadır. Asker olarak İslam ordularına alınıp Irak ve Suriye bölgesine getirilen bu insanların bir kısmının daha sonra Mısır’a sevk edildiklerini görmekteyiz. Burada kısa zamanda idareyi ele geçirerek adeta devlet içinde devlet kuran ilk Türk hanedanı Tolunoğulları Devleti’dir (868-905). Dönemin siyasi ortamı içerisinde uzun sayılabilecek bir hakimiyet tesis eden bu hanedanın yıkılmasından bir müddet sonra kurulan ve birincisine göre daha az ömürlü olan ikinci Türk hanedanı İhşîdîlerdir (935-969). Bu iki hanedan tecrübesinin ardından Fas civarında kurulduktan sonra Mısır’a gelerek burayı kendilerine merkez yapan Fatımiler Dönemi’nde de (909-1171) Türkler daha ziyade orduda askeri güç olarak varlıklarını sürdürdüler. Bilhassa halife el-Mustansır (1036-1094) zamanında idarede epeyce etkili konuma geldiler. Mısır’ı onlardan alan Selahaddin Eyyûbî’nin Eyyûbîler Devleti’ni (1171-1250) kurmasıyla birlikte Türkler Afrika’da yeniden yükselişe geçtiler ve bu hanedana da en büyük desteği onların verdikleri bilinmektedir. Fatımiler gibi Eyyûbîler de Kuzey Afrika’nın bir çok bölgesine ve Yemen’e kadar uzanan bir hakimiyet alanı oluşturdular. Kafkaslar’dan ve Mâverâünnehir bölgesinden getirilen ve “Memlük” denilen askerlerin giderek idarede hakim olmaları neticesinde Eyyûbîlerin yerine Memlükler (1250-1517) Devleti’nin kurulduğunu görüyoruz. Memlükler yaklaşık üç asır Arap Yarımadası, Mısır, Yemen ve Trablusgarp sınırına kadar geniş bölge üzerinde hakim oldular. Bilâdü’s-Sudan olarak tarif edilen Büyük Sahra’nın güneyinde kalan bölgede yer alan Kânim- Bornu, Mali, Songay ve Kano gibi sultanlıklarla bu dönemde yakın münasebetler geliştirildi. Yavuz Sultan Selim tarafından 1517 yılında Mısır’daki Memlüklü Hanedanı’na son verilmesinin ardından kısa zamanda bütün Kuzey Afrika ve Yemen’le bağlantılı olmak üzere Doğu Afrika Osmanlı Devleti’nin idaresine girdi. Kızıldeniz’in bir Türk gölü haline dönmesinin ardından karadan Nûbe, Habeşistan ve Zengibar memleketlerindeki Müslüman ve Hıristiyan krallıklarla, deniz yoluyla ise Hindistan bölgesine kadar uzanan geniş bir bölgeyle temasa geçildi. Türklerin Afrika’da en uzak noktalara ulaştıkları Osmanlı hakimiyeti dönemi 1911-1912 yılında cereyan eden Osmanlı-İtalyan Savaşı’na kadar devam etti.

A. Mısır’da Kurulan Türk Devletleri

I. Tolunoğulları Devleti (868-905)

IX. asırdan itibaren hizmetine girdikleri Abbâsî hanedanına mensup halifeleri himaye etmeye başlayan ve kısa zamanda İslam tarihinde önemli yer alacak olan Türklerin Afrika’da kurdukları ilk devlet Tolunoğulları Devleti’dir. Buhara asıllı bir aileye mensup olan Ahmed İbn Tolun Mısır valiliğine tayin edilen ve gitmek istemeyen üvey babası Bayık Beg yerine 868 yılında buraya gitti. Kendisi sadece Fustat (Kahire) ve çevresinden sorumlu iken kayınpederi Yârcûh ise İskenderiye ve civarını idare etmekteydi. 873 yılında Yârcûh’un ölümü üzerine bütün Mısır onun hakimiyetine geçerken Abbâsî halifeliğinin zayıfladığı bir dönemde Tolunoğulları Devleti güçlendi. Halifeye bağlılığı devam etmekle birlikte Ahmed b. Tolun müstakil bir hükümdar gibi hareket etmeye başladı.

