ABD VE AB BAĞLAMINDA TÜRKİYE’NİN GÜVENLİK POLİTİKASI

ABD VE AB BAĞLAMINDA TÜRKİYE’NİN GÜVENLİK POLİTİKASI

Soğuk savaştan sonra Türkiye’nin güvenlik sorunları çeşitlendi. Ankara’nın hareket serbestisi çevre bölgelerde arttı. Buna rağmen NATO üyeliğine ve ABD ile güvenlik ilişkilerine verdiği önem azalmadı. Aksine, Amerika ile çıkarlar pek çok bölgede örtüştü. 11 Eylül 2001’den sonra, Washington’un Ankara’ya daha da yakınlaştığını gözlemlemek zor değildir. Öte yandan, tüm iniş- çıkışlarına rağmen, Avrupa Birliği üyeliği Türkiye’nin en önemli dış politika amacı olmaya devam etti. Yunanistan’ın itirazları devam etse de, Türkiye’nin AB üyesi olmadan Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’na (AGSP) katılması konusunda bir orta yol bulundu. Bundan böyle, Türkiye’nin güvenlik politikasını Washington ve Brüksel’den tam bağımsız olarak düşünmek mümkün olmayacaktır. Türkiye’nin kendi bölgesinde de olsa, giriştiği her güvenlik ilişkisi ya da davranışının ABD ve AB bakımından sonuçlarını da düşünmemiz gerekecektir. Aynı şekilde, ABD ve AB’nin attığı her adımın da Türkiye’ye etkileri olabilecektir. Artık tahlillerimizden ne ABD’yi ne de AB’yi dışlayabiliriz.

Değişen Stratejik Ortam

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye, güvenliğini genellikle NATO içinde ve ABD ile kurduğu ikili askeri ilişkiler çerçevesinde sağlamıştır. Soğuk savaştan sonra, bir taraftan AB ile ilişkilerin yoğunlaşması ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nın (AGSP) gelişmesi, diğer taraftan bölgesel düzeyde artan tehlikeler ve menfaatler, Ankara’yı karmaşık bir güvenlik ilişkileri ortamı içine itmiştir. Bu ortam nasıl gelişmektedir ve önümüzdeki on yıl içinde nasıl gelişecektir?

Soğuk savaş yıllarında NATO’nun askeri stratejisinin ağırlık merkezi, “merkezi cephe” olarak adlandırılan Batı Almanya idi. Sovyet ve Varşova Paktı tehdidinin bu bölge üzerinde yoğunlaştığı düşünülüyor ve Sovyet tanklarının bir “yıldırım savaşı” harekatıyla Almanya üzerinden kısa sürede Atlantik Okyanusu’na ve Manş denizine ulaşabileceği varsayılıyordu. NATO’nun tüm askeri planları böyle bir harekatın caydırılması ve önlenmesi amacına yönelikti. Bu varsayım çerçevesinde, Türkiye’nin ve genel olarak NATO’nun güney kanadının tamamlayıcı ve destekleyici, fakat önemli bir stratejik görevi vardı. Türkiye birkaç şekilde Batı Avrupa’nın güvenliğine katkıda bulunmaktaydı.

  • Türkiye NATO üyesi olmasaydı, Sovyetler Birliği çok daha ağırlıklı bir şekilde merkezi cepheye, yani Almanya ve Batı Avrupa’ya, yüklenme imkanını elde edecekti. İyi eğitim görmüş ve asker sayısı bakımından ittifak içinde ABD’den sonra ikinci büyüklükteki Türk Silahlı Kuvvetleri otuz kadar Sovyet/Varşova Paktı tümenini güney bölgelerine bağlayarak, merkezi cephenin yükünü önemli ölçüde hafifletiyordu.
  • Muhtemel bir savaşta Türkiye’nin konumu, müttefik kuvvetlerine batıya doğru ilerleyen Sovyet/Varyova Paktı kuvvetlerinin lojistik hatlarını güneyden vurma imkanını sağlayacaktı.
  • Barış zamanında ise Türkiye’nin konumu ittifaka elektronik aletlerle istihbarat yapma imkanlarını sağlıyordu.
  • Türkiye’nin üyeliği savaş zamanında ittifaka boğazları kontrol etme imkanını da vermekteydi. Türkiye’nin (ve arkasından Yunanistan’ın) nötralize edilmesi, NATO’nun Akdeniz’deki savunma hattının Sicilya-Bon Burnu çizgisine kadar batıya kaymasına sebebiyet verebilir ve böyle bir gelişme Batı Avrupa’nın savunmasını önemli ölçüde güçleştirebilirdi.
  • Türkiye, Sovyetler Birliği ile sınırdaş olan iki NATO ülkesinden biriydi (diğer ülke Norveç’ti). Savaş sırasında Türkiye, birbirinden aşağı yukarı 1800 km. uzaklıkta iki ayrı cephede (Trakya- Boğazlar bölgesi ve Doğu Anadolu) savaşmak zorunda kalacaktı. NATO’da Türkiye’den başka iki ayrı cephede savaşmak zorunda kalabilecek başka bir ülke yoktu.[1]

