1877-1878 OSMANLI-RUS SAVAŞI

1877-1878 OSMANLI-RUS SAVAŞI

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti, Akdeniz ülkesidir. Akdeniz, tarihî süreç içerisinde her devirde stratejik öneme sahip olagelmiştir. Bu nedenle, Akdeniz’e kıyısı olan devletler bu denizde işgal ettikleri mevkii tahkim etmeye ve genişletmeye çalışmıştır. Akdeniz’e kıyısı olmayan devletler ise orada bir üs veya nüfuz bölgesi oluşturabilmek için, her türlü vasıtaya başvurmuştur. Bu ortamda, küçük veya zayıf bir Akdeniz ülkesi, sürekli tehdit altındadır.

XIX. yüzyılda Avrupa büyük devletlerinin dünya hakimiyeti telâkkisi, denizlere hakimiyet anlayışından hareketle millî rekabet politikaları üzerine oturmuştu. Söz konusu devletlerin Asya’da hayatî menfaatleri vardır. Menfaatlerini korumak isteyen bir Avrupa devleti için Türk boğazlarının, Anadolu’nun ve Akdeniz’in önemi tartışılamaz.[1]

Avrupa devletleri, söz konusu bölgeyi ele geçirebilmek için emperyalist bir zihniyet taşıyan şark meselesi siyasetini geliştirdi. Müştereken geliştirilen bu siyasetin hedefi, Türk hakimiyetindeki Hristiyan toplumlara müstakil veya muhtariyet idaresine sahip olacak ölçüde imtiyazlar verilmesini temin etmekti. Daha açık bir ifadeyle, Balkanlar’da Türk hakimiyetine son vermek, Anadolu’daki Hristiyan cemaatlerin, özellikle Ermenilerin istiklâl veya muhtariyetini temin etmek, Kuzey Afrika’yı koloniyalist amaçla işgal ve ilhak etmek, Türk olmayan toplulukları isyana teşvik etmek ve Osmanlı Devleti’nden koparmaktır.[2]

Rusya, I. Petro’nun vasiyeti olarak yakıştırılan, aslında coğrafî konumu gereği, önce Karadeniz’in kuzeyini ele geçirmek, sonra da Kafkaslar’a, Türk boğazlarına ve Balkanlar’a hakim olarak Osmanlı topraklarından Akdeniz’e inmek siyasetini takip etti. Ruslar, bu siyasetleri doğrultusunda her fırsatta Osmanlı topraklarını işgal ettiler. Rusların batıdaki ilerleyişi, Kırım Savaşı (1853-1856) ile durduruldu. Ancak, doğuda serbest kalan Ruslar, 1865’e kadar Türkistan’da ve Kafkasya’da Türk ve Müslüman kavimleri hakimiyetleri altına aldılar.[3] Diğer taraftan, Paris Antlaşması’nın (30 Mart 1856) Rus askerî harekâtını tahdit eden maddelerinden kurtulmaya çalıştılar. Nitekim, Rusya 1858’den beri diplomasi ve basın-yayın yolu ile gayrimüslimlerin Osmanlı idaresinden memnun kalmadıklarını, bu sebeple isyana meyilli olduklarını ifade ve ispat etmeye çalışıyordu.[4]

XIX. yüzyılın ikinci yarısında İtalyan ve Alman birliklerinin kurulması, Viyana Kongresi ile oluşturulan devletler arası dengeyi bozdu. Bu durumdan istifade eden Rusya, Paris Antlaşması’nın Karadeniz’in tarafsızlığı ve silâhtan arındırılması maddelerini tek taraflı olarak kaldırdı. Avrupa devletleri, bu oldu bittiyi Londra Antlaşması (13 Mart 1871) ile kabul etti.[5]

