200 YILDIR NEDEN KALKINAMIYORUZ?

Cihan DURA

Yazarın şu ana kadar yazılmış 119 makalesi bulunuyor.

9-kalkinma-plani-lafta-kaldi-128401

1960’lı ve 70’li yıllar… Türkiye’de planlı kalkınma dönemleri… 1950’li yıllarda liberal kalkınmaya heves edilmiş, “plana ne gerek var, bütçe plandır” anlayışı hâkim. Sonuç ekonomik kriz… Ardından 27 Mayıs askerî müdahalesi … Geçmişin bu deneyimleri sonra gelen hükümeti planlı kalkınma uygulamasına itmiş.

O sıralarda ben önce SBF Maliye bölümünde öğrenciyim. Mezun olunca askere gidiyor, vatanî görevimi Van’da tamamlıyorum. Askerlik dönüşü önce SSK Genel Müdürlüğü’nde aktüer yardımcısıyım, sonra devlet bursu ile ver elini Fransa… Doktoramı Paris’de tamamlayarak 1975’de vatanıma dönüyorum.

I) 1970’LERİN TÜRKİYE’Sİ

Kalkinma_Ekonomisi1O yılların Türkiye’si her şeye rağmen şahsiyet sahibi, Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesine bağlı, onuruna toz kondurmamaya çalışan bir ülke… Öyle Amerikalının, Hollandalının, Batı’nın 3. sınıf memurlarının yolgeçen hanına dönmemiş. Önüne gelenin tehdit savurduğu, emirler yağdırdığı bir ülke değil. Yabancı etkisi ve müdahalesi sonraki yıllarda, hele bugün olduğu gibi çığırından çıkmamış. Örneğin IMF yok muydu, vardı; ancak yolladığı sözde uzmanlar öyle ortalıkta görünemez, gizlice gelir, gizlice defolup giderlerdi. Hele basın önüne çıkıp beyanat verecek olsunlar, kıyamet kopardı. Dedim ya, Türkiye o yıllarda bugün olduğu gibi teslim alınmamış, köleleştirilmemiş, “mankurt”laştırılmamış bir ülkeydi. Oldukça bağımsız bir iktisat politikası izleyebiliyordu. Başımızda Avrupa Birliği belası, küreselleşme dayatması yoktu.

Ancak hiç mi kusurlu değildik? Elbette kusurluyduk, önemliydi de kusurumuz… Açıklayayım ne olduğunu: O yıllarda ekonomi politikasında devlet müdahalesi esastı. Karma ekonomi vardı, planlı kalkınma anlayışı geçerliydi. Çıkıp biri “devleti küçültelim” dese, ona deli gözüyle bakılırdı. Bu işin doğru olan tarafıydı, ancak yanlış olan tarafı da vardı; o da kalkınma anlayışımızdaydı. Uygulanan Planlı Kalkınma felsefesinin özü şuydu: Olabildiğince yatırım yapalım, ne kadar fazla yatırım yaparsak, o kadar çok kalkınırız. Yatırımdan da esas itibariyle “makine teçhizat” yatırımı anlaşılırdı. Demek ki kalkınma için makine-teçhizat gerekliydi, ancak o da yurt içinde yoktu. Çünkü Türkiye’nin makine-teçhizat üreten sanayileri gelişmemişti. Tek çıkar yol kalıyordu o da bu ürünlerin yurt dışından sağlanmasıydı, başka bir deyişle Batı’nın sanayileşmiş ülkelerinden ithal edilmeleri gerekiyordu.

Türkiye için en uygun olduğu düşünülen gelişme politikası genel olarak buydu işte. Ancak bizim yöneticilerimizin olduğu kadar Batı’nın da işine geliyordu bu politika. Batı her zaman olduğu gibi bu sefer de dört ayağının üzerine düşmüştü. Çünkü Batı, yani Almanya, İngiltere, Fransa, ABD gibi ülkeler sanayileşmelerini tamamlamış olan ülkelerdi; çoktan kurmuşlardı makine üreten sanayilerini. Diğer ülkelerin yanı sıra Türkiye’ye de yapacakları ihracatla, bol miktarda ürettikleri yatırım malları için pazar bulmuş oluyorlardı. Fabrikalarını bu sayede tam kapasite çalıştırıyor, insanlarına iş buluyor, yeni iş alanları açıyorlar; sonuç olarak daha fazla zenginleşiyorlar, refahlarını artırıyorlardı.

