1774-1789 YILLARINDA OSMANLI DEVLETİ’NİN DIŞ POLİTİKASI

1774-1789 YILLARINDA OSMANLI DEVLETİ’NİN DIŞ POLİTİKASI

Onsekizinci yüzyılda aralıklarla süren Osmanlı-Rus savaşlarının hareket noktasını ve Osmanlı Devleti’nin dış politikasının değişmeyen ve öncelikli gündeminini Kırım oluşturmaktadır. 1768’de açılan Rusya seferinin başarısız gelişmeleri ve ardından gelen bozgunun Sadrıâzam Muhsin-zâde Mehmed Paşa’nın karargâhına kadar yaklaşması sonucunda,[1] Osmanlı temsilcilerinin 4 gün öncesinden imzaladıkları 12 Cumâdelûlâ 1188/21 Temmuz 1174 tarihli,[2] 28 esas 2 geçici maddelik Küçük Kaynarca Barış Andlaşması imzalanmıştır.[3] Rusya Devleti’ni andlaşma masasına sürükleyen gelişmelerden biri de Çariçe Katerina’nın öldüğü bilinen eski kocası III. Petro olduğu iddiasıyla Batı Sibirya’da ortaya çıkan Pugaçev’in isyanı idi.[4] Türkçe, Rusca ve İtalyanca düzenlenmiş olan andlaşmanın[5] hemen sonrasında özellikle iki konu hakkında tartışmalar devam etti. Bunlar Kırım hanlığının durumuyla ilgili şartlar ve Ruslar’ın ortodoks tebaanın himayesini üstlendiği şeklinde gerçekte olmayan ve bu ülkenin abartarak kullanmak istediği maddelerdi.[6] Rusya’nın yenilenen talepleriye birlikte andlaşmanın bu şekildeki yorumundan kaynaklanan genel bir yanlış anlayışın uzun süre etkisini gösterdiği anlaşılmaktadır.

Küçük Kaynarca Barış Andlaşması Osmanlı müelliflerine göre “bir müddet istirahat olunmaklık”, “vakte münâsib sükût eylemek” düşünceleriyle,[7] çok daha açık bir ifadeyle “gayri çâre yoğidi”[8] denilerek imza edilmiş ve özellikle Kırım’la ilgili kabullenilmeyen maddelerinin uygulanmaması yahut değiştirilmesine, olmazsa sürüncemede bırakılmasına yönelik geleneğe uygun politikalar izlenmiştir. Andlaşma görüşmelerinin seyrini izleyen ve sonucunu kestiren Sultan I. Abdülhamid ise andlaşmanın yaklaşık bir ay öncesinde savaşın açılmasına sebep olanları bedduâlarla anmaktaydı.[9] Bu arada Avusturya’ya “dokuz kazâlık arâzi”[10] olarak tarif edilen Boğdan’daki Bukovina bölgesi, sadrıâzamın mühürlediği 7 Rebîülevvel 1189/8 Mayıs 1775 tarihli bir senedle terk olunmuştu. Buradaki sınırlar konusundaki görüşmeler, muhaddid tayinleri ve tahdîdnâmelerin imzalanması 15 Cumâdelûlâ 1195/9 Mayıs 1781’e kadar devam etmişti.[11]

