1876 ANAYASASI VE TÜRK TARİHİNDEKİ YERİ

1876 ANAYASASI VE TÜRK TARİHİNDEKİ YERİ

Türk tarihindeki ilk anayasa, bundan 125 yıl önce ilan edilmiştir. O tarihten bu yana, Türkler ve dünyanın en önemli imparatorluklarından birinin -Osmanlı İmparatorluğu’nun- sınırları içinde yaşayan diğer halklar, büyük değişikliklere tanık olmuşlardır. Türk padişahlarının imparatorluk devri tarih sahnesini terk ettikten sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk siyasi ve kültürel geleneklerinin asıl mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti de dahil olmak üzere pek çok devlet, bu tarihi gelenekler üzerine kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyetçi ve laik bir devlet olurken, Türk tarihinin önemli bir parçasını oluşturan Osmanlı İmparatorluğu ile bağlarını da koparmamıştır. 1876 yılında Türkiye’de yapılan radikal siyasi reform; anayasa ve kısa bir süre sonra da meclis, tam anlamıyla siyasi bir mucize olarak Avrupa’yı hayretler içerisinde bırakmıştır. Türk aydınları ile Sultan II. Abdülhamid’in devleti kaçınılmaz bir çöküş ve yıkılmadan kurtarma amaçlı girişimlerinin damgasını vurduğu Osmanlı tarihinin bu dönemi, tarihçileri her zaman yakından ilgilendirmiştir. Bu ilgi, tarihçileri 1876 Anayasası’nın ilanına vesile olan tarihsel süreci, diğer bir deyişle 1860 ve 1870’li yıllardaki anayasal hareketin arkasındaki güçleri daha iyi bir anlayış ve değerlendirme aramaya sevk etmiştir.

19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’ndaki reformcu süreçler hakkında yapılmış, önemli bir kısmı; bu makalenin yazarının bazılarını bulma şansına erişerek bilim dünyasına tanıttığı Türk kaynaklarına dayanan çalışmalar ile Osmanlı tarihinin bu fevkalade önemli dönemi üzerine yapılan çalışmalara büyük katkıları olan Türk, Avrupalı ve ABD’li tarihçilerden oluşan büyük bir ekibin bilim dünyasına kazandırdığı zengin materyaller; elimizdeki bilgilere ve ilk Türk Anayasası’nın ortaya çıkmasına zemin hazırlayan olayların analizine dayanan belli genellemeler yapmamıza olanak tanımaktadır.

1876 Anayasası’nın Türk tarihindeki rolünü ve önemini gerektiği şekilde anlayabilmek ve değerlendirebilmek için öncelikle, 19. yy.’ın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu’nda baş gösteren reformcu hareketlerin hiç kuşkusuz zirve noktasını oluşturan 1860-70’li yıllardaki anayasa hareketini analiz etmek gerekmektedir. Siyasi ve sosyal açıdan büyük önemi olan bu olayın entelektüel geçmişi, doğrudan ilk özel Türk gazetelerinden biri olan Tasvir-i Efkâr ile gazetenin kurucusu İbrahim Şinasi’nin çabalarına dayanmaktadır. İbrahim Şinasi, gazetesinin sayfalarını, o dönemde Osmanlı İmparatorluğu için hayati önem taşıyan -insanların ülke sorunlarına yönelik bir fikre sahip olma ve bunu ifade etme hakkı, devlet meselelerinde kamu oyunun önemi, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki idari, hukuki, ekonomik ve kültürel hayatın tüm katmanlarında Avrupa ülkelerinin elde ettiği başarıların uygulanmasının önemi- gibi birtakım düşünceleri oluşturmada kullanmıştır. Şinasi yazılarında, laik bir yasamanın önemini ve bir hükümdarın hareketlerinden doğan sorumluluklarını vurgulamıştır.

Şinasi’nin görüşleri ve bu görüşlerin yayın yoluyla yayılmasının, yeni Türk aydınları ve bürokratlarını şekillendiren düşünceler üzerindeki etkisi az değildir.

