1944 KIRIM TÜRKLERİNİN SÜRGÜNÜ

1944 KIRIM TÜRKLERİNİN SÜRGÜNÜ

Karadeniz’in kuzeyinde Azak Denizi’nin güneyinde yer alan ve Karadeniz hâkimiyetinin sağlanmasında önemli bir rol oynayan Kırım Yarımadası, tarih boyunca çeşitli milletlere ev sahipliği yapmıştır. Oldukça stratejik bir öneme sahip olan bölgeye, başta Hunlar olmak üzere Alanlar, Hazarlar, Peçenekler, Kıpçaklar ve Tatarlar gibi birçok Türk kavminin de geldiği bilinmektedir. Özellikle Hazarlar ve Kıpçaklar, bölgede önemli bir etki bırakan Türk kavimlerindendir.

Kırım bölgesi, XIII. yüzyılda önce Cengiz Han’ın ardından da Altın Orda Devleti’nin kurucusu Batu Han’ın hâkimiyeti altına girmiştir. Bundan sonra bölgeye Tatar göçleri başlamış ve bölge, Tatarların sistemli bir şekilde yerleşimine sahne olmuştur. XIII. yüzyılın ilk yarısından itibaren bir Tatar yurdu haline gelen bölgede, Berke Han’ın Müslüman olmasıyla birlikte İslamiyet de yayılmaya başlamıştır. Neticede bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel yapısı üzerinde önemli değişiklikler meydana gelmiştir.

Altın Orda Devleti’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan hanlıklardan biri olan Kırım Hanlığı, 1438’li yıllarda Hacı Giray tarafından merkez Bahçesaray olmak üzere kurulmuş olup, anavatanı Kırım bölgesidir. Altın Orda Devleti’nin mirası olarak tarih sahnesine çıkan ve yaklaşık 300 yıl varlığını devam ettiren Kırım Hanlığı, özellikle Karadeniz’in kuzeyindeki siyasi gelişmelerde etkileyici ve belirleyici bir konuma sahip olmuştur (Özcan, 2005: 36). İlerleyen süreçte Kırım Hanlığı ile Osmanlı Devleti arasında da çeşitli münasebetler başlamış olup, özellikle bölgedeki Cenevizlilere karşı Osmanlı Devleti ile Kırım Hanlığı’nın işbirliği yaptıkları anlaşılmaktadır (Şahin, 2011: 45-46).

Hacı Giray’ın ölümünden sonra Kırım Hanlığı’nda başlayan taht kavgaları neticesinde, Karadeniz hâkimiyetini sağlamak isteyen Osmanlı Devleti, 1475’te Gedik Ahmet Paşa komutasındaki donanmasını bölgeye göndererek, Kırım sahillerini Cenevizlilerden almış ve bölge Osmanlı Devleti’nin eline geçmiştir. Diğer yandan taht kavgalarının ardından başa geçen Kırım Hanı Mengli Giray da Osmanlı tabiiyeti altına alınmış ve böylece Kırım Hanlığı için Kırım’ın Ruslar tarafından ilhak edildiği 1783 tarihine kadar yaklaşık üç asır devam edecek Osmanlı himayesi başlamıştır (İnalcık, 2002: 450-453).

Kırım Hanlığı, her zaman ve her yönden Osmanlı Devleti’nin yardımcısı konumunda olmuş, Kırım ordusu Osmanlı Devleti’nin yanında katıldığı seferlerde önemli hizmetlerde bulunmuştur. Osmanlı Devleti için, gelişen Rus tehlikesi karşısında Kırım Hanlığı’nın önemi giderek arttığı gibi, konumu itibariyle Avusturya ve İran’a karşı da kullanılabilecek bir durumda olması, Osmanlı Devleti’nin Kırım’la daha yakından ilgilenmesini gerekli kılmıştır (Gökbilgin, 1973: 8). Ancak, 1578 – 1606 yılları arasında Osmanlıların İran ve Avusturya ile giriştiği uzun savaşlar esnasında Kırım Hanlığı kuvvetlerinin sürekli olarak yardıma çağırılmasının Kırım’da savunma zaafını ortaya çıkarması, İran, Mısır gibi uzak yerlere sefere katılmaları sonucunda Rusya’nın saldırılarına karşı Kırım’ın açık hale gelmesi, Kırım Hanlarının Osmanlı kuvvetleri arasında sıradan bir kumandan gibi muamele görmeleri sıkıntı yaratmış, ciddi muhalefetlerin oluşmasına ve isyanlara neden olmuştur. Kırım Hanlarının seferlere bizzat katılmayıp kendi yerlerine veliahtlarını göndermesi, seferlerin uzun sürmesi ve yaklaşan kış şartları gibi sebeplerle geri dönmeleri sonucunda, görevden alındıkları görülmüştür. Osmanlı’nın Kırım ordusunu istediği yerde istediği süre kullanmak istemesi, Osmanlı’ya ne kadar ve ne zamana kadar güvenilir sorusunu gündeme getirdiği gibi, Osmanlı Sadrazamlarının, Kırım Hanlarına karşı protokol dışı hareketleri de kırgınlığa neden olmuştur. XVII. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin iç karışıklıklarla uğraştığı ve zor günler geçirdiği dönemlerde, Kırım’daki Osmanlı nüfuzu da sarsılmış ve padişaha bağlı hanlar ile bunların muhalifleri arasında mücadeleler başladığı gibi, kuzeyde Ruslar da büyük bir tehdit haline gelmiştir. XVII. yüzyılın sonlarında Doğu Avrupa’daki güç dengelerinin değişmesi, Karlofça ve Azak’taki mağlubiyetler sonucunda Osmanlıların gerilemesi, Rusların güçlenmesi ve iç zaafiyetin artması gibi sebeplerle bu dönemde Kırım Hanlığı, ekonomik, siyasi ve kültürel alanlarda açıkça gerilemeğe başlamıştır (Karakuş, 2007: 36-37).