Bu durum, şu anlama geliyordu: Batı Avrupa’ya destek olmak için savaş zamanında Türkiye, istilaya ve büyük bir yıkıma uğrama riskini göze alıyordu. Barış zamanında ise, Avrupa’daki güç dengesine katkıda bulunmak için, Sovyetler Birliği gibi dev bir komşunun baskılarına maruz kalmayı kabulleniyordu. Türkiye, bu ağır risklerin ve ittifaka katkılarının karşılığında, NATO’nun ortak savunma yükümlülüğünden yararlanıyordu. Ayrıca, ABD’den ve çok daha küçük ölçüde Almanya’dan askeri ve ekonomik yardımlar alıyor, NATO’nun alt-yapı yatırımlarından istifade ediyordu.

Soğuk savaştan sonra bu alış-veriş yeni stratejik koşulları karşılamamaya başladı. Bir taraftan Türkiye’nin döviz girdilerinin artması, diğer taraftan ABD yardımlarının gittikçe azalması zaten askeri ve ekonomik yardımları (özellikle askeri satış kredilerini) anlamsızlaştırmıştı. Fakat, daha da önemlisi, müttefiklerin ve Türkiye’nin güvenlik algılamalarının değişmesi ve bunun sonucunda Atlantik İttifakı’nın anlamının ve işlevinin değişmesiydi. Sovyetler Birliği’nin çökmesi ve Varşova Paktı’nın dağılmasıyla tehditlerin ağırlık merkezi, “merkezi cephe”den güney ve güneydoğu bölgelerine kaydı. Tehditler çeşitlendi. Devlet olmayan birimlerin çoğalması, kitle imha silahları, etnik çatışmalar ve terörizm bölgesel istikrarsızlıkları arttırdı. Bölgesel istikrarsızlıklarla birlikte ortaya çıkan yeni fırsatlar Ankara’yı Balkanlar, Karadeniz havzası, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu’da sorumluluklar almaya teşvik etti.

Avrupa Birliği ve Türkiye

Türkiye’nin konumunu merkezileştirmesi, Amerika ve Avrupa’da ayrı hatta zıt biçimlerde algılandı. Bir Avrasya ülkesi olarak Türkiye’nin önemini ABD kavramakta zorlanmadı. Türkiye’nin kendi rolünü algılamasıyla ABD’nin algılaması büyük ölçüde örtüştü. Demokrasi yolunda büyük adımlar atmış bir Müslüman ülke olarak Türkiye’nin Avrasya’da özel bir yeri ve rolü olmalıydı. Türkiye’nin coğrafi konumu, hem Barsa Körfezi hem de Hazar Havzası enerji kaynaklarının ve yollarının güvenliği için elverişliydi. Batı değerlerinin Orta Asya’ya yansıtılması bakımından Türkiye yardımcı olabilirdi.

Avrupalıların algılaması ise, epeyce farklıydı. Türkiye, istikrarsız bölgelerle çevrelenmişti. Kendi içinde de, istikrarsızlıklarla boğuşan bir ülkeydi. Üstelik, soğuk savaştan sonra o istikrarsız ve tehlikeli bölgelerde iddialı ve aktif politikalar yürütmeye çabalıyordu. AB’ye üye olması, AB üyelerine yeni yükler getirebilirdi. Kısaca, Türkiye “güvenlik” üreten bir ülke olmaktan çok, güvenlik “tüketen” bir ülkeydi. Bugün dahi, bu şekilde düşünen Avrupalılar eksik değildir.[2] Fakat, bu olumsuz yaklaşım yavaş yavaş değişerek yerini daha olumlu bir bakış açısına bırakmaktadır. Türkiye’nin hem bölge istikrarına hem de Avrupa güvenliğine katkıda bulunabileceği Avrupa’da da anlaşılmaya başlamıştır.

