1795’E KADAR OSMANLI-LEH İLİŞKİLERİNİN KARAKTERİ ÜZERİNE BAZI TESPİTLER

1795’E KADAR OSMANLI-LEH İLİŞKİLERİNİN KARAKTERİ ÜZERİNE BAZI TESPİTLER

Osmanlı İmparatorluğu, Lehistan diplomasisinin Orta Çağlardan beri ilişki kurmak zorunda olduğu ilk Hıristiyan olmayan komşu değildi. Lehistan’ın kuzeydoğu komşusu olan Litvanya, 1386’da hükümdarı Hıristiyanlığı kabul edinceye kadar, Avrupa’da varolan son tek Tanrılı dine mensup olmayan devlet olmuştur. Az bir zaman önce de toprakları kuzeyden Lehistan’a sınır olan tek Tanrılı dine mensup olmayan Prusyalılar[1] ya Töton Şövalyeleri tarafından soykırıma uğramışlar ya da zorla dinleri değiştirilmiştir. Ancak, 13. yy.’da Moğol-Tatar istilacıları Güney Ruthenya’yı (bugünkü Ukrayna) fethettiklerinde, doğuda bir başka dinsiz topluluk ortaya çıkmıştır. Batu Kağan’ın ardından gelen Berke Kağan İslamiyet’i kabul ettikten sonra, Altınordu Lehistan ile doğrudan diplomatik ilişkiler içine giren ilk Müslüman devlet haline gelmiştir.

Hıristiyan olmayan çeşitli komşularla (Ortodoks Ruthenyalılar hariç) ilişki kurma gerekliliği Lehistan diplomasisini “ihanetlere” karşı Roma’daki Papalığın savunduğundan çok daha fazla dikkatli bir politika uygulamaya zorlamıştır. Somut politik meselelerin ele alınışında, “Haçlı Ruhu” yerine pragmatizmin çarpıcı örnekleri bulunabilir. Hıristiyan olmayan Litvanyalılar ile olan uyuşmazlık, Litvanya’nın büyük dükü Jagiello’nun Hıristiyanlığı kabul etmesi karşılığında Lehistan tahtına seçilmesi ile nihayet çözülmüştür. Jagiello, bir Hıristiyan ismi olan Ladislaus ismini almıştır ve yaklaşık elli yıl iktidarda kalmıştır. (1386-1434) Jagiello, Lehistan’ın en güçlü krallarından birisi ve 1572’ye kadar iktidarda kalan Jagiellonian Hanedanı’nın kurucusu olmuştur.

Artık Hıristiyan olmasına rağmen Jagiello, Moskova’ya karşı Altınordu ile aralarındaki daha önceki ittifakı bozmamıştır. Lehistan arşivlerinde, 1393’te Toktamış Kağan tarafından Jagiello’ya gönderilmiş orijinal bir yarlık bulunur. Bu yarlık’ın içeriğinden de, bu iki hükümdar arasındaki mektuplaşma ve işbirliğinin çok daha önceden başladığı anlaşılır.[2]

Toktamış’ın tahttan inişinin ardından, Toktamış’ın taraftarları Lehistan-Litvanya’ya sığınmış ve “Lipkas”[3] olarak bilinen soylu imtiyazlarını kabul etmişlerdir. Müslüman Tatarlar, Töton düzeninin yıkılmasına yardımcı olmak için Grunwald/Tannenberg Savaşı’nda (1410) Lehistan-Litvanya ordularına yardım etmişlerdir. Hiç şüphesiz Alman Şövalyeleri Batı Avrupa’ya yönelik propagandalarında Lehistan kralına gölge düşürmüşlerdir. Birçok kitapçıkta Lehistan-Litvanya; hükümdarı putperestlerin, Müslümanların ve Yahudilerin desteğini alan gizli dinsiz, yarı-barbar bir ülke olarak sunulmuştur.

