18 MART 1915 ÇANAKKALE DENİZ SAVAŞI: SEBEPLERİ, GELİŞİMİ ve SONUÇLARI

18 MART 1915 ÇANAKKALE DENİZ SAVAŞI: SEBEPLERİ, GELİŞİMİ ve SONUÇLARI

Giriş:

Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi’ni önündeki mavilikle, çevresindeki yeşilliği dar ve kıvrık bir uzanışla Ege Denizi’nden ayırıyor. Şehrin üst kıyısında boğazı daraltmak için kıvrılan tepenin açık kahverengi toprağına beyaz büyük bir ay yıldız çizilmiş. İki tarafına da büyük ve beyaz rakamlarla 18 Mart 1915 yazılmış. Yazı Çanakkale Savaşı ile birlikte düşünülünce kanla yazılmış bir destanı hatırlatıyor.

Birinci Dünya Savaşı’nın öncesinde savaşın muharip devletleri hesaplarını Osmanlı Devleti’nin tarafsız kalacağı anlayışına göre yapıyorlardı. Ancak 1914 yılının ilk baharında Osmanlı Devleti’ni son derece rahatsız eden iki konu ülkeyi ister istemez Birinci Dünya Savaşı’nda Orta Avrupa devletlerinin yanında yer almaya doğru itti.

Bunlardan birincisi, Balkan Savaşları sırasında Yunanistan’ın ele geçirdiği ve Anadolu yarımadasını çevreleyen Ege adaları idi.

İkincisi ise Rusya’nın tarihten gelen boğazlar konusundaki tutumundan kaynaklanıyordu. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na fiilen katılmasından sonra İtilaf Devletleri tarafından İstanbul’un kesin olarak Türklerin elinden alınacağını düşünen Rus Hükümeti, İstanbul ve Boğazlar civarındaki arazilerin kendilerine bırakılması için Dışişleri Bakanları Sergei Sazonov aracılığı ile İngiliz ve Fransız Hükümetlerine başvurdu[1]. İngiltere’nin Rus Hükümetinin bu talebine verdiği cevapta “Eğer savaş zaferle bitecek olursa, İngiltere, kendilerinin Osmanlı İmparatorluğu arazisine ya da başka yerlerdeki arazilerde (özellikle İran) yapacakları taleplerinin olumlu karşılanması kaydı ile İstanbul ve Boğazlar hakkındaki Rus taleplerini tasvip edecektir” deniyordu[2].

İngiltere için Rusların Boğazlar hakkındaki tezlerini kabul etmek bir zorunluluktu. Çünkü 1915 yılında Rusların Orta Avrupa ittifak grubu ile ayrı ayrı barış yapması kendileri için telafisi çok vahim sonuçlar doğurabilirdi.

Fransa ise uzun süre Rus taleplerine sıcak bakmadı. Fransa’nın geleneksel doğu politikasının ünlü savunucusu Poincare, Papalık makamının ve Fransa Hükümetinin İstanbul’un Ruslara bırakılması fikrini onaylamadığını açıkladı. Poicare, bu gaye ile bir yandan politik gelenekleri hiçe sayarak Rus delegasyonunu baskı altına almaya çalışırken, diğer taraftan “Rusya daha Çanakkale harekâtına katılmadı, söz verdikleri yardım görünürlerde yok. Eğer İstanbul düşerse bunda Rusya’nın hiçbir katkısı bulunmayacaktır. Kaldı ki Yunanistan da İstanbul’da Rusları görmektense şehrin Türklerin elinde kalmasını tercih eder. Eğer (Ruslara) şimdiden İstanbul’u almaları iznini verirsek savaşa ve özellikle Almanya’ya karşı ilgilerini kaybedecektir” diyerek hükümetine İstanbul konusunda Rusya’yı devre dışı bırakmasını önerdi[3]. Ancak Almanya’nın Akdeniz’de oluşturduğu tehditden sonra Fransız Hükümeti, Rusya’nın Boğazlar konusundaki düşüncelerine itiraz etmekten vazgeçti. Çünkü Rus donanmasının Akdeniz’de Fransız donanmasına katılması ile itilaf donanması, Almanya, Avusturya-Macaristan donanmasına karşı Fransa’ya tartışmasız bir üstünlük sağlamış olacaktı.