II) OSMANLI’NIN GÖREMEDİĞİ

O yıllarda Türkiye gibi az gelişmiş ülkeler için sanayileşme modeli deyince anlaşılan, genel hatlarıyla buydu. Zamanın moda olan, gözde olan büyüme teorileri de aynı anlayışa dayanıyordu. İktisatçılar, karar vericiler ve uygulayıcılar kalkınmanın ancak bu şekilde sağlanabileceği hususunda hemfikirdi. Hemen hepimiz de buna inandırılmıştık. Tıpkı 100 yıl önceki Osmanlı dedelerimiz gibi: Onların da savaş meydanlarında Avrupa ile başı dertteydi. Nasıl gelmişlerdi bu noktaya? Tarih dededen öğrendik, önceleri savaş güçleri ve diğer yetenekleriyle Avrupa’yı tir tir titretmişlerdi. Balkanları işgal etmiş, Avrupa içlerine kadar ilerlemiş, Belgrad’ı almış, Viyana kapılarına dayanmışlardı. Ancak Viyana son nokta olmuş, daha öteye geçememişlerdi. İşlerin önce yavaş yavaş, sonra hızlanarak tersine dönmeye başladığını görmüşlerdi: Avrupa’nın orduları karşısında yeniliyorlardı artık, hem de sürekli olarak.

Ancak bu böyle süremezdi, bir çare bulmak gerekiyordu buna. Osmanlı yöneticiler -kuşkusuz- oturup uzun uzun tartıştılar aralarında ve sonunda kusuru eskimiş savaş teknolojilerinde buldular. O zaman yapılacak iş basitti: Avrupa’yı savaş teknolojisi bakımından yakalamak yeterliydi; Avrupa’dan yeni silahlar, savaş usulleri alınır, bu sayede eski güçlerine yeniden kavuşabilirlerdi. Öyle de yaptılar. Fransa’dan, İngiltere’den, daha sonra Almanya’dan modern silahlar satın aldılar, orduyu modernleştirmeye koyuldular; hattâ yabancı uzmanlar bile getirdiler.

Ne var ki hatâlıydı buldukları çözüm… Çünkü sebebe değil, sonuca dayanıyordu; Asıl önemli olan olguyu ihmal etmişlerdi: Silahları bizzat kendileri üretmeyi, modernleşmeyi bizzat kendileri kafa yorarak gerçekleştirmeyi hiç akıllarına getirmemişlerdi. Memnundular yaptıklarından, ancak asıl memnun olan başkasıydı: Avrupa!… Çünkü bu işten asıl kârlı çıkan yine Avrupa oldu; İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkeler oldu. Osmanlı’nın silah ve diğer savaş malzemesi talebi ve bunun giderek artması sayesinde, söz konusu ülkelerin silah fabrikaları tam kapasite çalışmaya başladı, üretimleri arttı, iş alanları arttı (tabiî Osmanlı’nın yanı sıra ona benzer başka ülkelere de silah ve harp malzemesi satışı yapıyorlardı). Osmanlı’ya ve diğer ülkelere yüksek kârlarla silah satarak daha da zenginleştiler. Tasarruflarını yeni silah fabrikaları kurmak, harp teknolojisini geliştirmek için kullandılar. Artanını söz konusu ülkelere borç vererek, fazladan faiz geliri de elde etmeye başladılar. Onların yeni bir teknoloji buldukları her defasında, Osmanlı’nın daha önce Avrupalıdan aldığı silahlar demode duruma düşüyordu. O zaman sonuç değişmiyor, daima ileri teknolojili olan Avrupa orduları karşısında Osmanlılar yenilmeye devam ediyordu. Bu sefer yeni silah satın almak için tekrar harekete geçiyorlar, bir bölümü âşar yoluyla bir bölümü borç harç topladıkları paraları yine Avrupalıların kasalarına yatırıyorlardı. Bir kısır döngü böyle sürüp gidiyordu.

Bu ticarette Osmanlı nerede yanılıyordu acaba?