1414-1418 yılları arasında düzenlenen İstikrar Konseyi, Töton düzeninin papazları ve hukukçuları ile Lehistan arasındaki politik bir mücadeleye şahit olmuştur. Lehistan’ın resmi tutumu, İtalyan üniversitelerinden mezun olan ve daha sonra Cracow Üniversitesi rektörü olan Dr. Powel Wlodkowic tarafından geliştirilmiştir. Wlodkowic, Töton şövalyelerinin toprakları üzerindeki hiçbir yasal hakkını kabul etmemiş ve onların bu hakları vahşet ve ihanet yoluyla elde ettiklerini iddia etmiştir. Wlodkowic’e göre, Hıristiyan hükümdarlarının hainlerin yaşadığı araziler üzerinde hiçbir hakları yoktu çünkü daha sonrakiler bu arazilere Tanrı’nın izniyle sahip olmuşlardı. Sadece misyonerlik faaliyetleri ve barış yanlısı görüşmeler takdire değer addedilmiştir. Ancak dinsizlerin cehaletlerini sürdürme ısrarı Hıristiyanlara onları öldürme veya soyma hakkını vermemiştir. Anlaşmalar dinsizlerin hükümdarlarına saygı gösterilmesiyle sonuçlanmıştır. Hıristiyanların arasında barış içinde yaşayan dinsizlerin canları ve malları da taciz edilmemiştir.[4]

Wlodkowic, sonradan Kızılderililerin savunucusu olan İspanyol Francisco De Victoria ve denizlerin özgürlüğünün savunucusu olan Alman Huig De Groat (Grotius) tarafından geliştirilen Milletlerin Uluslararası Hukuku’nun (ius gentium) önde gelen habercileri arasındadır. Wlodkowic tarafından açıkça belirtilen politik teori, pragmatizm ve hoşgörü uygulamasını yansıtmış ve Lehistan’ın o zamanki yerli ve yabancı politikasına egemen olmuştur. Sonuç olarak bu teori, yeni Müslüman komşularla yani Osmanlılarla olan ilişkilerde de uygulanmıştır.

Belki de tesadüfi olarak, Osmanlı-Lehistan ilişkilerinin başlangıcı, İstikrar Konseyi ile aynı zamana rastlamaktadır. Jan Dlugosz tarafından yazılan Ortaçağ tarihi, 1414’te Macaristan Kralı Sigismund’un Lehistan kralından Osmanlılara karşı askeri destek istediğini belirtmektedir. Ancak Jagiello askeri destek yerine arabuluculuk teklif etmiş ve Edirne’ye iki elçi göndermiştir. Elçileri oldukça sıcak karşılayan Sultan I. Mehmet, Macarlar ile ateşkes imzalamayı kabul etmiştir.[5] Böylelikle zaten doğu diplomasisinde deneyimli olan Lehistan kralının bu arabuluculuğu karşılıklı politik ilişkiler dönemini açmıştır.

Daha sonraki yıllarda Lehistan, Kilise’nin yaptığı Osmanlı karşıtı Haçlı seferi çağrılarına kayıtsız kalmıştır. Sigismund’dan sonraki Kral III. Ladislaus (Jagiello’nun oğlu) Macaristan Krallığı’na seçildiğinde, Lehistan soyluları onun savaş planlarını desteklemeyi reddetmişlerdir. Her ne kadar birçok Leh gönüllü Ladislaus’un 1443-1444’teki askeri harekatlarına katılsa da, resmi olarak Lehistan, Osmanlı-Macaristan çatışmasından uzak durmuştur. II. Murat ile yapılan “Segedin Antlaşması”nın[6] krallık tarafından ihlali katı bir şekilde eleştirilmiştir. Bazılarına göre, Ladislaus’un ölümüyle sonuçlanan feci Varna savaşı, bu yalan yere edilen yemin için ilahi bir cezalandırma olmuştur.

Aslında ne 15. yüzyılda, ne de daha sonraki dönemde Lehistan’daki dini propaganda Bab-ı Ali ile yaşanacak askeri bir çatışmayı harekete geçirecek kadar etkili olmamıştır. Yine de, rahipler sınıfının bazı seçkin üyeleri güçlü Müslüman komşuya karşı tedbirli bir politika izlenmesini savunmuşlardır.