Küçük Kaynarca kararlarının uygulanmasında Osmanlı Devleti’nin oluşturduğu bu siyaset ve Rusya Çarlığı’nin yeni istekleri farklı yorumların bulunduğu bir çok konunun tekrar görüşülmesine yol açmıştır. Kırım hanlığının yeni statüsü, Özi nehri boğazındaki kalelerin teslimleri, esirler, ticarî imtiyazlar ve özellikle deniz taşımacılığı ile çeşitli yerlerde açılması düşünülen konsolosluklar başlıca görüşme konularıydı.[12] Sürdürülen müzakereler Fransız Elçiliği’nin önde olduğu girişimlerin ardından 3 Rebîülevvel 1193/21 Mart 1779’da Aynalıkavak Tenkıhnâmesi’nin imzalanması ile sonuçlandı. Küçük Kaynarca Barış Andlaşması’nın ilavesi olan Aynalıkavak’da iki önemli karar taraflarca kabul edilmişti: Bunlar kısaca, Kırım Hanlığı’nın “istiklâl ve serbestiyyet” üzere olduğu ve dolayısıyla Rusya tarafından buraya taşınan Şâhin Giray’ın hanlığının kabûlü ile hanların “takdîs”inin “cenâb-ı hılâfet- penâhî” olan Osmanlı padişahlarınca yapılacak olmasının daha kesin şekilde tesbiti idi.[13] Bu sırada Tatar hanlarına gönderilecek “misâl-i takdîs-iştimâlin” örnek metinleri hazırlanmış ve bunlar görüşmeleri yürüten Rusya ortaelçisine onaylattırılmıştı.[14] Rusya ile özellikle Kılburun sınırı konusunda görüşmeler sürdürüldü.[15] 23 Muharrem 1197/29 Aralık 1782’de süregelen tartışma konularından Eflâk-Boğdân’ın cizye ve benzeri durumunu belirleyen bir sened de Avusturya temsilcisinin katıldığı görüşmeler sonucunda Rusya elçisine verilmişti.[16] Bir çeşit oldu-bittiyle görünüşte bağımsız bir devlet statüsü kazanan Kırım Hanlığı ve buraya getirilen Şâhin Giray’ın durumu[17] ile konsolosluk meseleleri yine tartışma konusu olmaya devam etti. Ancak andlaşmayı fesheden taraf olmak için gerekli hazırlıkların bulunmaması dolayısıyla padişahın diliyle “şurût-ı ahidnâmeye muğâyir hareketden ictinâb gerekdir” düşüncesi uygulamaya geçirilmişti.[18]

Dış politikadaki tavırlar için yararlanılan kanallar aracılığıyla Avusturya, Fransa ve Rusya arasında bir ittifak arayışının gündemde olduğu, Avusturya imparatorunun Paris ve Petersburg seyahatleri ve benzeri gelişmeler İstanbul’da dikkatli bir şekilde izlenmekteydi.[19] II. Katerina’nın kurguladığı ve Mohilev buluşmasıyla dile getirdiği “Grek Projesi”nin,[20] adının ve içeriğinin daha sonra Prusyalılar tarafından duyurulmasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin kaderine yönelik hedefi uzak ve önemi büyük girişimlerden biri başlatılmış oluyordu. Doğu sorununun bir anlamda içinin doldurulması bu yıllarla birlikte ilerliyecektir. Rusya’nın Küçük Kaynarca’ya Osmanlı Devleti’ni zorlamasından itibaren geliştirdiği politika, karşı tarafın ekonomik ve askerî açıdan zâfiyet içinde bulunmasına dayanmakta ve işlemekteydi. Sonuçta Rusya, fiilen kontrol altında bulundurduğu Kırım topraklarını 8 Nisan 1783’de işgal etti ve ilhak kararını Karasu beyannâmesiyle duyurdu.[21] Osmanlılar’ın karşı beyannâmesi ise itirazın daha yüksek sesle yapılacağına dâir kelimeler ihtiva etmekteydi.[22]