Aslında anayasal hareket, Türk Tarihi’nde “Yeni Osmanlılar Cemiyeti” olarak da bilinen gizli bir derneğin İstanbul’da kurulmasıyla, 1865 yılında başlamıştır. Bu cemiyet 250 üyelik gizli bir siyasi örgüttü. Gizliliği korumak amacıyla, cemiyet 7 kişilik gruplara ayrılmıştı. Cemiyetin lider ve idealistleri çeşitli sosyal sınıflara üye kişilerdi. Üyeleri arasında, ünlü bir yazar-yayıncı ve İbrahim Şinasi’nin dostu olan Namık Kemal ile ünlü edebiyatçı ve yayıncılar Ziya Bey ve Ali Suavi de bulunuyordu. Cemiyetin aktif üyeleri arasında, çoğu zaman laik, hatta bazen Avrupai eğitim gören, feodal bürokrasinin zengin ailelerine mensup üyeler de bulunuyordu. Pek çok önemli sivil ve askeri şahsiyet de bu gizli cemiyette yer alıyordu. Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin destekçilerinin büyük bir bölümü, çoğunlukla feodal ve bürokratik kökenli, Türk memur ve yaratıcı aydınlardan oluşuyordu.

Cemiyet kurulmasından hemen sonra iyi tanımlanmış siyasi bir programa gereksinim duymuştur. Cemiyet üyeleri, ülkenin ekonomik ve siyasi ilerlemesinin garanti altına alınması için gerekli yolların bulunması isteği etrafında birleşmişlerdir. Cemiyetin siyasi görüşleri; “iyi” reformcu- monarşiye olan inançtan, tümüyle Avrupa’dan ödünç alınmış parlamenter fikirlere kadar çok geniş bir yelpaze oluşturuyordu.

1867 baharında, aralarında öncü idealistlerin de bulunduğu bir grup cemiyet üyesi, Avrupa’ya göç etmek zorunda kalmıştır. Bu göç kararı, gizli cemiyetle yakından ilişkili bir takım gazetelere karşı alınan baskıcı önlemlere cevaben alınmıştır. Avrupa’ya göç eden Yeni Osmanlılar bir süre sonra propaganda amacıyla, materyallerini Türkiye’deki okurlarına yayabilmek için burada Türkçe gazete yayımlamaya başlamışlardır. Ali Suavi tarafından 1867/68 yıllarında Londra’da yayımlanan Muhbir ve Namık Kemal ve Ziya Bey tarafından 1869/70 yılları arasında yine Londra’da (ve sonra da Cenevre’de) yayımlanan Hürriyet gibi gazeteler; Yeni Osmanlılar’ın düşüncelerini yaymalarında çok önemli bir rol oynamışlardır. Bu gazetelerden Hürriyet, bir süre sonra, kelimenin tam anlamıyla, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin sözcüsü olmuştur. Bu gazete, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun meşruti yönetime geçmesi ya da bir meclis-i mebusanın kurulması gibi siyasi amaç ve taleplerini belirginleştirmede kullanılmıştır. Hürriyet; Tanzimat reformlarının başarısızlığından ötürü Padişah hükümetini sert bir dille eleştirmiş, Padişahın haklarının sınırlanmasını talep etmiş ve sarayın yasalara karşı sorumlu olduğu gerçeğini vurgulamıştır. Hürriyet gazetesinde yer alan teorik makalelerin yazarları; Türk halkını, tarihinde ilk defa, yasama ve yürütme erklerinin birbirinden ayrılması hususunda aydınlatmış ve bu yolla, seçimle belirlenecek bir meclis oluşturma fikrini daha da ileriye götürmüşlerdir. Hürriyet gazetesi yayımcıları, bu yolla, Şeriat yasalarına uygun bir anayasa hükümeti için gerekli olan teorik zeminin hazırlanması amacını gütmüşlerdir.

Göç; Yeni Osmanlıların düşünceleri ile siyasi görüşlerinin oluşmasında fevkalade önemli bir rol oynamıştır. Bu aydınlar göç ettikleri ülkelerde, gelişen Fransız edebiyatından ve buna bağlı olarak, Rousseau, Voltaire, Montesque, Hugo, Moliere ve Lamartine gibi pek çok yazarın eserlerinden etkilenmişlerdir. Bu yazarların eserlerinin pek çoğu Namık Kemal ve Ziya Paşa tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Bu bağlamda, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin bu yöndeki çabalarının, anayasal reforma giden yolu açtığı kesinlikle söylenebilir.