AB üyeleri arasında bazı asgari müşterekler ve olaylar karşısında alınan bazı ortak tavırlar vardır. AB’nin tüm üyeleri AB bölgesini bir “güvenlik topluluğu” (security community) olarak görmektedirler.[3] Başka bir deyişle, birbirlerine karşı önemli güvenlik sorunlarının üstesinden gelerek bir “barış toplumu” kurmuş oldukları inancına varmış bulunmaktadırlar. Türkiye’nin güvenlik menfaatleri Avrupalıların bu ortak tavırları ile uyuşabiliyor mu? Daha önce belirtildiği gibi, soğuk savaş yıllarında, Türkiye bir NATO üyesi olarak Batı Avrupa güvenliğine önemli katkılarda bulunuyordu. Öte yandan, Türkiye riskli jeopolitik konumuna rağmen NATO’nun koruyucu şemsiyesinin altında kendisine yönelik tehditleri karşılayacak şekilde ittifakın imkanlarından yararlanıyordu. Hatta, NATO üyeleri arasında oluşan menfaat birliği ittifak içinde ortak bir strateji kültürünün ortaya çıkmasına da yol açmıştı.

Sovyet tehdidi ve onun sonucunda çift kutuplu sistemin gereği olan nisbi istikrar ve disiplin ortadan kalkınca, güvenlik endişeleri tamamiyle değişti ve çeşitlendi. Soğuk savaştan sonraki şartlar stratejik bakımdan Avrupa’yı kendi içine döndürürken, Türkiye’yi dışa yöneltti. Türkiye hem dıştan gelen tehditlere karşı, eskiye oranla daha aktif tedbirler alırken hem de yeni doğan fırsatlardan yararlanmak için kendisini çevreleyen bölgelerde ekonomik ve siyasi bakımdan daha girişimci bir rol oynamaya başladı.

AB içinde ise, Türkiye’dekine benzemeyen bir süreç yaşandı. Batı Avrupalıların birbirlerine karşı kuvvet kullanma ihtimali tamamiyle ortadan kalkmıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan kalan kötü hatıraların etkisiyle askeri kuvvet kullanmaya karşı genel bir tutum da oluşmuştu. Gene yakın geçmişte, Avrupa’da insanlığa karşı işlenen suçların yarattığı belki de gizli bir vicdan azabının etkisiyle insan haklarına riayet en önde gelen standart ölçü sayıldı. Böylece, demokrasi ile uluslararası güvenlik arasında sıkı bir ilişki kuruldu. Demokratikleşme ve insan haklarına riayet uluslararası güvenliğin temel şartı haline geldi. Avrupa’nın jeopolitik ufku daralırken, demokratik ufku genişledi. Halbuki Türkiye’de bunun tam tersi bir durum ortaya çıktı: jeopolitik ufuk genişlerken demokratik ufuk dar kaldı. Bu gelişme sonucunda Avrupalı müttefiklerle Türkiye arasında soğuk savaş yıllarında var olan ortak stratejik kültür ortadan kalktı. Türkiye, Avrupa güvenliğine katkıda bulunan bir ortak olarak değil tam tersine Avrupalıların güvenlik yükümlülüklerini gereksiz biçimde artıran, onların almak istemedikleri güvenlik riskleri yaratan bir ülke olarak algılanmaya başlandı.