Padişahı ve İstanbul halkını asıl sarsıcı gelişmeler bu gelişmenin bir senedle kabul edilmesine dair istekle yaşandı. Konunun götürüldüğü elçilikler savaş ilânından kaçınılmasını tavsiye etmekteydiler.[23] Hükümdarın gizlilik içinde gerçekleştirilmesini tekrarladığı meşveretler ve mükâlemeler birbirini izledi.[24] Abdülhamid, Aynalıkavak’da 4 saat süren bir görüşmeyi gizli bir yerden dinlemekte, hissettiği “kelâl” üzerine de soluğu Eyüp’de ve Kaşgârî Şeyhi Îsâ Efendi’nin tekkesinde almaktaydı.[25] Senedin verilmesine dair son büyük meşveret tamamlandığında Abdülhamid, geriye dönük ağır ifadeler kullanarak bunu kabul etti: “Asr-ı Mustafa Hânî’de bu seferin nakz-ı ahdine sebep olup Dünyâ’dan gidenler azâb-ı kabrden necât bulmasunlar ve rûz-ı cezâda dahi şefâ’atden dûr ve cehennem azâbıyla muhalledü’n-fi’n-nâr olsunlar. Devlet-i Osmâniyye’ye tamâm hıyânet eylediler. Gayri hemen bileyim deyü su’âl eyledim. Bi’l-ittifak karâr[-] ı vech üzre nizâm verilmeden gayri lâ-ılâc. Hemen Allâhu te’âlâ hazretleri encâm-ı kârı hayr eyleye, âmîn. Bundan müşkîl iş olur mu”.[26]

Padişahın kaleminde ifadesini bulan bu duygular ve “devlete kuvvet ve nizâm, askere râbıta verildikde” bunun telâfi edileceğine dâir düşüncelerle,[27] 15 Safer 1198/8 Ocak 1784’te Kırım senedi olarak anılan ve Kırım, Kuban ve Taman’daki fiilî durumu Osmanlı Devleti’nin kabul ettiğini belirten üç maddelik tasdîknâme Rusya elçisine teslim edildi.[28] Belgenin mübâdelesi öngörülen tarihlerde gerçekleştirildi.[29] Reîsülküttâb Süleyman Feyzî’nin dile getirdiği, Kırımlılar’a göç edebilmeleri için “bir ay kadar” mühlet tanınması ve bunun senede yazılması teklifi Rusya elçisi tarafından kabul görmemişti. Bütün bu gelişmeleri izleyen Avusturya ise Bosna’daki sınır ihtilaflarını gündeme getirmişti.[30] Kırım’ın Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinden çıkmasının ardından gelen yıllar, Batılı devletler için de Doğu Sorununun başlaması anlamını taşımaktadır.[31]

Kırım’ın bu şekilde kaybı büyük bir üzüntüyle karşılandı. Bunda müslüman “ahâlî” ile yerleşik bir toprağın terki kadar katliama ulaştığı duyulan uygulamalar ve büyük sıkıntılarla gelişen göçler rol oynamaktaydı. Kırım ve Taman’dan göç eden halk öncelikle imarında Ferah Ali Paşa önemli gayretinin olduğu Soğucak’ta iskan edilmişlerdir.[32] Rusya’nın ilhakından sonra Kırımlılar’dan ne kadar nüfusun göç ettiğine dair çelişkili bilgiler bulunmaktadır. Bu konu üzerinde incelemeleri olan Alan Fisher bir yazısında bu işgalden yüzyılın sonuna 80.000 Kırımlı’nın bölgeden ayrılmış olabileceğini, diğer bir araştırmasında ise 150.000 ile 170.000 arası bir nüfusun göçtüğü ifade etmektedir.[33] Yakın zamanda yapılan ayrıntılı bir çalışmada ise Türkiye’ye geçen müslümanların sayısının dönem itibarıyle 200.000’e yakın olduğu sonucuna ulaşılmıştır.[34]