884 yılında vefat ettiğinde Mısır tarihinin en iyi dönemlerinden biri geride kaldı. Zira her alanda ahalinin hayrına çalışmış ve 18 yıllık valiliği döneminde Mısır’ın yıllık geliri 10 milyon dinara ulaşmıştı.[2] Onun 868 yılında kurduğu hanedan 905 yılına kadar otuz yedi yıl hüküm sürdü. Ülkenin sınırları hemen hemen bugünkü Mısır Devleti’nin tamamı ve Libya topraklarının büyük bir kısmını içine alıyordu. Ayrıca Arap Yarımadası’nın kuzeyi, Filistin, Lübnan ve Suriye de Tolunoğullarının idaresi altındaydı. Zira Türkler bugünkü Libya topraklarına ilk defa Ahmed b. Tolun’un oğlu Abbas komutasında 879 yılında geldiler.[3]

Mısır Müslümanlar tarafından fethedildiği günden itibaren ilk defa Ahmed b. Tolun Dönemi’nde Abbâsî Hanedan’ın merkezi Bağdat’tan askeri ve iktisadi bakımdan koparak müstakil hale geldi. Özellikle ordusuna aldığı Türk ve zenci askerlerle kuvvetinin artması sayesinde Suriye’ye de hakim oldu.[4] Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Humâraveyh zamanında ise Mısır refah ve zenginlik bakımından daha iyi bir konuma geldi. Ayrıca bu aileden üç hükümdar daha hüküm sürdüyse de on yıl içinde devletin yıkılmasına engel olamadılar. Tolunoğulları Mısır’da 24.000 zencî 40.000 Türk olmak üzere toplam 64.000 neferden oluşan bir askeri güce ulaşmışlardı.[5]

II. İhşîdîler Devleti (935-969)

Abbâsî Halifesi Kâhir-Billâh tarafından 933 yılında Fergana asıllı bir hükümdâr ailesine mensup olan Muhammed b. Tuğç Mısır valisi yapıldıysa da kısa süre sonra bu görevinden azledildi. Halife Râzi-Billâh tarafından 935 yılında tekrar vali tayin edilmesiyle birlikte İhşîdîler Hanedanı Mısır’da ikinci Türk devleti olarak kuruldu. Kendisine halife tarafından Fergana hükümdarlarının kullandıkları “İhşîd” unvanı verildi. Halife Muttaki-Lillâh kendisine bağlılığından dolayı Mısır’ın otuz yıl idaresini ona verdi. 937 yılında ölümü üzerine yerine veliaht tayin ettiği on beş yaşındaki oğlu Ebü’l-Kâsım Ûnûcur geçtiyse de Nûbeli Vezir Ebü’l-Misk Kâfûr ona vasi tayin edilerek Mısır’ın gerçek hükümdârı gibi devleti idare etti. Kâfûr böylece yönetimdeki gücünü kaybetmedi ve Ûnûcûr 960 yılında vefat edince yerine geçen Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed bu vâsiyi etkisiz hale getiremedi. Ancak bu valinin 966 yılında vefat etmesi üzerine yerine dokuz yaşındaki oğlu Ahmed’in geçmesine müsaade etmeyen Kâfûr Abbâsî Halifesi Mûti-Lillâh tarafından Mısır valiliğine tayin edilmesini sağladı. İki yıl valilik yaptıktan sonra ölünce yerine Ebü’l-Hasan’ın on bir yaşındaki oğlu Ebü’l-Fevâris Ahmed b. Ali b. Muhammed geçtiyse de Mısır’ın içine girdiği buhranlı dönemde Fatımiler kurtarıcı gibi görülerek 969 yılında Cevher es-Sıkıllî Fustat’a geldi ve İhşîdîler Devleti’ne son verdi.[6] Bunlardan iktidarı ele alan Fatımi ordusunda Sudanlı denilen zenciler ile Türk askerlerinin sayısı çok fazla idi ve aralarında büyük bir rekabet yaşanıyordu. Zamanla bu rekabet kavgaya dönüştü ve Sudanlılar yenilerek Yukarı Mısır denilen Said bölgesine kaçtılar.[7]

Tolunoğulları hanedanının yıkılmasından otuz sene sonra aynı topraklar üzerinde hakimiyet tesis eden bu ikinci Türk hanedanı da fazla uzun ömürlü olamadı ve otuz beş sene sonra yıkıldı. Özellikle Kâfur’un yönlendirmeleriyle Kuzey Suriye’yi ellerinde tutan Hemdânilerle mücadele edildi. Ama kıtanın kuzeybatısından gelen Şii Fatımi Hanedanı karşısında varlık gösteremedi ve onların eline geçti. Bundan böyle Mısır İslam dünyasının doğusu ile batısı arasında bir kaynaşma yeri haline döndü.[8]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