Türkiye ile Avrupa arasında Türk-Yunan ilişkileri ve terörizm-bölücülük konularında da derin ayrılıklar vardır. Bu iki sorun Türkiye’nin hayati güvenlik menfaatlerini doğrudan ilgilendirmektedir. Türk-Yunan uyuşmazlıklarında ilgili taraflardan birisi olan Yunanistan AB üyesi olduğu, Türkiye ise üye olmadığı için, AB’nin tarafsız ve yapıcı bir rol üstlenmesi mümkün değildir. Güney Doğu sorununa da AB Türkiye’deki insan hakları sorunlarını vurgulayarak yaklaşmaktadır. Terörizmin bizatihi çok ciddi bir insan hakkı ihlali olduğu göz ardı edilmekte ve Türkiye demokrasisinin eksikleri ve boşlukları adeta terörü meşrulaştırmanın bir aracı olarak kullanılmaktadır. PKK ve DHKP-C gibi terörist örgütlerin AB’nin 11 Eylül 2001’den sonra hazırladığı terörist örgüt listesinin dışında bırakılması, Avrupalıların eski tutumlarını 11 Eylül’den sonra bile tam olarak değiştirmediklerinin işaretidir. Bu yaklaşım, Türkiye’de zaman zaman ülkenin bölünmesini amaçlayan kasıtlı bir politika olarak algılanmaktadır.

Bazı noktalarda, Türkiye ile Avrupa arasında uyuşan politikalar ve davranışlar da sözkonusu olmaktadır. Mesela, Türkiye de pek çok AB üyesi gibi (Britanya dışında) İran ve Irak’a karşı uygulanan ekonomik yaptırımlardan hoşnut değildir. Bu ülkelerle ekonomik ilişkilerin kesilmesi Türkiye’ye zarar vermektedir. Ayrıca Türkiye, enerji ihtiyacını karşıladığı ülkeleri çeşitlendirmek istemektedir. Onun için İran’dan enerji almak veya İran’ı Türkmenistan gazının güzergahı olarak kullanmak Ankara’nın imkanlarını ve tercihlerini çoğaltacaktır. Ekonomik yaptırımlar Türkiye’nin bu politikasını uygulamasını zorlaştırmaktadır.

NATO çerçevesinde de uyuşma noktaları mevcuttur. NATO üyesi olarak Türkiye, Atlantik İttifakı’nın kendini soğuk savaş sonrası şartlarına uydurma projelerine tam destek vermektedir. Avrupalı müttefikler gibi, NATO’nun genişleme politikasını desteklemektedir. Barış İçin Ortaklık programında faal bir rol oynamaktadır. NATO’nun barış operasyonlarına katılmaktadır. Karadeniz Ortak Görev Kuvveti’nin (Blackseafor) kurulmasında öncü rol oynamıştır. Daha pek çok sayıda çok taraflı girişimde sorumluluk almaktadır.

Bu ortak anlayışa rağmen, NATO’nun hangi şartlarda askeri kuvvet kullanması gerektiği konusunda ittifak içinde bazı görüş ayrılıklarının olduğu da doğrudur. Bu bakımdan Türkiye ile Avrupalı müttefikler arasında da bazı farklar gözlemlenmektedir. Özellikle Bosna krizi dolayısıyla ortaya çıkan farklar, uzlaşma ile sonuçlanmış olsa bile, önemlidir. Mesela, Türkiye’nin Sırp saldırıları başladıktan hemen sonra bu saldırıların hava kuvvetleri kullanılarak durdurulması yolundaki önerisi ve Bosna’ya uygulanan silah ambargosunun kaldırılmasına yönelik önerisi Avrupalı müttefikler tarafından kabul görmemiştir. Daha da önemlisi, NATO ortak savunma sisteminin temel direği olan 5. maddenin soğuk savaş sonrası koşullarda nasıl ve ne zaman uygulanacağı konusunda da Türkiye ile Avrupalı müttefikler arasında ciddi görüş ayrılıkları olduğunun işaretleri mevcuttur. Maamafih, 11 Eylül’den sonra, ABD’nin teklifi üzerine, terörizmle mücadelenin 5. madde kapsamı içine alınması Ankara’nın anlayışı yönünde önemli bir gelişmedir.

Gelecekte nasıl bir Avrupa ortaya çıkacak? AB nasıl bir Avrupa yaratmak istiyor? İçine kapanmış, müreffeh büyük bir “İsviçre” mi? Yoksa, menfaatlerini ve güvenliğini Avrupa dışında da olsa, kendi imkanlarıyla sağlayabilen bir Avrupa mı? Her ne kadar bu sorunun cevabı tam olarak henüz açıklığa kavuşmamış olsa da, geçtiğimiz on yıl içinde AB, 1993 Maastricht Andlaşması’ndan başlayarak, ikinci Avrupa’yı yaratma yolunda, ilk bakışta küçük de görünse, kararlı adımlar atmaya başladı. 1998 Amsterdam Andlaşması, Petersberg görevlerini (insani amaçlı müdahaleler, barış operasyonları ve zorlayıcı askeri tedbirler içeren kriz yönetimi gibi operasyonlar) Avrupa Birliği’nin sorumlulukları içine aldı. Ayrıca, Batı Avrupa Birliği (BAB), AB ile bütünleştirildi.