Göç eden Kırımlılar’ın miktarının oldukça yüksek bulunduğunu gösteren son iki rakam pâyitahttaki halkın yüksek sesle memnuniyetsizliklerini belirtmelerinin anlaşılır sebebiydi. “Ehven-i şerrin” tercih olunduğunun belirtilerek sefer hazırlıklarının tamamlanmasına hızla yönelindiği duyurulması,[35] bu istenmeyen durum için padişah gibi Sadrıâzam Halil Hamîd Paşa’yı da bir nebze rahatlacak formülün gündeme getirilişi olarak yorumlanabilir. Bundan sonra Kırım’la ilgili önemli gelişme Şâhin Giray’ın ustalıkla yapılan manevralarla Osmanlı topraklarına getirtilmesi ve idâmı oldu. Abdülhamid Kırım’ın kaybından birinci derecede sorumlu tuttuğu Şâhin Giray’ın ilticâ isteğinin kabul edilerek “şimdilik” kaydıyla güler yüzle davranılmasını, oyalanmasına meydan verilmeden bir an önce hareket ettirilmesini ve nihayet Rodos’a ulaştırıldığında idâmının geciktirilmemesini yazmaktaydı. Padişah için bu gelişme Kırım’ın yeniden fethi için hayırlı bir işâret olacaktı. 1787 Ağustos ayının ikinci haftası başlarında gerçekleştirilen bu emirden sonra sultan, onun muhallefâtının Darbhâne’ye teslimine, devletin şânına “halel” getireceği fikriyle karşı çıkmıştı.[36]

Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Küçük Kaynarca, Aynalıkavak ve ticaret andlaşmalarının uygulumasıyla ilgili olarak zaman zaman kesilen mükâleme trafiği, esaslı bir ilerleme olmadan sürmekteydi. Sefer ilânının hemen öncesindeki son görüşmeler on bir maddelik bir gündeme sahipti. Bunlar Rusya’ya Osmanlı Devleti’nin “dostluğu derkâr mıdır” şeklinde özetlenebilecek soruları, Özi tuzu, Kuban ve civarında meydana gelen sınır ihlâlleri, masdâriyye, rüsûm-ı mîzân, duhân ve benzeri vergiler, Eflâk ve Boğdan voyvodalarının tayinleri, İstanbul’dan Karadeniz’e açılacak gemilerin durumu, Cezâyirliler’in elindeki Rus gemisi, Varna konsolosluğu, Tiflis hanlığı ve Gürcü esirler başlıklarından oluşmaktaydı.[37] Mükâlemeler ve sonrasında meşveretler değişik yerlerde tekrarlanmaktaydı.

İngiltere ve Prusya elçileriyle görüşmelerde bulunan, Rusya’ya harp ilânı için hazırlık ve destek arayışlarını sürdüren ve padişahın da buna teşvik ettiği Sadrıâzam Yusuf Paşa için seferin açılması kaçınılmaz hale geldiği anlaşılmaktadır. Nihayet alınan fetvâ sonrasında,[38] çarşı ve pazarda “sefer olacak imiş sadâları” duyulmuş ve 2 Zilkade 1201/16 Ağustos 1787 tarihli Bâb-ı Âsafî’deki meşverete çağırılan Rusya elçisine bu karar, görünüşte yapılan kısa bir görüşme ardından bildirilmişti.[39] Avusturya’nın Rusya ile ittifakı bilinmekte ve bu devlet yanında savaş ilân edebileceği gazete çevirilerinin yakın takibiyle beklenmekteydi.[40] Ancak şaşırtıcı olan Avusturya elçisinin bu kararı, sefer tuğlarının Bâb-ı Âsafî’ye dikildiği 2 Cumâdelûlâ 1202/9 Şubat 1788 gününde, beklenenden çok daha erken bir tarihte bildirmiş olmasıydı. Her iki devletin süregelen tavırlarıyla ilgili olarak Osmanlı Devleti’nin düşünceleri padişahın özellikle neşrini istediği beyannâme ile duyurulmuştu.[41]

Küçük Kaynarca Barış andlaşmasının üçüncü maddesiyle Kırımlılar’ın “umûr-ı dîniyye ve mezhebiyyeleri”nin “halîfetü’l-muvahhidîn” olan padişaha bırakılması,[42] Osmanlı Devleti’nin gelecekte izleyeceği dış politikanın izlerini taşımaktadır. Bu yeni politika halifeliğin bir siyasî otorite olarak görülmesi ve kullanılmaya başlanması olarak özetlenebilir. Aynı andlaşmada sözü edilen Kırımlılar’ın “serbestiyyet” içinde hareket edeceklerine dâir sözler özgürlük anlamına gelmekle birlikte,[43] Osmanlılar gibi genelde Kırımlılar’ın da benimsemedikleri bir siyasî gelişmenin ilk adımını oluşturuyordu.