Diğer taraftan Fransa’nın İstanbul ile ilgili Rusya’ya güvence verdiği dönemde Rusya, henüz Boğazlarda yapılmakta olan askerî harekâta katılmış bulunmuyordu. Bu husus müttefikler arasında tamamen güven esasına dayanan ilişkiler bakımından dikkat çekicidir. Ancak aynı süreçte Rus ordularının müttefik devletler lehine batı cephesinde bütün Avusturya-Macaristan ordusu ve Alman ordusunun da büyük bir kısmını üzerine çekmiş olduğunu unutmamak gerekir. Ruslar bu cephedeki hareketleri ile müttefikleri tarafından kazanılan Marn zaferinde büyük pay sahibidir. Bundan başka Ruslar Kafkas cephesinde Türk ordusuna karşı da savaşıyordu. Ancak 1914 yılının Aralık ayında bu cepheden batı cephesine kaydırdığı kuvvetler yüzünden Türk ordusu karşısında zor anlar yaşamaya başlamıştı. Bu yüzden Grandük Nikola, 2 Ocak 1915’de İngiltere’ye müracaat ederek Boğazların adını kullanmayarak Türkiye’nin herhangi bir zayıf noktasına karşı yeni bir cephenin açılıp açılamayacağı ve müttefiklerin kendilerine askerî malzeme konusunda yardımda bulunup bulunamayacakları konusunda görüşlerini sordu[4]. Bu soruya İngiliz Birinci Lord’u Kıtchner’in verdiği cevap “Türk mukavemetinin kırılmasının müttefiklerin ortak menfaatleri icabı olduğunu ve bunun için de İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ne karşı harekete geçeceğini bildirdi[5]. Fakat hala bazı tereddütlerini giderebilmiş değildi. “Kafkasya’da Ruslara ciddî surette nefes aldırtmak için ne yapabileceğimizi bilmiyorum. Türklerin kuvvetlerini Edirne’den çekerek Karadeniz yoluyla Kafkas Cephesine sevk ettikleri muhakkaktır. Bizim ciddi bir ihraç hareketi için hazırlanmış kıtalarımız da yok.

Ancak Türk askerlerinin şarka (doğuya) geçmelerine manî olabilecek yegâne müsbet iş, boğazları elde etmek suretiyle mümkün olabilir” kanaatindeydi[6]. Bu itibarla donanma komutanı Lord Fisher’in görüşlerini aldı. Lord Fisher Amirallik Birinci Lord’luğuna yazdığı mektupta Türkler aleyhine harekete geçilmesi lüzumu üzerinde durdu. Onun fikrine göre, bu harekâta Yunanistan ve Bulgaristan’ı da iştirak ettirmek ve İngiliz askerî kuvvetini de yetmiş beş bin rakamından daha az tutmamak lazımdı. Balkanlar, Yunanistan ve Bulgaristan üzerinden zorlanırken, donanma da büyük hazırlıklarla Çanakkale’ye karşı hücuma geçecekti[7].

Churchill ise o tarihe kadar, Çanakkale seferini bir kara savaşı olarak düşünmüştü. Ancak o da Fisher’in projesinden etkilendi. Bu harekâtın sonucunda elde edilecek siyasî ve askerî neticelerin semerelerini toplamak için, teşebbüsün icap ettireceği riskler göze alınabilirdi. Bunun üzerine Lord Fisher’in de onayını alarak Akdeniz donanması komutanı Amiral Carden’e şu telgrafı çekti: “Boğazların donanma tarafından ele geçirilmesini mümkün görüyor musunuz? Bu harekât için, burada mayın tarayıcı gemilerle takviye edilen eski tip gemilerin kullanılması münasip görülüyor. Neticenin ehemmiyeti, büyük zararı göze aldırabilir”[8].

İki gün sonra, Amiral Carden’in verdiği cevapta “Boğazların derhal ele geçirilmesinin mümkün olamayacağını kaydetmekle beraber gitgide gelişecek harekât neticesinde zorlanarak da olsa muvaffakiyete ulaşılacağı… ” belirtiliyordu[9].

Bunun üzerine Carden’e geniş çaplı bir plan hazırlanması emri verildi. Amiral Carden’in planı dört maddede özetlenebilir[10].