Fransa ve Britanya’nın Aralık 1998’de Saint Malo’da, bir ortak Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) geliştirilmesi üzerinde anlaşmalarından sonra, 1999’daki Köln ve özellikle Helsinki zirvelerinde bu yönde somut adımlar atıldı. Helsinki zirvesi, tüm Petersberg görevlerini yerine getirebilecek bir askeri kuvvetin kurulmasını “Temel Hedef” (Headline Goal) olarak kabul etti. Kolordu düzeyinde 60.000 kişilik böyle bir muharip kuvvetin Aralık 2003 tarihine kadar oluşturulması öngörüldü.[4] Bu kuvvetin gerektiğinde süratle konuşlandırılabilecek, her bakımdan kendini idame ettirebilecek, hava ve deniz kuvvetleri tarafından desteklenecek bir yapılanmaya sahip olmasına karar verildi ve uygulamaya geçildi. Bu büyüklükteki bir kuvvetin uzun bir süre dönüşümlü bir şekilde takviye edilerek harekat bölgesinde kalabilmesi için iyi eğitilmiş 200 bin askerlik bir hazır kuvvete ihtiyaç duyulacağı belirtilmektedir. Helsinki’den sonra Nice Zirvesi’nde de AGSP konusundaki siyasi irade beyanını pekiştirici nitelikte ilerleme kaydedildi. Bu konuda başka bir önemli gelişme de, kendi ülkesinin sınırları dışına askeri kuvvet göndermede kendisini sınırlamış olan Almanya’nın anayasasındaki sınırlamaları kaldırması ve Balkanlar’daki askeri barış operasyonlarına çeşitli biçimlerde katkıda bulunmasıyla kaydedilmiştir.

Yukarıda işaret edilen gelişmelerin sadece bir başlangıç olduğu, uzun dönemde AB’nin silahlı kuvvetlerinin daha da büyümesi ve “Petersburg görevleri”nin ötesinde NATO’ya katkı olarak, (ya da NATO’nun dışında) ortak savunma görevlerini de üstlenmesi öngörülmektedir. Avrupalılar bu konuyla ilgili başka bir noktayı daha ciddiyetle vurgulamaktadırlar: AB’nin kendine özgü bir dış politika ve bir güvenlik ve savunma politikası geliştirmesi, AB’nin uluslararası bir kimlik kazanması, “bağımsız bir aktör” olması için gereklidir. Başka bir deyişle, AGSP’nın amacı sadece ABD ile Avrupalı müttefikler arasındaki yük paylaşımı ile ilgili bir husus değildir. Onun ötesinde, ABD ve NATO’dan bağımsız olarak AB’nin kendi karar verme süreçlerinin kurulması amacını gütmektedir. Ayrıca, gene Avrupalılara göre, bu oluşumun Atlantik İttifakı içinde silah tedariki dahil her alanda belli bir ikileşmeye (duplication) yol açacağı kaçınılmazdır; tarafların bunu göze almaları gerekir.[5]

AGSP konusunda Fransa ile diğer başı çeken büyük AB devletleri arasındaki görüş ayrılığı niteliksel olmaktan çok nicelikseldir. Fransa, AB’de bu konuda liderlik rolü oynamak istemektedir. AGSP’nın NATO’dan tamamen bağımsız olması gerektiğini bu erken aşamada çok fazla vurgulamakta ve konuyu Fransa-ABD rekabetine dönüştürmektedir. Diğer üyeler ise, aynı Fransa gibi, Avrupa kimliğinin oluşması için bağımsız bir AGSP’na ihtiyaç olduğuna inanmaktadırlar ve bunun için çalışmaktadırlar. Fakat öte yandan, transatlantik bağlantılarına Fransa’dan çok daha fazla önem vermekte ve daha uzun bir süre NATO’ya ve ABD’nin Avrupa’daki varlığına ihtiyaç duyulacağına inanmaktadırlar.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