Abdülhamid dönemi halifeliğin bu yönde kullanıma kavuşmasının ilk kıvılcımlarına sahne olmakla birlikte, mutlak anlamda halifeliğin ön plâna çıkarılmasından veya II. Abdülhamid devrinde izlendiği öne sürüldüğü gibi İslâm birliği düşüncelerinden farklıdır. Birinci Abdülhamid’in kişiliğinde ilk kez yapılan bu girişimler Rusya ile sürdürülen savaşlar dolayısıyla bir dayanışma arayışı olarak gerçekleşmiştir. Bu bakımdan dindaşlarını arayan/hatırlayan halifeden daha çok maddî destek, harbe katılma ve dua bekleyen bir padişah söz konusudur. Devletin diğer müslüman topluluklarla ilk kez temasa geçmesi, Abdülhamid’in şahsiyetine bağlı olarak sürdürdüğü ısrarlı yardımlaşma arayışlarının sonucu olarak görünmektedir. Aynalıkavak tenkıhnâmesiyle daha kesin şekilde ona verilen “takdîs-i şer’î” hakkı,[44] yalnızca Kırım’ın geri alınması için bir araç olabileceği değerlendirmesiyle ilgi görmüştür.

Fas Hâkimi ile elçiler teâti edilerek geliştirilen münasebetler bu anlayışı yansıtmaktadır. Önceki yıllarda İstanbul’a gelişleri pek farkedilmeyen Fas Hâkimi Sîdî Muhammed (Osmanlı belgelerinde Mehmed bin Abdullâh)’ın elçilerine,[45] ilgi gösterilmeye başlanması kesinlik kazanan sefer düşüncesiyle ve girilen mâlî krizle birlikte gelişmiştir. İlk gelen elçilik heyetinin nâmesinde padişahın adı “hılâfet”, “hâdimü’l-haremeyni’ş-şerîfeyn” ve hatta “es-Seyyid” kelimeleriyle birlikte anılmaktaydı. Fas’a giden elçi Seyyid İsmail mâlî taleplerin önde olduğu ancak pek başarılı sonuçlanmayan görüşmeler yaptı.[46] Elçiler aracılığıyla özde ulaştırılan mesajlar, Rusya’ya harb ilânında Faslılar’ın yapabilecekleri yardımlar ile onların Cezâyir ve Tunuslular’la olan meselelerinde Osmanlılar’ı müdâhil görme isteklerini ihtiva etmekteydi. Seyyid İsmail’in ziyaretine karşılık olan İstanbul’a gelen Ebü’l- Kasım ez-Zeyyânî (Abdülkasım Zeyânî) 28 Şevvâl 1200/24 Ağustos 1786’da kabul edildiğinde yakın bir ilgiyle karşılandı.[47] Elçi halîfe olarak büyük bir hürmetle dizlerini öptüğü Abdülhamid’in her yerde hissedilen otoritesinden ve kabülde gördüğü ihtişamdan etkilendiğini seyahatnâmesinde yazmaktadır.[48] Ebü’l-Kasım daha sonra, 1792’den itibâren Osmanlı ülkelerinde seyahate başladığında bir misyonu yoktu ve bu gezilerini anlattığı eserinde onu şaşırtan birçok olay yer alırken Osmanlılar’ın dînî çoğulculuğuna, otoritelerin pragmatik tavırlarına, diplomasi ve esneklik ile kendi zaaflarını giderdiklerine dâir yorum ve bilgiler yer almaktaydı.[49]