Rus Çarlığı, coğrafi konumu itibari ile önce Karadeniz’in kuzeyini ele geçirmek sonra da batıda Boğazlara ve Balkanlar’a, doğuda Kafkasya’ya hâkim olarak güneye inme siyasetini takip etmiştir. Jeopolitik konumu itibari ile Kırım, Rus topraklarının Karadeniz ve Akdeniz havzasına açılmasının tek yoludur (İpek, 2006: 27). Ayrıca Kırım, Rusya’nın Karadeniz’deki askeri ve ticari üssü olacağı gibi, aynı zamanda Rusya’nın, kendisine karşı mücadele eden Kuzey Kafkasya halklarını denizden kuşatmasına imkân sağlayacak stratejik bir noktadadır. Bu nedenle Rusya, Kırım’ı ilhak ederek, bölgede iktidarının kurulması ve daimi olması doğrultusunda hareket etmiştir (Çapraz, 2006: 59).

Kırım’ın Rusya’ya İlhakı

Timur’un, Altın Orda Devleti üzerine düzenlediği seferler sonucunda, Altın Orda Devleti’nin parçalanarak Kırım, Kazan, Astrahan, Nogay ve Sibir Hanlıklarına bölünmesi, bölgede önemli değişikliklere yol açmıştır. Ruslar üzerinde hâkimiyet kurarak, Rusların güneye inmesini engelleyen Altın Orda Devleti’nin yıkılması ve yerine kurulan hanlıkların kendi aralarındaki şiddetli mücadeleler, Rusların toparlanarak güçlenmelerine fırsat vermiştir. Neticede, giderek güçlenen Moskova Knezliği, XVI. yüzyıldan itibaren yeni bir siyasi güç olarak ortaya çıkmış, zamanla bölgenin siyasi dengesini değiştirebilecek bir nitelik kazanarak, Osmanlı Devleti için de bir tehlike unsuru haline gelmiştir. Nitekim Rusya’nın, 1552’de Kazan ve 1556’da Astrahan Türk Hanlıklarını ele geçirmesi, Kafkasya’ya doğru Rus ilerleyişinin ve aynı zamanda bölgedeki Türkleri asimile etmek için önce Hıristiyanlaştırma ve ardından Ruslaştırmaya yönelik Rus siyasetinin de başlangıcı olmuştur. Bölgeye, demografik yapıyı bozacak şekilde Rus nüfusunun yerleştirilmesiyle, sömürge politikasının da temeli atılmış, ardından Kafkasya’nın kuzeyden kontrolünü sağlamak, Kafkasya’da rahatça ilerleyebilmek ve Karadeniz’e inebilmek isteyen Rusya, Kırım’a yönelmiştir (Saydam, 1993: 10-11; Sertçelik, 1999: 395).[1]