Avrupa uygarlığının elde ettiği başarılar karşısında derinden etkilenen Osmanlı reformcuları; 19. yüzyılın ortalarında, bir yandan Avrupa devletlerinin sahip olduğu askeri, idari, hukuki ve kültürel kurum ve kuruluşları kendilerine model olarak alırken; diğer yandan da mevcut ekonomik sistemi olduğu gibi bırakarak Osmanlı padişahının, imparatorluk sınırları içerisindeki tüm insanlar üzerindeki gücünü muhafaza etmesine fırsat tanımışlardır. Bu reformcuların arasında, dönemin önemli devlet adamlarından biri olan Ahmed Midhat Paşa da bulunmaktadır. Ahmed Mithad Paşa Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve ikinci derece güce dönüşmesinin Avrupa devletlerinin ilerleme sürecinin üstünlüğünü fark ederek ülkeyi ilerlemeye sevk edecek insanların olmamasından kaynaklandığı düşüncesine, Avrupa devletlerinin elde ettiği kültürel başarılardan fazlasıyla etkilenen tüm Yeni Osmanlılar’dan (resmi açıdan ele alındığında, Ahmed Midhat Paşa, bu cemiyete yalnızca ideolojik açıdan destek veren bir müttefikti) daha fazla inanıyordu.

Bunun yanı sıra, Ahmed Mithad Paşa, diğer Yeni Osmanlıların aksine, devlet yönetimi konusunda oldukça deneyimli bir politikacıydı ve bu deneyim onu bir anayasanın oluşturulmasının, ülkenin kurtuluşu için tek çözüm olduğu düşüncesine daha da yakınlaştırıyordu. Ahmed Mithad Paşa’nın, söz konusu dönemin koşulları altında sıradışı olarak nitelendirilebilecek, diğer inançlara olağanüstü müsamaha göstermek gibi bir özelliği de vardı. Devlet krizi zirveye ulaştığı zaman sahneye çıkan, Yeni Osmanlılar arasında siyasi açıdan oldukça önemli ve radikal bir kişilikti.

Midhat Paşa Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yeni oluşum içerisinde yer alan önemli bir bürokrattı. Bürokrasinin üst kademelerinde, hiç şüphesiz, reformcuların sol kanadında yer alıyordu ve bu kanat sayıca fazla değildi. Bu dönemdeki Osmanlı bürokratlarının büyük çoğunluğu, ılımlı görüşleri olan, siyasi özgürlükler konusunda asla soru sormayan, ya da dini fanatizme karşı savaşmayan, kendilerini yalnızca ülkeyi çöküşten kurtarmak için gerekli olan idari önlemleri araştırmayla sınırlayan kişilerden oluşuyordu. Bunun yanında, başka Osmanlı bürokratları da vardı. Bürokrasi içinde daha radikal bir grup oluşturulması, Avrupa kültür deneyimine dayalı yeni laik okulların kurulması ve daha sonra, içerisinde birçok memurun Avrupa’dan alınan yeni yönetim prensipleri ile yöntemlerini öğrenme fırsatı bulduğu pek çok yeni kurumun açılmasıyla mümkün hale gelmiştir.

Bu memurlardan yüzlercesinin Avrupa devletlerini ziyaret ettikleri ve idari uygulamalarda kullanmak üzere bu ülkelerdeki yöntemleri taklit etmeye çalıştıkları da göz önünde bulundurulmalıdır.

Buna karşın, reform süreci içerisinde dahi, bürokrasinin önemli bir bölümü, eski geleneklere bağlı kalmayı sürdürmüş ve bu bürokratların yalnızca bir bölümü reformcuların amaçlarını tam olarak anlayabilmiş ve çabalarını böylesine önemli bir dönemde desteklemiştir. Yine de, bu dönemde, yeni bürokrasinin sosyal konumu ve siyasi hedefleri tümüyle yaygınlaşmıştır. Bu oluşum, kendi ekonomik çıkarlarıyla, herhangi bir sosyal sınıfa bağlanmaksızın, tümüyle ülkenin siyasi varlığına yönelik herhangi bir tehdidi yok etmeyi ve toplumsal varlığını sürdürmeyi hedefleyerek, “devletin genel çıkarları” doğrultusunda hareket etmeyi seçmiştir. 1870’li yıllarda ortaya çıkan özel siyasi koşulların, bu bürokratların, çoğunu olağanüstü bir şekilde radikal siyasi şahsiyetlere ve anayasa destekçilerine dönüştürdüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.