Dört yüzyıllık bir komşuluk süresince, çok fazla sayıda olmamakla beraber, sonunda bir savaş çıktığında bu savaşın sebepleri; jeopolitik, iç güvenlik ve ticari menfaat gibi “ideolojik olmayan” terimlerle kolayca açıklanabilmiştir. Yine de her iki taraf da, yurtiçi ve yurtdışında sırasıyla Hıristiyan ve Müslüman birliğinin gerçekleşmesini zorlayarak, çatışmayı tamamen dini çerçeveler dahilinde sunmaya çalışmışlardır.

Osmanlı ilerleyişi Macarlar tarafından kontrol edildiği için, Lehistan’ın güvenliği doğrudan etkilenmemiştir. İstanbul’un düşüşü bile Cracow’da hiçbir kuvvetli tepkiye sebep olmamıştır. Bu duyarsızlık, 1454-1466 yıllarında Baltık Denizi’ne girmek için Töton Düzeni’ne karşı yapılan savaşla açıklanabilir. Ancak 1456’da hayra alamet olmayan bir olay meydana gelmiştir. Teorik olarak hâlâ Lehistan Vasal’ı olan Boğdan prensi, Osmanlı egemenliğini kabul etmiştir. 1475 yılında Kefe Osmanlılar tarafından fethedilmiştir ve 1484’te Boğdan’ın Kili limanları ile Akkirman, padişah tarafından egemenlik altına alınmıştır. Böylece Lehistan’ın Karadeniz’deki çıkarları ciddi şekilde tehlikeye girmiştir.

Savaşın geçici olarak ertelenmesine ve ilk barış araçlarının bile karşılıklı olarak 1489 ve 1494 yıllarında beati edilmesine rağmen sürtüşmeli iddialar, 1497 yılındaki ilk başlıca askeri çarpışma ile sonuçlanmıştır.[7] Feci bir askeri harekatın ardından, Lehistan orduları Boğdan’dan çekilmiştir. Osmanlı’nın Karadeniz üzerindeki kontrolünün tartışmasız kabul edilmesi karşılığında yeni bir barış ortamına ulaşılmıştır.

16. yüzyılın, Osmanlı-Lehistan ilişkilerinin tarihindeki en sakin dönem olduğu kanıtlanmıştır. Lehistan, Macaristan’ı kendi kaderiyle baş başa bırakarak ve bütün Osmanlı karşıtı birliklere katılmayı istikrarlı bir şekilde reddederek bu barışın bedelini ödemiştir. Karşılık olarak Cracow, Habsburglara karşı politik destek ve Lehistan vatandaşları için çeşitli ticari avantajlar elde etmiştir. Padişah da, Kırım Tatarlarını kontrol etmekle meşgul olmuş ve onların soylu düşmanlara (özellikle Moskova) karşı yaptıkları saldırıları yönlendirmiştir.

Lehistan’ı 1506’dan 1548’e kadar yöneten yaşlı kral Sigismund’un politikası, hem imparatordan hem de papadan bağımsız olmuştur. Kral 1525 yılında Prusya’daki Lutheran Prensliği’ni tanımıştır ve bu tanıma dini savaşlar döneminde, Katolik ve Protestan iki devlet arasında eşi görülmemiş bir anlaşmanın imzalanmasıyla sonuçlanmıştır.

Kral, Osmanlı himayesi altındaki John Zapolya’yı destekleyerek, Macaristan’daki Habsburg karşıtı politikanın öncülüğünü de yapmıştır.

Süreleri bir yıldan beş yıla kadar değişen birçok geçici mütarekenin ardından, 1533 yılında Osmanlı-Lehistan barışı padişah Muhteşem Süleyman’ın ömrünün sonuna kadar uzatılmıştır. Böylece Lehistan kralı, Osmanlı diplomasisinde ayrıcalıklı bir konum elde etmiştir. Cracow ve İstanbul arasındaki dostane ilişkiler, 16. yüzyıl boyunca Orta-Doğu Avrupa’da devam eden politik bir dengenin temelini oluşturmuştur.

Osmanlı, vergi vermeyen Hıristiyan komşusu ile “ebedi barışı” kabul ederek, kâfirlere yönelik politikayı kapsayan İslam prensipleri ile gözle görülür bir şekilde çelişmiştir. Bu, 1536’nın meşhur Fransız-Osmanlı ittifakından yaklaşık üç yıl önce gerçekleşmiştir.[8]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