Islâhat Fermanı’nın ilânından sonra Balkanlar’da gelişen olaylar ve bu arada Rusya’nın şiddetle körüklediği Panslâvizm fikri, bu bölgeyi barut fıçısı haline getirdi. Bir taraftan Sırp ve Karadağ isyanları diğer taraftan Bosna-Hersek olayları ve Bulgar meselesi, Osmanlı Devleti’ni oldukça güç durumda bırakıyordu. Özellikle XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren uyanmaya başlayan Bulgar milliyetçilik fikri, bu dönemde Panslâvizm akımından da etkilenerek büyük bir gelişme gösterdi.[6]

Osmanlı müsamahası, Batı Avrupa’nın desteği, Rusya ve panslâvistlerin yardımları ve Bulgar tâcir, öğretmen ve din adamlarının çabaları sonucu 1870’li yıllarda Bulgar millî kültürü ve bir aydın kitlesi oluştu.[7] Sonuçta, Bulgaristan’da Panslâvistlerin kullanabileceği bir kuşak ortaya çıktı.[8] Bulgar meselesinin iki yönü vardır: Birinci yönü müstakil Bulgar kilisesini kurmaktı. 12 Mart 1870’te Bulgar Eksarhlığı kuruldu.[9] İkinci yönü ise silâhlı hareketler meydana getirmekti. Bulgar komitelerinin ve çetelerinin teşvik ve tahrikleri sonucu Bulgarlar, 1840-1875 yılları arasında birkaç defa isyana teşebbüs ettiler. Mayıs 1876’da “Yergöğü İhtilal Komitesi”nce plânlanan ve başlatılan isyan, Türk makamlarının gerekli tedbirleri alamaması üzerine kısa bir sürede büyüdü. Bu isyanın hedefi, bir Slâv Bulgar devleti kurmaktı. İsyan sahası her ne kadar genişlediyse de büyük kitlelerin desteğinden mahrum olduğu için, neticede Türk silâhlı kuvvetleri tarafından bastırıldı. Bu olay, Ruslar tarafından istismar edildiğinden, milletlerarası önemli bir soruna dönüştü.[10]

Rusya, Kırım Savaşı’nda kendisini engelleyen “Avrupa Birliğini” yanına çekmek ve yayılmacı Panslâvist politikasını Hristiyanların koruyuculuğu adı altında gösterebilmek için en azından Avrupa kamu oyunun sempatisini kazanmak zorundaydı. Avrupa kamuoyunu oluşturan en önemli kurum basındı. Bu sebeple Avrupa devletlerinin çoğu, çeşitli metotlarla basını kendi yanlarına çekmeye çalışıyordu. Rusya, diplomatik temaslar ve elde edeceği Avrupa basını vasıtasıyla bunu gerçekleştirmeye gayret etti. Avrupa basınının Türkiye ile ilgili haber kaynağı ise Beyoğlu ve Galata mahfillerinde mukim Avrupalı muhabirlerin duydukları dedikodulardı.[11] Rusya, bir taraftan İstanbul elçiliği vasıtasıyla bu dedikoduları üretirken diğer taraftan düzmece haberleri Avrupa kamuoyuna duyurabilmek için gazete ve yazar satın alma yoluna gitti. Bunlar vasıtasıyla yapılan propaganda amaçlı yayınlarda, Bulgaristan’da öldürülenlerin sayısı on binlerle ifade edildi. Bu abartmalı ve hatta yalan haber kampanyasına karşı Bâb-ı Alî, Türk sefirleri vasıtasıyla basın bültenleri gönderdiyse de başarılı olamadı.[12] Neticede, Avrupa’nın Osmanlı hakkındaki fikir ve görüşleri tamamen değişti.