  1. Boğaza girişteki savunma tesislerini tahrip etmek.
  2. Boğazın içinden Kepez Burnu’na kadar olan savunma tesislerini baskı altına almak ve susturmak.
  3. Çanakkale ve Kilitbahır savunma tesislerini zayıflatmak ve susturmak.
  4. Mayın tarlalarını temizleyerek bir geçit açmak; Çanakkale ve Kilitbahır’ın üst kısmındaki savunma tesislerini susturup Marmara Denizi’ne girerek İstanbul’a ulaşmak.

Bu planda göze çarpan hususiyet, harp temposunun ağır tutulması ve Türk müdafaa hatlarının ağır bombardımanlarla tahrip edilerek gemilerin güvenlik içinde ilerlemesine imkân tanımaktı.

13 Ocak 1915’te İngiliz harp komitesi bir kere daha toplandı. Churchill, Amiral Carden’den aldığı izahatı komiteye sundu. Amiral Fisher, kara desteği olmadan zafere ulaşmanın kolay olmayacağı fikrini ileri sürdü. Ancak Başbakan Lloyd George ve Lord Kıtchner’de Churchill gibi Amiral Carden’in planını uygun görmesi üzerine harp komitesi, Çanakkale seferinin açılmasına oybirliği ile karar verdi[11].

A- Neden Çanakkale?

Neden Çanakkale? sorusunun cevabı Alman Generali Falkenhayn’ın “Karadeniz ile Akdeniz arasındaki Boğazlar Antant Devletlerine kapanmazsa Almanya ve müttefiklerinin zafer elde etmeleri zorlaşır. Boğazlar açık kaldıkça İngiltere ve Fransa ile Ruslar arasında irtibat devam eder ve Ruslar ayrı kalmaktan kurtulurlar. Boğazların açık bulunması onlar için askerî zafer kadar önemlidir”[12] şeklindeki açıklamasında aranmalıdır. Bu yüzden Almanya, 02 Ağustos 1914 günü Osmanlı devleti ile Sait Halim Paşa’nın yalısında ittifak antlaşmasını imzaladıktan sonra Osmanlı Devleti’ni fiilen savaşın içine çekebilmek için Amiral Souchon komutasındaki Goben ve Breslav gemilerine 03 Ağustos 1914’te İngiliz filosundan kurtulmak bahanesiyle Çanakkale’ye geçmesi emrini verdi.

Gemilerin Çanakkale’den geçmesi ciddi tartışmalara sebep oldu. Hem Rusya hem de İngiltere Osmanlı Devleti’ne ayrı ayrı birer nota vererek bu davranışın tarafsızlık ilkelerine uymadığını, iki geminin derhal Osmanlı kara sularından çıkarılmasını ya da silahlardan arındırılmasını, Alman mürettebatlarının da ülkelerine iadesini istediler[13]. Gelişmeler üzerine Osmanlı Devleti, iki geminin daha önce İngiltere’den sipariş edilen, fakat bitirilmelerine rağmen savaş gerekçesi ile verilmeyen gemilerin yerine satın alındıklarını duyurdu. Goben ‘Yavuz”, Breslav “Midilli” oldu. Alman mürettebatına Türk üniforması giydirildi, gemilerin gönlerine de Osmanlı bandırası çekildi[14].

Herşey düzelmiş ve tarafsızlığın devamı sağlanmış gibi görünüyordu. Fakat 20 Ekim 1914’te Enver Paşa Almanya’nın baskısı ile savaşa girmeyi kabul etti. Bu gelişme Enver Paşa’nın bir-iki yakın arkadaşı dışında Meclis-i Mebusan’dan gizlenmişti[15].

Almanya, tarafsız kalmak niyetindeki Osmanlı yönetimini bir oldu-bitti ile savaşa sürükleyebilmek için 21 Eylül 1914’te Enver Paşa’nın onayı ile tatbikat için Karadeniz’e açılmış olan Amiral Souchon komutasındaki Yavuz ve Midilli gemileri 29 Ekim 1914’te Sivastopol’u, ertesi gün de Odessa’yı topa tuttu[16]. Bunun üzerine 2 Kasım’da Rusya, 5 Kasım’da İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. 11 Kasım’da da Osmanlı Devleti anılan devletlere savaş ilan ederek fiilen Almanya’nın yanında savaşa girmiş oldu[17].

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al