1876 yılında sol kanadın kazanma olasılığı; büyük ölçüde, çok sayıda genç Türk aydınının siyasi ve idari reformların gerekliliğinin yayılmasına katılmış olmasına bağlı idi. Zamanının en aydın ve etkin grubu olarak tümüyle yeni bir sosyal grup ortaya çıkmış ve kısa sürede sosyal ve siyasi hayatta önemli başarılar elde etmiştir. Bürokrasinin üst kademeleri, bir anayasa oluşturulması için verilen mücadelede reformların kontrolünü elinde tutarken, diğer yanda, Türk aydınları, radikal fikirlerin desteklenmesinde gerekli olan sosyal ve entelektüel zemini hazırlamışlardır. Bu, basın yoluyla toplumun çeşitli kademelerinden destekçi bulmaya yetecek kadar geniş bir oluşumdu. Yukarıda da belirtildiği üzere, Bu aydın Türk grubunun hem sayıca, hem de niteliksel büyüklüğünü, laik okulların açılması, Avrupa uygarlığına yakınlaşmanın giderek artması, bilim ve eğitim derneklerinin kurulması ve özellikle özel sektörde yayımcılık kültürünün yaygınlaşması belirledi.

Kritik bir anda, aynı görüşler etrafında birleşmiş bulunan, sayıları az, fakat etkisi büyük reformcu bürokratlar ile toplumun farklı sosyal sınıflarından gelen genç Türk aydınları, ilk Türk anayasasının ilanı için gerekli olan sosyal zemini sağlamışlardır. Bu grup, ülkeyi kurtarmak için köklü çözüm yolları arayışıyla, Avrupa devletlerindekine benzer idari ve adli yasalara ilişkin tek tek unsurların devlet kurumlarında uygulamaya konmasını yeterli bulmazken, reform hareketine tümüyle yabancı olmayan Osmanlı bürokrasisinin büyük bir kısmı, ülkenin sosyal, ekonomik ve siyasi hayatında yeni şartlar yaratacak olan daha mütevazı yenilikleri desteklemeye hazırdı.

Reformcu ve anayasal hareketteki iki itici güç, özellikle, anayasa hareketinin lideri olan Midhat Paşa’nın faaliyetlerinde ifadesini bulmuştur. Ahmed Mithat Paşa, Türk reform tarihindeki sıradışı kişiliklerden biridir. Diğer taraftan, kendisinin, Tanzimat reformlarını destekleyen ve ünlü Reşit Paşa’nın desteğini kazanmış “yeni-moda” bir bürokrat olduğu da bir gerçektir. Avrupa’da geçirdiği altı aylık dönemden sonra, Mithad Paşa’nın, ülkenin reformlara cidden ihtiyacı olduğuna olan kanısı daha da güçlenmiştir. Bu kanı, Mithad Paşa’nın yönetimde getirdiği yeniliklerle ona ülke çapında bir ün kazandıran memurluk ve valilik görevlerinde somut hale dönüşmüştür. Bununla birlikte, idari uygulamaları ona, Osmanlı yönetim sistemini iyileştirmek için aldığı kişisel ve bir o kadar da düzensiz önlemlerin başarısızlığını da göstermiştir. Bu sebepledir ki, anayasanın ülkenin tek kurtuluşu olarak görüldüğü dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nda bir anayasanın ilan edilmesinde rol alan hararetli destekçilerinden biri haline geldiğini görmek hiç şaşırtıcı değildir. Midhat Paşa aynı zamanda, Tanzimatçılar arasında, Yeni Osmanlıların anayasaya yönelik düşüncelerini savunan ilk bürokratlardan biri olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu’nda reformlar yeni bir şey değildi. III. Selim’den 1876 Anayasası destekçilerine kadar geçen sürede, reformcuların öncelikli hedefi her zaman için imparatorluğun siyasi bütünlüğünün korunması olmuştur. Ancak, bu amaç doğrultusundan takip ettikleri yollar birbirinden farklıdır. Padişah ve üst düzey yetkililerin neredeyse tamamı, 18. yy. sonlarından itibaren, ülkenin kurtuluşunun, ordunun ve merkezi kontrol sisteminin ıslahatını öngören baskıcı önlemler almaktan geçtiğini düşünmüştür. 19. yy.’ın ortalarında ortaya çıkan yeni bürokraside ise, bu eğilim genel anlamda, önceki baskıcı yöntemleri, yasaların öngördüğü şekilde herkese eşit haklar sağlayacak reformlarla birleştirme arzusuna dönüşmüştür. Avrupa zihniyetindeki aydınlar ile bunların bürokrasinin üst kademelerindeki sempatizanlarından oluşan 1860-70’li yılların genç Türk meşrutiyetçileri, padişahın tebaasının tümünün “Osmanlılar”-ortak bir vatanın evlatları-adı altında birleştirilmesi fikrini benimsemişlerdir. İmparatorluğun dağılma tehlikesi 19. yy.da ciddi boyutlara ulaşmıştır ve bu durum, reformcular ve destekçileri ile Müslüman din adamları da dahil olmak üzere en uç noktalardaki toplumsal güçleri bile bir araya getirmiştir. Bu grupların her biri, hem gerçekleştirilen reformların başarısızlığı hem de Avrupa’nın bu reformlara karşı tepkisinden ötürü büyük hayal kırıklığına uğramışlardır. Hemen herkes, oluşturulacak bir anayasanın, siyasete çok daha radikal ve etkili bir merhem olacağını hayal etmiştir. Ancak elbette ki, bu grupların her birinin kendine özgü bir anayasa ve meclis anlayışı olmuştur. Başta Bulgaristan olmak üzere, Balkanlar’da çıkan silahlı ayaklanmalar sırasında patlak veren siyasi krizin ciddiyeti, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki farklı vatansever kanatların birbirleriyle müttefik olarak görünmesindeki en önemli nedenlerden biri olmuştur. Asıl şaşırtıcı olan nokta, anayasa düşüncesinin Osmanlı toplumunun üst kademelerinde ve İstanbul’un daha geniş çevrelerinde yayılmasındaki hızdır.