Yukarda belirttim, Osmanlı’nın gözü hep sonuçtaydı; o sonuç, yani üstün teknolojiye sahip silah ve malzeme nasıl elde edilmişti, nasıl ortaya çıkmıştı, ona baktığı yoktu. Oysa bütün sorun oradaydı, bütün hikmet bilgide, o bilgiyi yaratan insanda idi, o teknolojileri bulan, sonra ondan daha ilerisini keşfeden insandaydı; o insanın beyninde, bilgisinde, yeteneğindeydi, bütün bunların öncesinde olan bilimsel zihniyette idi. Ancak tarih acı bir şekilde bize bildiriyor ki Osmanlı dedelerimiz bu “determinizm”den (belirleyicilikten) habersizdi ya da bir şeyler seziyorlardı da işin içinden nasıl çıkacaklarını bilmiyorlardı. Bunu başaracak kuşaklar yetiştirilmemişti. Belki de o sebep-sonuç zincirinin gerektirdiği büyük çabaları, zahmetleri ve fedakârlıkları göze alamıyorlardı. Bir güçlü olasılık da bazı çıkar çevreleri, Osmanlı’nın doğru yolu bulmasını engelliyordu; çünkü kurulu düzenden, işlerin böyle olmasından, memnundular, çünkü lehlerine işliyordu, öyleyse mevcut durum değişmemeli, “bozuk düzen” sürdürülmeliydi.

II) HATÂ DEVAM EDİYOR

Şimdi tekrar çağımıza dönelim, benim yukarda sözünü ettiğim, idealist bir genç olarak öğrenimimi tamamlamaya çalıştığım 1960’lı, 1970’li yıllara dönelim. Yukarda, o dönemin geçerli gelişme modelinin ne kadar basit bir anlayışa dayandığını özellikle vurguladım: Olabildiğince makine ithal et, makine yatırımı yap ve kalkın. Ancak bir önemli nokta daha vardı, onu da vurgulamanın sırası geldi; hemen herkesin, bütün aydınların ağzından sürekli olarak şu söz duyuluyordu: Efendim, bütün sorun eğitimde, bilgide, insanları eğiteceksin, cehaletten kurtulacaksın, yoksa kalkınamayız. Böyle demekle birlikte bilim adamlarının, daha doğrusu iktisatçıların aklına bu çok önemli faktörü, yani eğitimi, onun ürünü olan bilgiyi o çok basit, “makine merkezli” gelişme modeline dâhil etmek gelmiyordu. Acaba neden? Yanıtımı okuyunca işin püf noktasının ne olduğunu göreceksiniz: Çünkü yetişmiş insanımız, aydınımız, iktisatçımız Batı karşısında aşağılık duygusu içindeydi, her şeyi ile ve tamamen ona ayarlıydı. Onun âdeta arkasından tin tin sürüklenen gölgesiydi, onun iflah olmaz bir taklitçisiydi. Batı, bizim okumuşlara “senin gelişme modelin budur” demişti ya, orada durmalı, bir ayet gibi ezberlemeli ve uygulamalıydı dediğini; haddine miydi hiç aksini düşünmek ya da o modelde en ufak bir değişiklik yapmak! Batı, onun iktisatçıları yerinden kıpırdamadıkça, bizimkiler de parmağını oynatmıyordu.

Derken, Batı iktisat biliminde bir kıpırdanma oldu sonunda. Dokunulmaz görünen gelişme modeli nihayet değiştiriliyordu: Önce “bilgi toplumu” kavramı atıldı ortaya, ardından büyüme-gelişme hakkında yeni teoriler, adı içsel büyüme teorileri… Bunların önceki anlayıştan farkı, büyüme modellerine -başka faktörlerin yanı sıra- “bilgi”yi de bir bağımsız değişken olarak katmalarıydı. Oysa bu etkenin önemi Türkiye’de -sistemsiz olmakla birlikte- eskiden beri biliniyordu. “Efendim, bütün çözüm eğitimde” diyenler bizim okumuşlarımız değil miydi? Ancak kural değişmedi: Bu alanda da ilk adımı atanlar yine batılı iktisatçılar oldu. Şimdi tahmin edin bakalım bu değişiklik karşısında bizim iktisatçılar ne yaptı? Ne yapacaklar, her zaman olduğu gibi yine biatçılığa, taklide, yine aktarmacılığa yöneldiler: O teorileri de olduğu gibi Amerika’dan alıp, olduğu gibi Türkiye’de pazarlamaya koyuldular. Doğal olarak, şimdi bizim genç iktisatçılarımız da bilginin belirleyici olduğu modeller kurup, makaleler yazıyor; bunlarla doktoralarını yapıyor, ya da doçentlik unvanlarını alıyorlar. Onlara o icazetleri verenler de bugünün profesörü, bir kuşak önceki aktarmacılar!…