Bu ortamdan faydalanmak isteyen Karadağ ve Sırbistan 2 Temmuz 1876’da Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etti.[13] Bu savaşta Osmanlı Devleti kısa bir sürede başarı kazandı. Ancak, ecnebi temsilciliklerin ısrarı üzerine Osmanlı Devleti, 25 Eylül 1876’da ateşkes ilân etti. Ateşkes esnasında taraflar arasında bir anlaşmaya varılamayınca Rus elçisi İgnatiyef, 31 Ekim 1876’da Osmanlı Devleti’ne bir ültimatom verdi.[14] Şark meselesinin çözümü konusunda Avusturya, Almanya ve Rusya arasında bir mutabakata varılırken, İngiltere ise menfaati gereği Balkanlar’ın mevcut statüsünün değişmesine karşıydı. Bunun için de Balkan milletlerini bir ölçüde de olsa yatıştırmak amacı ile Bâb-ı Alî’yi bazı tavizleri vermeye zorladı.[15] Aslında, isyanı yatıştırmak suretiyle meseleyi hakkaniyet ve adalet ölçüsünde halletmek isteyen Osmanlı Devleti’nin bütün teşebbüsleri, Rus başvekili Gorcakof’un Balkanlar’daki Slâvları tahrik ve teşvik etmesi yüzünden sonuçsuz kaldı.[16] Osmanlı Devleti, bu dönemde oldukça sıkıntılı ve karışık bir durumdaydı. Avrupa devletlerinin tutumu ve Rusların savaş açmak için fırsat kollaması ile bunalan Bâb-ı Alî, Balkan sorununa son vermek üzere İstanbul’da bir konferans tertibi fikrini kabul etti. 23 Aralık 1876’da Tersane Konferansı toplandı. Konferansta, Osmanlı Devleti’nin istiklâli ile bağdaşmayacak teklifler önerildi. Amaç, Rumeli’deki gayrimüslimleri Türk hakimiyetinden ayırmaktı. Midhat Paşa, bunu engellemenin tek yolunu meşrutiyeti ilân etmekte görür. Ona göre meşrutiyetin ilânı ve Rumeli’nin bir kısmında ıslahat yapılması, bu bölgelerin Türk hakimiyetinde kalmasını sağlayabilirdi. Cevdet Paşa, bu fikri bir hayal unsuru olarak değerlendirir.[17] Neticede Tersane Konferansı sonuçsuz dağıldı. Bunun üzerine elçiler İstanbul’u terk edince işin ciddiyetini anlayan Mithat Paşa Sırp ve Karadağ prenslerini mütareke müzakeresine davet etti. Sırbistan harpten önceki durumunun muhafaza edilmesi şartı ile Osmanlı Devleti’ne tâbi bir prenslik statüsü aldı.[18] Ancak, Karadağ ile bir uzlaşma temin edilemedi. Karadağ temsilcileri, İstanbul’u terk ile Ruslardan yardım talep ettiler. Rusya’nın gayretiyle Avrupa büyük devletleri arasında imzalanan Londra Protokolü’nün (31 Mart 1877) Bâb-ı Alî tarafından reddedilmesi üzerine siyasî ve askerî bütün avantajları eline geçiren Rusya, şark meselesini halletmek ve Osmanlı tebaası Hristiyanları korumak iddiasıyla 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etti.[19] İngiltere menfaatini muhafaza kaydıyla, sair Avrupa devletleri ise herhangi bir şart ileri sürmeksizin savaşa karşı tarafsız kalacaklarını duyurdu.[20]