Dönem içinde Fas’a giden ikinci Osmanlı elçisi Ahmed Azmî hem güherçile hem borç para temini için görüşmeler yapmakla görevli idi. Onun takrîrine göre Fas hâkimi, Cezayirliler’le olan meselelerini çözebilirlerse, “cihâd” için para yardımında bulunmayı taahhüd ediyordu.[50] Padişah “cihâda himmet ve imdâd eylemek gerekir” sözleriyle nakdî yardım için talebini tekrarlarken, Cezâyirliler’le olan meselelerinde taraflara “nasîhat” olunmasını kaleme alıyordu.[51] Ahmed Azmî’nin İstanbul’a dönüşünde bir İspanyol gemisiyle birlikte geldikleri yeni Fas elçisi beklenen yardımı taşıyordu ve 29 Receb 1202/5 Mayıs 1788’de yine yakın bir ilgiyle padişah tarafından kabul edildi.[52] Fas elçilerinin bir görevi Malta’daki müslüman esirler için fidye parası getirerek onlarla andlaşma yapılabilmesi için İstanbul’a bu meblağı bırakmaktı.[53] Vekayi’nüvîs Vâsıf’ın İspanya elçiliğinde öncekiler gibi Cebelitârık Boğazı’ndan Rus gemilerinin geçirilmemesini temine yönelik bir görevi bulunmaktaydı.[54]

Faslılar kadar Avrupalılar’ın da sürekli şikayetine konu olan Cezayirliler’in gazî olduğuna dâir kabullerin padişah tarafından da paylaşıldığı anlaşılmaktadır.[55] Bazı Avusturya tüccarına âit gemileri elinde bulunduran Cezayirliler’e karşı hareket geçmesi için tekrarlanan talepler üzerine Osmanlı Devleti, bu ülke ile andlaşmaları halinde mühimmatın karşılanacağı sözünü vermiş ve bir “barış” sağlanmıştı.[56] Cezâyir, Tunus ve Trablus ocaklarının Avusturya tüccar gemilerine saldırmayacaklarına dâir Avusturya’ya verilen mühürlü ve imzalı sened 9 Ramazan 1197/8 Ağustos 1783 tarihlidir.[57] Amerika Birleşik Devletleri de Fas, Cezayir, Tunus ve Trablus ile korsanlığa karşı andlaşma yapabilmek için muhtelif girişimlerde bulunmuş, Fas Sultanı ile 28 Haziran 1786’da bir andlaşma imzalayabilmelerine rağmen, diğer adı geçen ocaklarla bir barış yapılması bu dönemde mümkün olamamıştı.[58] Seferin açılmasıyla birlikte Cezâyir-i garb’dan beş, Tunus ve Trablus ocaklarından üçer geminin donanımlı olarak “farîza-i cihâd” için donanmaya katılması ve söz konusu ocakların Akdeniz’de karşılaşılacak Rus ve Avusturya tüccar gemilerine karşı “Tiriyeste ve Alkorenya sularında korsanlığa çıkmaları” beklenmekteydi.[59]

Küçük Kaynarca Andlaşması’nın ardından gelen yıllardaki Hindistan’ın güneydoğusundan gelen elçilik heyetleri dikkat çekmektedir. Bengal’deki Melibar Hâkimi Ali Raca’nın elçisi aracılığıyla ve daha sonra Hâkime Bibî Sultan’ın tahrîrâtla İngilizler’e karşı yardım isteklerini ihtiva eden mesajları, uzak mesafe görüldüğünden üstüne düşülmemiş ve Bağdâd-Basra valisine havale olunmuştu.[60] Hindistan hakkında daha sonra sadrıâzam olan Yağlıkçı-zâde Mehmed Emîn’in 1749’da İstanbul’a dönerek kaleme aldığı notların bilinen tek nüshasındaki istinsah tarihinin, 19 Rebîülevvel 1199/30 Ocak 1785 olması[61] söz konusu yıllarda bölgeye ilginin bir işareti olarak değerlendirilebilir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al