18. yy. sonları ve 19. yy. başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nda baş gösteren reform hareketi, çoğunlukla, ülkenin ekonomik ve kültürel gelişiminin sağlanması amacıyla Avrupalılaşma kavramının getirdiği genel düşüncelere dayandırılmış ve 19. yy.’ın ikinci yarısı karmaşık sosyo-politik ve ideolojik düşüncelerin gelişimine tanık olmuştur. Anayasal hareket ideologların büyük çoğunluğu, dini ve laik kavramları, İslami dogmalar ile başta Aydınlanma olmak üzere Avrupalılaşma düşünceleri ve devlet ile yasaların temellerine ilişkin teorileri biraraya getirme görüşünde idiler. Bu ideologların, devlet ve yasalara yönelik bağımsız bir teori oluşturmamışlardır; yine de, Fransız Aydınlanma düşünürlerinin toplumsal sözleşmeye yönelik düşüncelerini Türkiye’ye uyarlama gayretleri, Türk sosyal ve siyasi düşünce tarihinde niteliksel açıdan yeni bir gelişme olarak kabul edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki koşullar altında, bu görüşlerin köktenciliği açıktır. Meşrutiyetçilerin siyasi programının oluşturulmasının teorik açıdan en büyük önemi, Yeni Osmanlılar’ın ünlü şahsiyetlerinden biri olan Namık Kemal’in eserlerinde yer alan, Türkiye’de ilk kez ileri sürülen ve temellendirilen mutlak gücün devredilemezliği hükmüdür. Namık Kemal, devletin varlığının, doğal olarak belli haklarla donatılan vatandaşlarının mutabakatına bağlı olması gerektiğini ve devletin asıl işlevinin vatandaşlarının sahip olduğu bu hakları garanti altına almak olduğunu savunmuştur. İlk meşrutiyetçilerin sahip olduğu ideolojinin belirgin özelliği, liberal reformculuğu barışçıl yollarla, Şeriat normları ile bağdaştırmak istemeleridir. İleri sürdükleri görüşler, Mısır’daki reformasyon idealistlerinin görüşlerinde olduğu gibi, o dönemde ortaya çıkan yeni sosyal koşullarda, İslam’ın devlet yönetiminde yararlı bir fikir zemini sağladığını kanıtlamayı amaçlıyordu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al