SONUÇ

-Önce Osmanlı dedelerimiz…

-Ve bizden önceki kuşak…

-Ardından, artık 60’lı, 70’li yaşlarda olan bizler…

-Ve bizden sonra gelenler…

Ne fark var aramızda, söyleyin!

Silah, makine, hatta tüketim malları ve bilim, yine Batı’dan gelmiyor mu? Yine aktarmacılık yapılmıyor mu?

Batı karşılıksız mı veriyor bilimi bize? Hiç olur mu, hiç onda o göz var mı? Sineğin yağını çıkarır o.

Beşyüz yıldır kazanıp zıkkımlanan hep o olmadı mı?

-Osmanlı’ya silah sattı, kazandı.

-Bize de, bizden öncekilere de hem silah hem -kalkınacaksınız yutturmacasıyla- makine sattı, kazandı.

-Ya şu sırada 30’lu yaşları süren kuşak? Bakıyorum, durum öncekinden de ağır: Batı yine silah ve makine satmaya devam ediyor, -serbest ticaret mavalıyla- şimdi tüketim malı da satıyor; fazlası da var: “haydi bilgi toplumuna geçiyoruz” diye kandırıp bilgi makineleri de satıyor!

Kazanan kim? Yine Çirkin Batı, hem de kat kat fazlasıyla!

Onun her teknik ilerlemesi demek, bizim kasaların bir kez daha boşalması demek!

Peki daha ne yapıyoruz? Hiç baş koyduğumuz yoldan döner miyiz, kaybetmeye devam tabiî!

Acaba Osmanlı dedelerimiz başarının silahtan önce, o teknolojiyi bulan insan kafasında olduğunu görebilseler ve ona göre hareket etselerdi o zaman neler olurdu, hele yakın tarihimiz nasıl olurdu?

Acaba bizim o 1960’lı ve 70’li yıllardaki iktisatçılarımız, karar alıcılarımız; özgüven sahibi olup da bilgi faktörünü büyüme modellerine katmayı daha o zaman, batılı iktisatçılardan önce denemeyi düşünseler, göze alsalar ve başarsalardı bugün ne olurdu?

Neler olmazdı ki! Özgüvensizlik, teslimiyetçilik, hazırcılık ve tembellik yalnız tek tek her birimizi değil, milletimizi de böyle süründürüyor. İşin en korkunç tarafı ise asla uyanmayışımız, bu gafletin kuşaklar boyu sürmesi ve daha sürecekmiş gibi görünmesi!

Ve ben inanıyorum ki işte bu temel eksikliğimizden dolayıdır ki biz kalkınamıyoruz.

Oysa Atatürk kalkınmanın anahtarını tutuşturmuştu elimize: Türk! Öğün, çalış, güven!

Nerde o anahtarı kullanabilen nesiller?

Daha neler demişti:

-Tek eksiğimiz var: Çalışmak.

-Dünyanın her türlü biliminden, keşiflerinden, ilerlemelerinden istifade edelim. Ancak asıl temeli kendi içimizden çıkarmak zorundayız.

Dinledik mi O’nu? Ne gezer…, aslında hiçbir öğüdüne uymadık.

Kimimiz anlamadık, kimimiz saldırdık, evet saldırdık!

Tabii Yasa da değişmedi: Çirkin Batı’nın yemi olmaya, sömürgesi olmaya devam ediyoruz.

Albert Einstein boşuna dememiş: Aptallığın en açık kanıtı aynı şeyi defalarca yapıp değişik sonuç almayı beklemektir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