Rusya için, Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan Kırım’ı ele geçirmek kolay olmadığından, Kırım’ın Osmanlı’dan ayrılarak bağımsız olması için büyük çaba sarf etmiştir. 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı bir dönüm noktası olup, Osmanlı Devleti’nin yenilgisi ile sonuçlanan bu savaştan sonra imzalanan 1774 – Küçük Kaynarca Antlaşması’nın üçüncü maddesi[2] ile Kırım, sadece dini bakımdan Halifeye bağlı sayılmış, siyasi bakımdan tamamen müstakil olmuştur. Böylece, şartlar olgunlaştığında Kırım’ı ilhak etmek amacını taşıyan Rusya, Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nden ayrılan Kırım’ı kendi topraklarına katmak için fırsat kollamaya başlamış ve hanlığın idaresine mümkün olan her türlü müdahaleyi yapmaktan geri kalmamıştır. Bu doğrultuda, Kırım’da yapılan hanlık seçimlerine müdahale ederek kendi taraftarlarını başa geçirmek ve karışıklık çıktığı anda bölgeyi zapt etmek şeklinde özetlenebilecek bir politika izlemiştir. Nitekim, aradığı fırsat eline geçmiş ve Kırım’daki iç karışıklıktan yararlanarak, kendilerine yakın olan Şahin Giray’ın Kırım Hanı olmasını sağlamıştır (Saydam, 1997: 33-34; Bice, 1991: 31-35). Bu durumda, Kırım halkının Osmanlı Devleti’nden yardım istemesi üzerine Rusya, Şahin Giray’ı korumak amacıyla Kırım’a girmiştir. Rusya ile yeni bir savaş tehlikesinin baş göstermesi üzerine, Fransa’nın aracılığı ile Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Aynalıkavak Tenkihnâmesi adı verilen yeni bir antlaşma imzalanmış (1779), buna göre Rusya Kırım’dan askerlerini çekmeyi, Osmanlı Devleti de Şahin Giray’ın hanlığını kabul etmiştir. Ancak Kırım Hanı Şahin Giray’ın Rusya ile birlikte hareket etmesi, Kırım halkının tepkisine ve isyanına neden olmuştur. Nitekim çok geçmeden Kırım’da ortaya çıkan hanlık mücadelelerini fırsat bilen Rusya, kendi desteği ile han olan Şahin Giray’a karşı ülke çapında tepkiler ve protestolar doğunca, burayı ilhak ettiğini duyurmuştur. Böylece, Osmanlı Devleti’nin bu sıradaki buhranlı döneminden faydalanan Rusya, 1783’te Kırım’ı işgal etmiştir. Kırım’ın kaybını içine sindiremeyen Osmanlı Devleti, 1787 yılında Rusya’ya savaş açmış, ancak Avusturya’nın da Rusya ile ittifak yaparak katıldığı bu savaşı kaybetmiştir. Savaş sonunda imzalanan 1792-Yaş Antlaşması ile Kırım’ın Rusya’ya ait olduğu, Osmanlı Devleti tarafından resmen tasdik edilmiştir (Şahin, 2011: 56-58).

Kırım’da Rus Sömürge Siyaseti

Rusya, Kırım’ın ilhakından sonra bölgede iktidarının yerleşmesi ve kalıcı olması için hemen harekete geçmiş, bölgenin idaresi, nüfusu, toprak sistemi ve kültürel alanlarında reformlar yapmıştır (Çapraz, 2006: 59). Kırım’daki Türk kimliğini ve Türk izlerini silmek amacıyla, öncelikle yer isimlerini değiştirme yoluna gitmiştir. Buna göre; Kırım “Tavrida”, Akmescid “Simferopol”, Gözleve “Yevpatoriya”, Kefe “Feodosiya” ve eski bir Tatar köyü olan Akyar üzerine yeni kurulmuş olan liman şehri de “Sivastopol” olarak isimlendirilmiştir. Diğer yandan Kırım’ı, Rus anavatanının gerçek ve bölünmez bir parçası haline getirebilmek amacıyla Kırım Devleti’ne, han sülalesine, ülkeden kaçan ya da sürgüne gönderilenlere ait olan Kırım toprakları müsadere edilerek, Ruslara verilmiş veya satılmıştır. Araziler üzerinde bulunan ve gerçek sahibi olan insanlar dikkate alınmamıştır. Kırım Hanlığı döneminde toprak satışları yazılı belgelerden ziyade geleneksel usullere dayandığından ve mevcut yazılı belgelerin çoğunluğu karışıklık ortamında kaybolduğundan, Kırım Türkleri toprakların kendilerine ait olduğunu ispat edememişler ve toprakları ellerinden alınarak topraksız bir hale getirilmişlerdir. Sonuçta, Kırım’ın ilhakından sonra başta Rus ve Ukraynalılar olmak üzere çok sayıda Ermeni, Rum, Yahudi, Bulgar, Sırp, Alman, Leh ve diğerleri Kırım’a yerleştirilmiş ve böylece 1850’lere gelmeden kolonistlerin toplam nüfusu 70.000’i geçmiştir. 1917’ye kadar en az yirmi iki millete mensup kolonist Kırım topraklarına yerleşmiş olup, Rus kolonizasyonunun ve Kırım Tatar göçlerinin boyutlarına bağlı olarak, Kırım’ın yerli olmayan nüfusu artık çoğunluk haline gelmiştir (Kırımlı, 1996: 5-11; Başer, 2010: 36-38; Çapraz, 2006: 62-64). Görüldüğü gibi Rusya, Kırım’ı ilhak ettikten sonra burada müstemleke siyaseti takip ederek yerli adli, idari ve eğitim kurumlarını lağvetmiş, kültürel değerleri tahribata uğratmış, yerli halka sosyal ve dini tehditler koymuştur. Bu siyaset, Kırım Türklerinin bu dönemden itibaren başlayan ve belirli aralıklarla 1900’lü yıllara kadar devam eden kitlesel göç hareketlerinin de başlangıcını oluşturmuştur (Arıkan, 1994: 20-21). Kırım’ın Rusya’ya ilhakından sonra, XVIII. yüzyılın sonlarına doğru, Kırım Hanlığı nüfusunun üçte ikisi Osmanlı topraklarına göç etmiş olup, Kırım’ın nüfusu yaklaşık olarak 100.000 kişi azalmıştır (Grigoriantz, 1999: 75-81).

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al