Doksan üç Savaşı’nın iyi bir şekilde değerlendirilebilmesi, savaşan tarafların kuvvetlerinin, silâh ve mühimmatı ile lojistik destek durumlarının bilinmesine bağlıdır. Osmanlı ordusunun mevcudu konusunda kaynaklarda ve ilgili monografik çalışmalarda farklı bilgiler mevcuttur. Serasker Redif Paşa’nın tanzim ettiği lâyihaya göre Türk kuvvetlerinin mevcudu 490.000 idi. Bunun 300.000’i Rumeli’de, 100.000’i Anadolu’nun kuzeydoğusunda, arta kalanı da muhtelif bölgelerde bulunuyordu.[21] Fakat bunların içinde eğitim görmüş olanları azdı. Redifler eğitim görmemiş, mustahfızlar ise yaşlıydı. Ayrıca, ordunun subay kadrosu da yetersizdi. Yeterli miktarda subay olmadığı için savaş esnasında, livalık hizmeti miralaya, miralaylık hizmeti kaymakama ve hatta binbaşıya gördürülüp “idâre-i maslahatta” bulunulmaya çalışıldı.[22] Harp Okulu’nun son sınıf öğrencileri, subay rütbesiyle cepheye gönderilmiş ve 1877-1878 yıllarında Okul, kısa devrelerle mezun vermişti. Savaş esnasında ortaya çıkan asker açığı Edirne, İstanbul, Selânik, Hüdavendigar, Aydın, Adapazarı, İzmit ve Konya gibi vilâyet ve mutasarrıflıklarda sakin Türklerden “Asâkir-i Mu’âvine” adı altında toplanan başıbozuk asker ile karşılanmaya çalışılsa da subay açığı kapatılamadı.[23] Orduyu oluşturan taburlarda eğitim, disiplin,tecrübe ve moral bakımından birliktelik yoktu. Bu ise sevk ve idareyi güçleştiriyordu. Özellikle, taburları sevk ve idare edecek küçük rütbeli subay yoktu. Mevcut subay kadrosunun ise %10’u harbiyeli ve %90’ı alaylı idi. Alaylıların da çoğu okuma yazma bilmiyordu. Kurmay subay ise yok denecek seviyedeydi. Netice itibarıyla, askerî uzmanlar, bu kumanda heyeti ile ordunun ilmî olarak sevk ve idaresini mümkün görmüyorlardı.[24]

Türk Ordusu’nun silâh ve mühimmat bakımından en azından yeterli olduğu ifade edilebilir. 1869’da 114.000 Enfield ve Springfield tüfeği satın alınmıştı.[25] 1873’te ise 500.000 Martini Henry marka tüfek sipariş edildi.[26] Seraskerlik, teslim aldığı bu silâhları 1876 baharından itibaren askerî birliklere dağıttı. Bu silâhların bir kısmı, daha sandıkları açılmaksızın savaş meydanlarında terk edildi. Savaş esnasında ordunun elinde çeşitli marka 935.000 tüfek vardı.[27] Ayrıca, 1873’te 500 Krupp topu sipariş edildi.[28]

Osmanlı Donanması, 1877’de 22 zırhlı, 82 zırhsız gemi, 763 top ve 15.000 mürettebattan oluşuyordu. Bahriye zabitinin nazarî ve amelî talim ve terbiyesi yetersizdi. Özellikle büyük rütbeli bahriyeliler mesleklerini icrada yetersizdi. Ancak, genç zabitler arasında fennî bilgisi olanlar mevcuttu. Bunların da ya pratikleri yoktu veya rütbeleri küçük olduğundan fikirleri kabul edilmiyordu.[29]

Yukarıdaki bilgilerden anlaşılacağı üzere Türk kara ve deniz kuvvetleri modern araç ve gereçle donatılmıştı. Yalnız silâhla savaşın kazanılması düşünülemez. Teknolojik silâhlar ancak, iyi kullanıldığında işe yarar. Başarı, talimli askerle olur. Silâhları kullanacak efrat, o seviyeye çıkarılmadıktan sonra, söz konusu silâhların “taş ve sopadan” herhangi bir farkı kalmaz. Ordunun barış zamanında, bütün zorluklara karşı koyacak tarzda sürekli bir eğitimden geçmesi bir zorunluluktur. Bunun için de sükûna ihtiyaç vardır. Devletin haricî düşmanlarının tehdidine karşı hudutlar civarında kuvvetli nizamiye kıtaları bulundurmak zorunda kalışı ve dahilî asayişin sağlanması faaliyetleri, askeri seferber olacağı mıntıkadan uzaklaştırmakta ve askerî birliklerin dağılmasına sebebiyet vermekteydi. Bu gibi hallerde asker, birbirini tanıyamıyor ve bir program dahilinde talim ve terbiye göremiyordu. Amirinin daimî kontrolünden uzak kalan askerde, itaat duygusu da azalmaktaydı. Netice itibarıyla, bu gibi durumlarda sefer zamanında alayların derme çatma, birbirini tanımayan askerle doldurulması mecburiyeti hasıl oluyordu.[30] Doksan üç Savaşı arifesinde, Türk ordusunda benzer özellikleri bulmak mümkündü. Nitekim, sürekli isyanların bastırılmasında kullanılan Türk ordusu, savaşa hazırlanma fırsatı bulamadı. Orduda talim ve tatbikat yapılmıyor, subay kadrosu yetersiz ve eğitimsiz kalıyordu. Subaylar, mezuniyet sonrası hizmet içi kursa alınmadıkları için, kısa sürede büro memuru haline dönüşüyorlardı. Redif askerleri ise barış dönemlerinde silâh altına alınmıyordu.[31] Öte yandan, cephane fabrikalarının imalâtı, muharebe sarfiyatını telâfi edecek derecede değildi. Oysa, harp esnasında sarf olunacak cephane, mühimmat ve erzakı, seferberlikte temini zorunlu nakliye vasıtalarını kendi memleketinde imal ve tedarik edemeyen milletlerin istiklâllerini koruyamadıkları tecrübe edilmişti.[32] Türk askerî makamları, cephe arazisinin özelliklerini bilmedikleri gibi bunları tanıtacak derecede sağlam ve doğru bir haritaya da sahip değillerdi.[33]

Türk ordusunun bu yapısına karşılık Rus ordusu, Kırım Savaşı sonrası yeni baştan teşkilâtlandırılmıştı. 1874’te zorunlu askerlik sistemi kabul edildi ve sayıca çok fazla artırıldı. Rus ordusunda her kademede ve her rütbede birlikleri ehliyetle sevk ve idare edecek subay ve kumanda kadrosu mevcuttu. Rus ordusunda 1865 yılından itibaren yıllık tatbikatlar icra edilmekteydi. Asker sayısı da Türk ordusuna nazaran fazlaydı. Rus kuvvetlerinin Avrupa cephesindeki mevcudu, harbin başında 275.000 piyade, 20.000 süvari, 756 top, 247.130 Bergande 383.382 Karanga ve 113.317 kapsüllü Karle tüfeği olup asker başına 182 fişek düşüyordu. Rus topları, eski model pirinç namlulu idi.[34] Rus kuvvetleri Anadolu’da 160.000 kadardı. Zaman içinde Rumen ve Sırp kuvvetleri de Rusya’nın yanında savaşa iştirak etti. Netice itibarıyla, Türk ordusu kendinden üstün kuvvetlerle savaşmak zorunda kaldı.[35]

Doksan üç Savaşı’ndaki askerî faaliyetler incelendiğinde, bu savaşın bir “hareket harbi” olduğu tespit edilebilir. Bu da özellikle kara birliklerinin üstün ve süratli bir hareket kabiliyetine sahip olmasını gerektirir. Lojistik destek ulaştırmasının da aynı hacim ve süratle yapılması gerekmektedir. O hâlde, askerî harekâtların sonucunu şekillendiren en önemli unsurlardan birisi de lojistik destektir. Türk ve Rus ordusunun lojistik durumu incelendiğinde şunları tespit etmekteyiz: Lojistik durumdan kasıt, cephedeki kuvvetlerin yiyecek ve giyecek maddeleri ile cephane ihtiyacını karşılamaktır. Türk ordusunun yiyecek ihtiyacı, harekât alanı içinde “yerinde ikmal metoduyla” veya yurt içinden satın almak suretiyle sağlanmaktaydı. Elbise, fotin, çamaşır, çorap ve yağmurluk gibi “kadro gereç ve maddeleri” ile silâh ve mühimmat, İstanbul ve çevresindeki ambarlarca veya devlet tarafından işletilen fabrikalarca karşılanmaktaydı. İhtiyaç duyulan giysilerin bir kısmı da harekât alanı içinde temin edilmeye çalışılmaktaydı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